KULLAR TOPLULUĞUNDA LİDER FAKTÖRÜ VE CEHALET KÜLTÜRÜ
Dayatılan kısıtlı dünya, düşünce ve yaşam biçiminde, gerçeklerle
ilgilenmeyen bir toplumda, rasyonel birey olmanın ağırlığını yaşayanlardan
mısınız?
"Kul" kelimesi köle, hizmetkâr, emre itaat eden anlamına
gelir.
Her çağda kullar kendi efendilerini yaratırlar. Efendileri onları
korusun, umut versin ve tebaa olduklarını kendilerine
sürekli hatırlatsınlar diye.
Demokrasi, özgürlük, laikliğin yanında, işsizlik, eğitim,
enflasyon, terör, yolsuzluk, insan hakları, ifade özgürlüğü, adalet, güvenlik,
çevre, tarım, sosyal, ahlaki alanlarda yaşanılan büyük buhranlara rağmen halkın
büyük bir kesimi neden hala sorunları yaratan, yanlışlarına devam eden,
ayırımcılık yapan bir liderleri, insanları, söylemleri ve politik olarak da hükümeti
desteklemeye devam eder? Toplumun her kesiminden ister fakir, ister sistemin
yarattığı zengin çıkarcılara kadar otoriteden maddi beklentisi olanların
bağlılığını ve desteğini bir kenara bırakırsak olmaması gereken bu dogmatik
bağlılığı nasıl açıklarız? Gerçeklerle yüzleşmek, akıl yürütmek yerine neden
mutlu cehaleti ve temelsiz önyargıları tercih ederler? "Kullar topluluğu"
olarak adlandırdığım toplum kesimi sorunları neden göremiyor ve sorunları
yaratanlar "ötekilerdir" fikrine niçin hala körü körüne bağlı ve
neden anlaşılmaz ısrarına devam ediyor? "Ötekiler" dedikleri ki onlar
adil, özgür, gelişmiş, laik, demokratik, eşit, huzurlu bir ülkede kardeşçe
yaşamak isteyen, içinde bulunulan gerçekleri gören ve çözüm arayan bireyler
olmalarına rağmen neden onları düşman gibi görülüyorlar? Bir kitlenin
inandıklarının dışındaki gerçekleri söylemek, vurgulamak, önemsemek, ideal
edinmek neden suç olarak görülüyor? Bu düşmanca tavır kuşaktan kuşağa niye
değişmiyor?
Bu kitle, ihtişamlı algı operasyonları ile eğitim ve refah
seviyesine bakılmaksızın tüm açık ve acı gerçeklere rağmen yalanların değilmiş
gibi sunulduğu ve algılarının kontrol edildiği halk kesimidir. Topluluk,
sunulan algı ihtişamını inandıklarının kanıtı sayıyor, kendine sunulanı
onaylamakla kalmıyor yüceltiyor, sorgusuzca her şeyin muhteşem ve her şeyin
yolunda olduğunu düşünüyor. İşte bu durum temel ve büyük bir toplumsal sorunun
varlığı anlamına geliyor. Üstelik yaşadıkları sıkıntıların kaynağının
destekledikleri liderin ve fikirlerinin olduğunu sorgulamayacak kadar kapalı, dar,
şüphe duymayan bir bakış açısına sahip olmaları ise çok acı verici. Onlara göre
tüm sıkıntıların kaynağı "diğerleri" yani doğru yolda olmayanlardır.
Kendi topluluğundan, kendi dininden ve inandıklarından, hatta kendi mezhebinden
olmayan, kişiler, topluluklar, ülkeler yalnızca çıkarlar dışında yüz çevrilmesi
ve mücadele edilmesi gereken unsurlar olarak görülüyor. Bunu da liderlerinin
kendileri adına başarıyla, cesaretle yaptığına inanıyorlar.
Topluluğa sunulan coşkulu inandırma yöntemleri, kandırılmayı sağlayan
duygusal değerleri canlı tutuyor. Onların dünyasında nesnel olgular ötelendiği
için yalanlar gerçeğin yerine geçiyor. Analitik düşünme yeteneği çok
gelişmemiş, okuma alışkanlığı olmayan ve aklını işletemez hale gelmiş kitlede "gerçeklik"
algı oyunları ile "istenen" ile değiştiriliyor ve zihinler kurmaca
bir dünyayı gerçek zannetmeye başlıyor. Yalanlar gerçeğe dönüştükçe gerçek
önemsizleşip değerini yitiriyor, toplum gerçeklere karşı körleşiyor ve
duyarsızlaşıyor. Dünyayı ve nesnel gerçeklerini inandıkları zihniyete teslim
edenler, yalanla başlayan ve yalanla kurguladıkları hayatlarını elbette
yalanlarla sürdürüyorlar. Kitle, yalanın yalan olduğunu fark edemeyecek kadar
tek boyutlu ve gerçeklere ilgisiz yapay bir dünya yarattığını anlayamazken aynı
zamanda hem otoriteden beklentileri hem de kendi arzuları doğrultusunda olmasını
istediklerine inanmaya devam ediyor.
Kullar topluluğu biat etmeyi doğru ve üstün meziyet sanan,
liderlerini aşırı yücelten bir yaklaşıma sahiptir. Lider tarafından
"şeytani dünyaya" karşı daima savunulduklarını ve kendilerini ezmeye
çalışanlara karşı onun tarafından kahramanca korunduklarını düşünüyorlar ve onu
bu uğurda mücadele eden adil bir figür olarak algılıyorlar. Bu süreçte onun
yaptıklarının ve gelecekte yapacaklarının doğru ve vazgeçilmez olduğunu
koşulsuz kabullenmenin katılığını dürüstlük ve sadakat olarak kabul ediyorlar
ve ona, uygulamalarına, yaptıklarına, söylediklerine karşı hiç şüphe
duymuyorlar. Hatta "mümkün mü" diye sorgulamak ve "kandırılıyoruz
mu" diye kanıt aramak yerine, bu vaadi ancak onun mümkün kılacağına,
mucizevî icraatı sadece onun gerçekleştireceğine inanılıyor. Söyleneni değil,
söyleyeni önemseyen, duyulara ve duygulara önem veren, gerçeği dışlayan, sorgulamayan,
doğru değerlendirmeler yapamayan, aklı öteleyen bir kitlenin "biat"
kültürünün yansımasıdır.
Lider de iyi bir demagog olduğundan en saçma vaatlerde bulunsa
bile, kullar topluluğu söylemin içeriğine, doğru olup olmadığına bakmadan, sırf
o söyledi diye irrasyonel bir motivasyonla ve duygusal coşkuyla. Ülkede yukarıda
bahsettiğim gibi böylesi blok bir kitle
varsa demokrasi her zaman en bilge ve erdemli siyasetçilerin değil en iyi
demagogların başa geldiği veya domagogların kazanmaya daha yatkın olduğu bir
yönetim sitemine dönüşüyor. Lider, sürekli "ötekilerin kusurlarını"
işleyerek, cehaleti, inançları, duyguları manipüle ederek, hitap ettiği
topluluğun tutkularını canlı tutarak, coşturarak kendi tarafında tutabiliyor.
Egoist demagogların demokratik yollarla, seçimle başa gelmelerinden sonra otokratik
bir yapıya ve diktatörlüğe evrildiğini görüyoruz.
Dinsel gücü kullanan siyasi otorite tarihsel süreçte menfaat
gereği ve kasıtlı olarak cehaleti muhafaza edip yaygınlaştırmayı amaç
edinmiştir. "Cahil" dendiğinde akla gelen eğitimsizlik ve bilgisizlik
olgusu yalnız başına cehaleti yaratmaz. Cehalet, eğitim seviyesine bakılmaksızın
insanlık, yaşam, toplum, ülke, dünyayı anlama ve katkı konusunda "düşünce,
idrak ve muhakeme sıçraması" yapamayan, aklını alışkanlıklarla değiştirmiş
tüm kişi ve kesimleri kapsar. Düşünce, idrak ve muhakeme sıçraması kendinin ve
olguların farkında olmayı, bilgiye ve öğrenmeye değer vermeyi, kavramayı,
sorumluluğu, uzlaşı kültürünü, birlikte yaşama azmini, tahammülü, duygudaşlığı,
gayret içinde ve gelişime açık olmayı, yetkin düşünebilmeyi, toplumsal ve
bireysel huzuru önemsemeyi, yozlaşmaktan uzak durmayı, zihinsel ve kişisel
değerler üretmeyi öngören, sadece duygularla hareket etmekten kaçınmayı,
önyargısız düşünmeyi ve davranmayı içeren aktif bir kavramdır.
Toplumun karakteri daima kendine uygun dini zihniyet yaratır.
Bilgisizlik ve itaat, toplumda yaygın ise din anlayışı da bilgisizlik ve itaat
ile şekillenir. İrrasyonalite, düşünce tembelliği, ötekileştirme, ilkesizlik,
bilginin önemsenmemesi, merak eksikliği, aklını kullanmamak, faydacılık,
kolaycılık, gerçeklere yüz çevirme, samimiyetsizlik, tutuculuk, uyumsuzluk,
şekilcilik, ön yargıların baskınlığı, analiz-sentez yeteneği yoksunluğu,
olguları anlamlandıramama gibi özelliklere sahip toplum bu özelliklerine uygun
bir dini zihniyet oluşturacaktır. Oysa ilerlemeyi arzulayan bir toplum eninde
sonunda mücadele ile yıllar ve yüzyıllar sürse de dinin, aklı, bilimi,
fikirleri, insan haklarını, özgürlüğü, insanca yaşamayı, demokrasiyi
kısıtlamasına, yaratıcılığı engellemesine izin vermez ve dini kısıtlayıcı bir
sistem olarak yaşam biçimine adapte etmez. Atılım yapamayan, yenilikçi olmayan,
yaratıcı olmayan, geri kalmış, sorgulamayan bir toplum kendine benzeyen,
kendine uygun dini bir zihniyeti tarihsel süreçte yaratır ve bu anlayış yaşam
biçimi ve kural haline gelerek benimsenir, sahiplenilir ve nesillere aktarılarak
sürdürülür.
Yani toplumsal zekâ, toplumun temel yapısı, kültür, gelenek,
davranış, sosyal, psikolojik, düşünme alışkanlıkları ve dünya algısı yaşam
biçimlerine adapte olacak dini zihniyeti oluşturur. Toplumun genel karakterine
ve değerlerine göre şekillenen dini zihniyet, sonrasın da toplumun isteklerini
karşılayacak seviyede meşrulaşıp temel özellikler, düşünme ve davranış
biçimleri olarak yerleşir. Toplum kendini meşrulaştırmak için dini kullanır ve
kendine göre yorumlayarak kendine benzer dini bir anlayışı yapısına adapte
eder.
Örneğin düşünme eylemini sevmeyen kullar topluluğu bireyleri
Kuran’ı okunacak bir kitap değil tapılacak ilahi bir nesne olarak
tanımlamıştır. Kuran, Arapça bilmedikleri halde Arapça harflerin okunuşu ile
avunan ve sevap kazanılacağını düşünen bir davranışı kendi varoluş amaçlarına
aykırı bulurdu kesinlikle. Bir insan, anlamadığı ses dizisi ile nasıl bir
anlamlı bir mesaj çıkartılabilir ve diğer insanlara ve kendi iç dünyasına
seslenebilir? Anadili Türkçe olan birisi nasıl olur da kendi diliyle Allah ile
iletişim kurmakta zorlanır? Evet, ne yazık ki Arapça dilini ve harflerini
ikonlaştıran, aracı amaç yerine koyan, tılsımlı, gizemli olduğuna inanan bir
zihniyet içeriğe ulaşmayı amaç edinmez. Bu yerleşik dinsel argüman, bilgilenmeyi
ve araştırmayı ilke edinmemiş, soyutlama yeteneği eksik olan toplum tarafından,
somutun algı kolaylığı nedeniyle benimsenmiş ayrıca toplumu etkilemek,
yönetmek, yönlendirmek isteyen liderler, şeyhler, politikacılar, yöneticiler
tarafından da kendi amaçları ve ideolojileri doğrultusunda kullanılmıştır. Din
gibi karmaşık konuları olan bir olguda halkın kendilerine söylenen ve öğretilen
kadar az şey bilmeleri ve sunulan ile yetinerek bilgi sahibi olmaktan kaçınması
daima otoritenin işine gelmiştir. Karşılıklı yarar ilişkisinde otorite din
dâhil her türlü bilgiyi kısıtlamak, sınırlandırmak, toplumun bir kesimi de
kısıtlanmış bilginin memnuniyeti ile sınırlarını zorlamamayı, bilgiyi
aramamayı, kendine ve önce ailesine ve sonra çevresine, kendi yöneticilerine ya
da ileri gelenlere soru sormamayı tercih etmiştir.
Kullar topluluğu sosyal bir kimlik ve aidiyet sağlar. Bu gruba ait
olmak için biat kültürünü kabullenmek, düşünceleri, gelenekleri, davranışları
değiştirmemek, mevcut durumu sürdürecek seviyeyi yakalamak ve korumak, bu amaç
doğrultusunda söylenen her şeye inanmak yeterlidir. Topluluğu; gelir, eğitim,
yaş seviyesine bakılmaksızın bir arada olmayı, benzerliği, beraberliğe
dönüştüren faktör "inançtır". Dinsel aidiyet duygusunun
baskınlığıdır.
Topluluk kendi düşüncelerine "hitap" edebilen
başkalarına, kandırıldıklarına bile aldırmadan daha çok güvenirler. Onların düşünce
ve davranışlarını kabullenerek oluşturdukları dünyayı gerçek olarak algılarlar.
Bu onların zihin yapıları için kolay ve zahmetsiz, dünyayı anlama, açıklama,
yaşama şeklidir ve bu anlayış ne şimdiden çok geçmişe giden bir meselesidir.
Olayların izahında ve durumların anlamlandırılmasında etkilendikleri ve
etkilenmek istedikleri kişilerin ve yöntemlerin doğruluğuna inanırlarken, kendi
deneyimlerini göz ardı ederler.
İnanç dünyalarındaki soyut boşlukları, bilinen kişilikler ile
dolduran toplumlara dünyanın farklı ülkelerinde de rastlanmaktadır. Üstün
olarak nitelenen kişi ya da lider üstelik aynı çağda yaşayan somut bir figür
ise duyusal olarak yüceltilmesi, bağlanılması ve ikonlaştırılması daha
kolaydır.
Otorite, ideolojilerini uygulamak, sağlamlaştırmak ve en önemlisi
topluluğun kendilerine bağımlılığını sürdürmesi adına kitlenin bilgisizliğini
kaynak olarak kullanıyor. Bilgilenme konusunda alanları daraltarak, kasıtlı
olarak zihin bulanıklığı yaratıp, cehaleti "toplumun yapısı ve kültürün
kendisi" olarak tasarlamayı başlıca amaç ediniyor. Toplum, tarihsel ve
sosyolojik olarak da gelişmemiş, tutucu, bilim ve aklı dışlayan yapıya sahipse bilgiye
ulaşmayı engellemek daha da kolaylaşıyor. Aydınlanma istenmiyorsa, insanların
bilgi havuzuna ulaşmaması için kitlenin tepkisiz kalacağı, kabulleneceği ve
savunacağı inanç ve din ağırlıklı eğitim yöntemleri temel amaç ediniliyor.
Eğitim onların belirlediği alanlarda yapıldığından çağdaş dünyanın eğitim
seviyesinin çok gerisinde kalan kullar topluluğu sonuçta temel dünya, temel
ülke sorunlarının farkına varamaz hale geliyor. Kitle, dış dünyayı, gelişen,
değişen hayatın dinamiklerini anlamaya gayret etmek yerine reddetme çılgınlığını
yaşıyor.
Böylesi bir toplumda düşünebilme kabiliyeti
gelişmiyorsa/gelişmesine, aydınlanmaya izin verilmiyorsa yaşam, din, medeniyet
ve ahlak algıları o kalıplar içinde şekillenecek ve yerleşik, sorgulanamaz
düşünce, inanç ve değerleri biricik ve değişmez değerler olarak yerleşecektir.
Eğitim sistemimiz ile gerçek dünya arasında büyük bir uyumsuzluk
var. Aileden başlayan bilgisizlik korundukça safsatalar, boş inançlar ve
liderlerin her söylediği, her yaptığı maalesef eğitimsiz kitleye hoş ve
alternatifsiz görünüyor. Otorite sürekli eğitimsizliğe yatırım yaparak pozitif
bilimi değil, niteliksiz, ezberci, yanlı ve yaratıcılığa izin vermeyen eğitimi
yaygınlaştırıyor. Ahlakın mensup oldukları din tarafından zaten bahşedildiğini,
öze bakmadan dindar olmanın ya da görünmenin ahlakın varlığına yettiğine
inanıyorlar. Çağdaş eğitimi sığlaştırmak, geçiştirmek ve zihinsel uyku halinin
devamı için yöntem ve politikaları geliştirmeye ve uygulamaya devam ediyorlar.
Otorite, irrasyonel, gayri ahlaki ve hukuk dışı uygulamalarının
meşru olduğunu, kutsal saydıkları ideallerini gerçekleştirme yolunda yapılması
gerektiğinin meşruiyetine inanmış ve kitleyi de inandırmıştır. Kendilerini
affettirmek ve kendilerine karşı güveni sarsacak olayların gerçek nedenlerini
gizlemek ya da değiştirmek, aynı şekilde başarılarını abartmak için "kader,
fıtrat, helallik, teslimiyet, cennet, cehennem, şükür etmek, emir, kutsallık,
din, iman, şahadet, milliyetçilik" gibi dini sembol söylemleri sık sık
kullanıyorlar. Böylesi söylemler kitle tarafından onaylandıkça otoriteye hem mazeret
hem de motivasyon sağlıyor.
Telkin mekanizmasının sürekli ve etkin kullanılmasıyla
gerçeklerden kopuk, tüketici, bilgiç, kafa yormayan, şiddete eğilimli, kibirli,
bilgiyi ve gelişmeyi hor gören bireylerden oluşan, körü körüne bağlanmış, tek
sesli bir toplum oluşmuştur. Günümüzün yaygın medya araçları ile "gerçeklerin"
göz ardı edilmesi yoğun kara propaganda ile daha kolaylaşıyor. Yanlış, yanlı,
değiştirilmiş "gerçekleri", cehaleti ve aptallığı yayma çabaları,
hiçbir zaman şimdi ki kadar kolay olmamıştır.
Düşünce fakiri ve cahil insanlar dünyayı/hayatı kendileri kadar,
algıları kadar zannederler. Kendi düşünce ve algı sınırlarıyla dünyanın/hayatın
sınırlarını da çizerler. Algıların kontrol edilerek yönlendirmesi, dayatılması,
sınırlandırma ve inandırma eylemleri pasif ve duygularıyla hareket eden
insanlarda çok kolaydır. Yani bireysel ve toplumsal "pasif" (zekâdan
bahsetmiyorum) zihin yapısı manipüle edilmiş bilgi dünyasında yaşandığını, belirlenmiş
sınırlara mahkûm edildiklerini farkına varamıyor. Bu durum bir toplumun başına
gelebilecek en büyük kötülüklerden biridir, bunu da günümüzdeki siyasi güç
bizlere ziyadesiyle yaşatmıştır.
Cehalet kültürü dini ve siyasi liderlerin, şirketlerin, yöneticilerin,
algı operatörlerinin, söylevcilerin, reklamcıların, çıkarcıların çok ama çok
işine geliyor.
İrrasyonellik ve cehaletin yaygınlığı ülkeyi çok sarsıcı şekilde
etkiliyor; zihinler gelişmiyor, toplum ayrışıyor ve barış bir türlü gelmiyor.
Kitle, çoğunlukla kutuplaştıran, ötekileştiren dili
benimseyen bireylerden oluştuğundan, kendi yandaşlarının dışındakilere yani
ötekilere gizli ya da açık bir mesafe koyuyor. Kutuplaştırılan toplumda
muhalifler istenilmeyen, asla içlerine sindiremedikleri hatta varlıklarından
nefret edilen, tahammül edilemeyen kimseler haline geliyor.
Otoritenin kötü, kaba, hatta acımasız davranışları taraftar topluluk
tarafından kolayca göz ardı edebiliyor, umursanmıyor hatta yaşatılan
zorbalıkları onaylanıyor. Çünkü onların bunu hak ettiklerini ve daima hak
edecekleri önyargısıyla karşı tarafı suçlu ilan ediliyor. "Öteki"
insanların lidere kendileri gibi biat etmemelerinden, yanlış tutum, inanç ve
yaşam biçimlerinden hatta "günahkarlıklarından" dolayı oluşan kaos
ortamının gereği olarak otoritenin baskılarının haklı nedenlere dayandığına
inanıyorlar. Kendi düşünceleri, dini inançları, alışkanlıkları dışındaki hiçbir
şey anlaşılabilir, uzlaşılabilir hatta saygı duyulabilir değildir onlara göre;
bütünlüklerine göz dikmiş, tehditkâr, potansiyel zararlılardır ve hatta dinsel
söylemle "münafıklardır". Amaç, gerçeklere ulaşmak, toplumsal birliği
sağlamak ve doğruyu bulmak değil, liderlere sadakati göstererek karşı
saftakilerin fikirlerini, yaşam biçimlerini kısıtlamak, olguları dışlamak ve hatta
bertaraf etmektir.
Otorite, dinsel kimlik üzerinden tabanını dar ve statik düşünce
dünyalarına sıkıştırarak söz dinleyen, bağımlı, edindiği kısıtlı ve bilimsel
olmayan eğitim, kültür, düşünce yetisiyle, fikir yoksunu bu topluluğu
gerçeklerden kopartarak kitlenin sadakatini sürmeyi amaçlıyor. Muhaliflerin "kötü,
işe yaramaz" insanlar olduğunu propagandasıyla, kendilerinin ve destek
verenlerin yüceltilmeye layık dindar, iyi ve değerli insanlar olduğunu fikrini
aşılamaya gayret gösteriyor.
Toplumun benimsediği sosyal ve hatta dinsel anlayış, kendi gibi
düşünmeyenin değersiz, uzak durulması gerekenler olduğudur. Bu anlayışın
görünmeyen duvarlar arasında güçlü önyargıları vardır ve idealize edilen
ahlakın ve dinin öngördüğü "hoşgörü", başkalarına karşı gösterilecek
yerleşik bir davranış olmamıştır maalesef tarihsel süreçte. Böylesi insanlar
birbirlerine karşı korumacı ve adilane davranırken diğer birey ve topluluklara
açıkça düşmanca ve merhametsiz davranma eğilimindeler. Adalet algıları ve
duyguları kesinlikle evrensel nitelikte değildir. Liderler de bu durumu
körükleyerek rakip olarak gördüklerine karşı baskı ve hukuksuzluk ile sindirme
fırsatı yaratırlar.
Kullar topluluğu liderlerinin fikirlerine, davranışlarına,
politikalarına itiraz edilmesi ve eleştirilmesini bir hakaret, kabul edilemez
bir gaflet olarak değerlendiriyorlar, çünkü lider onların nazarında
tartışılması asla düşünülmeyen üstün ve erişilemez bir kişiliktir.
Nesillerin zihinsel, kültürel ve sosyal içeriklerini bir sonraki
nesle aktarırken aklı ve bilimi, insanlığı, iyi bir ülke ve dünya vatandaşı
olmayı ön planda tutmaması halinde nasıl bir toplum, nasıl bir ülke, nasıl bir
hukuk, nasıl bir ekonomi oluşacağının resmini çizebilir misiniz, deseler son
çeyrek yüzyıla bakın derim. Demokrasi bilinç gerektiren bir yönetim biçimiyse,
halkın bu bilince sahip olmaması için açıkgöz ve totaliter liderlerin dini
söylemleri kullanması, inançları siyasete dönüştürmesi maalesef tarih boyunca
ve halihazırda çok kolay ve etkileyici bir yöntem olmuştur. Sonuçta otorite
gerçekleri daima gizleyerek, değiştirerek, dinsel hassasiyetleri kullanarak,
güdümleme ve yoğun propaganda ile ancak yaşamalarına yetecek kadar ekonomik
koşullar yaratarak kullar topluluğunda ve etkilenmeye hazır insanlar üzerinde
adeta bir hipnoz etkisi yaratmıştır.
Oysa cehalettir bu yalan ihtişamı yaratan. Öylesi bir topluluk
iktidarın baskısını hissetmez çünkü akılcı duyarlılığını
kapatmıştır/kaybetmiştir ve gerçeklikten kopmuştur. Gerçeklikten kopan
topluluk/halk özgürleştirilecek, geliştirilecek, daha adil, daha eşit, bilime,
felsefeye, ahlaka, akla ve sanata önem veren başka bir dünyayı hayal edemez.
Algılarının doğruluğuna olan inancın katılığını erdem olarak kabul ederler.
Cehalet, sonuçta milyonlarca hoşgörülü, dünya vatandaşının
istemediği, onaylamadığı bir gerici bir medeniyetin gelişmesine olanak
verirken, otoriter beyinler tasarlanan bir dünya düzeni kurmanın zeminini
oluşturmaktadır. Böyle bir mühendislik toplumu çatıştırır, zayıflatır, yobazlaştırır
ve asla ne ahlaki, ne siyasal ne de ekonomik olarak gelişmesine müsaade etmez. Rasyonel,
halkını ve halkının geleceğini düşünen dürüst bir lider önce laik ve demokratik
bir temelin değerini anlamalı ve sonra adil ve gerekli adımları cesaretle
atacak kararlığı göstermelidir. Doğruyu ve gerçeği aramaya yönelik eylemlerde
bulunmayan, gelişme ve gelişememe sorunlarını irdelemeyen, özgür düşünemeyen
toplumlarda asla istikrar olmayacağını bilinmelidir.
1997 yılında BM Genel Sekreter Kofi Annan bir konferansta yaptığı
konuşmada şöyle demiştir: İnsanları düşman yapan şeyin bilgi değil cehalet
olduğuna inanıyoruz. Çocukları savaşçı yapan bilgi değil cehalettir. Bazılarını
demokrasi yerine tiranlığı savunmaya iten bilgi değil, cehalettir.
Akil Alparslan 05/2023