24 Ekim 2026 Cumartesi

BLOG İÇERİĞİ / LIST OF CONTENTS

YAZILAR

Aklıma takılan sosyolojik, psikolojik, felsefi, sanatsal düşünce denemeleri: kutsal değerlerin psikolojisi, cehalet kültürü, sorular, halk psikolojisi, propaganda, irrasyonellik, otoriterlik, toplumsal muhakeme eksikliği, agnostisizm, yapay zeka, varoluşçuluk...

-SCHOPENHAUER'IN "KÖR İRADE", "ALEGORİK HAKİKAT" VE "DİN" KAVRAMLARI (24.10.2026)

-CEHALETİN FAYDALARI (28.07.2026)

-NEDEN HER DÜŞÜNCEYE SAYGI DUYULMAZ (03.07.2026)

-BÜROKRATI ÖĞÜTEN AKIL SAHİPLERİ (27.06.2026)

-KUTSALLAŞTIRMA -5- (17.06.2026)

-KUTSALLAŞTIRMA -4- (15.06.2026)

-KUTSALLAŞTIRMA -3- (13.06.2026)

-KUTSALLAŞTIRMA -2- (12.06.2026)

-KUTSALLAŞTIRMA -1- (12.06.2026)

-ALTERNATİF VE UYUMLU YAŞAM FORMLARI (27.05.2026)

-KUTSAL KİTAPLAR VE SÖZ DİNLEMEYEN İNSAN (22.05.2026)

-İMTİHAN” KAVRAMINA AGNOSTİK BAKIŞ (27.01.2026)

-İDEALİST KURUNTULAR (11.12.2025) 

-FARKLILIKLAR, DEĞERLER, İNANÇLAR  (06.10.2025)

-İRRASYONEL ÖZGÜRLÜK ALANI (21.08.2025)

-SORGULAMAK YA DA SORGULAMAMAK  (07.08.2025)

-RİTÜELLER, İNANÇ VE KORUNMA ARAYIŞI ÜZERİNE (05.08.2025)

-SAYGISIZLAR (11.06.2025)

-KAPALI TOPLUM (07.06.2025) 

-KURNAZLAR VE ZAYIFLAR (02.06.2025)

-ALGI VE ANLAMAK (25.05.2025)

-KUTSALLAŞAN TEKNOLOJİ (17.05.2025)

-KANAL İSTANBUL (06.05.2025)

-ADALETSİZLİK (29.04.2025)

-YAPAY ZEKA, SANAT VE SANAL İNSAN (07.01.2025)

-YAPAY ZEKA, PHOTOSHOP, MS WORD… (06.01.2024)

-UZAKTAN (12.01.2024)

-SORULAR (20.07.2023) 

-KULLAR TOPLULUĞUNDA LİDER FAKTÖRÜ VE CEHALET KÜLTÜRÜ  (23.05.2023)

-İNSANIN VE YAPAY ZEKANIN SANAT SERÜVENİNE ANALİTİK BİR BAKIŞ (24.01.2023) 

 

ARTICLES (ENGLISH) 

-AI, ART, VIRTUAL HUMAN (Article)

-AN ANALYTICAL PERSPECTIVE ON THE "ART" ADVENTURE OF HUMANS AND ARTIFICIAL INTELLIGENCE (Article) 

-ARTIFICIAL INTELLIGENCE, ADOBE PHOTOSHOP, MS WORD... (Article)

 

HARİCİ BAĞLANTILAR / EXTERNAL LINKS

MY OTHER SITES

-AYKIRI, FANTASTİK,PSİKOLOJİK VE BİLİM-KURGU ÖYKÜLERİ

-RETRO.CAMERA.COLLECTION.IDEA.DESIGN

FLICKR 

-Photography, dIgItal art works

-35mm 1000 Film Boxes Graphics Project / Vector DrawIng

-My Camera AND MANY CollectIons

PUBLISHED ARTICLES

-35mm Film Boxes Project

https://petapixel.com/2022/08/24/photographer-spends-four-years-drawing-1000-35mm-film-box-designs/

https://mymodernmet.com/camera-film-box-illustrations/ 

-Digital Cameras Were Stuck on Small Screens for Far Too Long

https://petapixel.com/2022/10/27/digital-cameras-were-stuck-on-small-screens-for-far-too-long/

  

 

Arthur Schopenhauer (1)

SCHOPENHAUER'IN "KÖR İRADE", "ALEGORİK HAKİKAT" VE "DİN" KAVRAMLARI

KÖR İRADE

Arthur Schopenhauer, acıyı, "kör ve amaçsız bir iradeden kaynaklanan, insan varoluşunun temel ve kaçınılmaz bir özelliği" olarak tanıtır. Felsefesinde "irade" kavramını insan deneyiminin özü ve acının ana kaynağı olarak sunar. Schopenhauer'e göre, "yaşama iradesi" canlı varlıkları hayatta kalmaya iten hayati bir güçtür ama aynı zamanda insanlarda "sonsuz acı" yaratmanın da ana faktörüdür. Varoluşun kaynağı olarak bu irade doğası gereği bilinçsiz ve kördür ve her zaman tam olarak elde edilemeyecek nesneler, tatminler ve hedefler arar. Ona göre insan irrasyonel ve doyumsuz bir "istenç" (irade) tarafından yönetilir. Bu istenç insanı sürekli bir arzuya sürükler; arzular gerçekleştiğinde geçici bir tatmin, gerçekleşmediğinde ise acı doğurur.

Schopenhauer, "karamsarlığın filozofu" (pesimist) olarak bilinir. Ona göre insan hayatı, acı ile can sıkıntısı arasında, bu ikisiyle salınan bir sarkaç gibidir. İstek duyulduğunda ıstırap çekilir, isteğe ulaşıldığında ise bu sefer de can sıkıntısı baş gösterir. (1)

Acıyı iradenin sonsuz arzularının sonucu olarak görür ve kurtuluş yolunu çilecilikte, yaşama iradesinin reddi (kendini inkar), sanat, meditasyon ve şefkat/merhamettir sanatta ve şefkatte bulur.

Schopenhauer'ın felsefesindeki en önemli kavramlardan biri "yaşama iradesinin inkarı"dır. İnsan arzularının peşinden koştukça acı çeker. Gerçek kurtuluş, bu sonsuz isteme döngüsünü aşabilmektedir. Bu fikir bazı dinlerde şu şekilde alegorik biçimde görünür: Hristiyanlıkta çilecilik ve azizlik, Budizmde nirvana, Hinduizmde mokşadır.

"Yaşama iradesinin inkarı", Alman filozof Arthur Schopenhauer'ın başyapıtı İstenç ve Tasarım Olarak Dünya kitabında geliştirdiği, insanın sürekli acı üreten bencil arzulardan, içgüdülerden ve var olma hırsından kendi isteğiyle vazgeçerek mutlak bir dinginliğe ulaşmasını ifade eden ahlaki ve metafiziksel kavramdır. Filozofa göre dünya, özü itibarıyla kör, rasyonel olmayan ve durmaksızın isteyen kozmik bir "yaşama iradesinden" ibarettir. Bu irade insanda sürekli yeni arzular doğurur; her doyurulmamış arzu acıya, her doyurulan arzu ise geçici bir tatminin ardından can sıkıntısına yol açar. Bu kısır döngüden kurtulmanın tek kalıcı yolu iradeyi tamamen susturmaktır.

Schopenhauer, Batı felsefesinde Doğu düşüncesini (özellikle Budizm ve Hinduizm) sistemine entegre eden ilk büyük filozoflardandır. Onun "yaşama iradesinin inkarı" olarak adlandırdığı durum, Budizm'deki tüm arzulardan arınarak ulaşılan Nirvana veya dünyevi bağların koparılması anlamına gelen Mokşa kavramıyla neredeyse tamamen örtüşür.

Bencil arzular insanı köleleştirir ve insanı bitmeyen bir tatminsizlik döngüsüne ve esarete sokar. Budizm ve çileci Hristiyanlıktan etkilenen Schopenhauer, çileciliği iradenin esaretinden kurtulmanın ve nihayetinde huzura ulaşmanın bir yolu olarak tanıtır. Schopenhauer'ın görüşüne göre, çeşitli dinler, özellikle çileci öğretileri ve dünyevi arzuların göz ardı edilmesini vurgulayanlar, iradeden ve onunla birlikte gelen acıdan kurtuluşun bir aracı olarak işlev görebilir.Örneğin, Budizmde, meditasyon ve nirvanaya (doğum ve ölüm döngüsünden kurtuluş) ulaşma gibi öğretiler, dünyevi arzuları yok etmeyi ve onları iradeden kurtarmayı amaçlar.

Schopenhauer'ın bu felsefi kavramının temel özellikleri ve aşamaları şunlardır:

İntihar Bir Çözüm Değildir. Schopenhauer, yaşama iradesinin inkarı ile intiharı kesin bir dille birbirinden ayırır. Ona göre intihar, yaşama iradesinin inkarı değil, aksine onun en güçlü şekilde tasdik edilmesidir. İntihar eden kişi yaşamı reddetmez; sadece yaşamın getirdiği mevcut acıları ve koşulları reddeder. Gerçek inkar ise bireysel yaşamı değil, bizzat acının kaynağı olan "isteme" dürtüsünün kendisini ortadan kaldırmaktır. (2, 3)

İnsanın bu kör iradenin esaretinden sıyrılabilmesi için Schopenhauer iki aşamalı bir kurtuluş öngörür:

Geçici Kurtuluş: Sanat, özellikle de müzik, insanı anlık olarak kendi kişisel arzularından ve çıkar ilişkilerinden uzaklaştırır. Sanatla bağ kurduğumuzda, iradenin kölesi olmaktan çıkıp dünyayı saf birer gözlemci olarak seyrederiz. Ancak bu kurtuluş geçicidir; sanat eseri bittiğinde acı dolu gerçekliğe geri dönülür.

Kalıcı Kurtuluş: Gerçek ve kalıcı inkar, kişinin dünyanın illüzyonel yapısını fark etmesiyle başlar. Kişi başkalarının acısını kendi acısı gibi gördüğünde bencil arzuları kırılır. Bu durum insanı çileciliğe, yani cinsel arzulardan, lüksten, hırstan ve dünya nimetlerinden bilinçli olarak feragat etmeye götürür. (2)

"Yaşama iradesinin inkarı" bir yıkım değil, insan ahlakının ve bilincinin ulaşabileceği en yüksek zirvedir. İnsan, bencil doğasını tamamen bastırıp "istemeyi" bıraktığında, iradenin yarattığı o bitmek bilmeyen ızdırap ve esaret zincirini de kırmış olur. (2,3)

Bu bağlamda, din bu acıyı azaltmanın ve hafifletmenin bir aracı olarak görür. Schopenhauer'e göre dinin, metafizik bir gerçek olarak değil, insanların yaşamın acısından kaçmak için sığındığı sosyal ve psikolojik bir işlevi vardır, dine bakışı ikili niteliktedir: Pratik açıdan bakıldığında, dini acıyı azaltmak, çileciliği teşvik etmek ve toplumsal düzeni sağlamak için yararlı bir araç olarak görür. Metafizik açıdan bakıldığında ise, dini felsefeci olmayanlar için uygun olan, ancak bilimsel ve rasyonel değerden yoksun bir tür yanılsama ve gerçeğin sembolik temsili olarak görür. Dolayısıyla, dini toplumsal ve ahlaki bir gerçeklik olarak onaylar, ancak metafizik bir gerçek olarak kabul etmez. Din bilimsel ve akılcı bir değere sahip değildir. Bu, Schopenhauer'ın dini her bakımdan yanlış saydığı anlamına gelmez. O, dini toplumsal ve ahlaki bir gerçeklik olarak kabul ederken ona doğrudan metafizik hakikat statüsü tanımaz.

Schopenhauer açısından Din, geniş halk kitlelerine teselli sağlayan bir anlam çerçevesi sunar. insanlar, varoluşun acılarıyla ve özellikle bireysel ve toplumsal yetersizliklerle karşı karşıya kaldıklarında dine başvururlar. (4)

Schopenhauer, kutsal metinler, dogmalar ve mucizeler aracılığıyla hakikati sunduğunu ileri süren vahye dayalı din ile felsefeyle özdeşleştirdiği akılcı din arasında keskin bir ayrım yapar. (5)

Schopenhauer, sanatın, dinin ve felsefenin acıyı azaltmaya yardımcı olabileceğine inanır, ancak her birinin kendi rolü ve yeri vardır. Sanat ve din kitleler için daha teselli ediciyken, felsefe acıyı daha derinlemesine anlamayı ve ondan kurtulmanın nihai yollarını sunar. Bununla birlikte, bu üç alanın rolünü birbirini tamamlayıcı olarak görür. Schopenhauer'ın felsefi karamsarlığı ile dinin işlevi arasındaki çatışma, dinin acıyı haklı çıkarmaya ve teselli etmeye çalışması, Schopenhauer'ın felsefesinin ise acının acı gerçekliğini kabul etmeyi ve ondan gerçekten kurtulmanın bir yolunu bulmayı hedeflemesidir. Dinin ahlaki ve sosyal değerini anlasa da, onu gerçeği gizleyen bir yanılsama olarak görür. Sonuç olarak, din birçok insan için bir teselli olsa da, Schopenhauer, yalnızca gerçek çileciliğin ve iradenin reddinin acıdan kurtuluşun nihai yolu olduğuna ve bunların hepsinin nihayetinde insanı barışa ve özgürlüğe götürebileceğine inanır.

Schopenhauer dini ne tamamen reddeder ne de temel bir gerçek olarak kabul eder, aksine onu acıyı azaltmanın bir aracı olarak analiz eder, dini kurtarıcı bir gerçek olarak değil, insan yaşamının acı ve ıstıraplarıyla başa çıkmanın geçici bir aracı olarak görür ve insanın acısını hafifletmenin bir aracı olarak ele alır. Ancak dini sosyal ve psikolojik bir olgu olarak görmesi, dini metafizik ve manevi bir gerçek olarak gören geleneksel görüşlerden farklıdır. Schopenhauer için din, yalnızca kurtuluşa ulaşmanın ve ilahi hakikatle bağlantı kurmanın bir yolu değil, aynı zamanda insan yaşamının acı ve ıstıraplarından kaçmanın bir aracıdır. Schopenhauer'in dini, acıdan kaçış aracı olarak anlaması özellikle önemlidir, çünkü o dini mutlak bir hakikat veya ahlaki bir araç olarak değil, yaşamın sonsuz acılarından muzdarip insanlara geçici bir teselli sağlamanın bir yolu olarak görür. Bu bağlamda Schopenhauer, dini, insanların varoluşun acısıyla ve özellikle bireysel ve toplumsal yetersizliklerle karşı karşıya kaldıklarında başvurdukları bir araç olarak görür. Dine dair bu görüş, manevi ve ahlaki krizlerle karşı karşıya olan modern dünyada özellikle önemlidir. (4)

METAFİZİK İHTİYAÇ VE "ALEGORİK HAKİKAT"

Schopenhauer'ın din ve inanç dünyasındaki “Alegorik hakikat” anlayışını şu cümle ile özetleriz: Din, insanlara hakikati her zaman olduğu gibi değil, onların anlayabileceği bir biçimde sunar. Fakat insanlar zamanla bu anlatım biçimini hakikatin kendisi sanırlar.

Schopenhauer’a göre insanın yalnızca biyolojik ihtiyaçları yoktur; insan aynı zamanda ölümü, çekilen acıları, dünyanın neden var olduğunu ve hayatın anlamını sorgulayan bir "metafizik ihtiyaca" sahiptir Ancak toplumun büyük bir kısmı soyut felsefi düşüncelerle uğraşacak zamana, eğitime veya zihinsel donanıma sahip değildir.

İnsan, ölüm ve acı karşısında bir anlam arar. Soyut felsefi açıklamalar herkese ulaşamaz. Din, derin düşünceleri hikâyeler ve semboller aracılığıyla aktarır. Bu anlatılar yalnızca açıklama sunmaz; insanlara teselli, ahlaki yönelim ve yaşamlarını sürdürme gücü de verebilir. Dini yalnızca bir inançlar bütünü değil, aynı zamanda insanın varoluşsal ihtiyaçlarına cevap veren bir anlamlandırma sistemi olarak ele alır. (6)

Din, insan varoluşunun acıları, yetersizlikleri ve ölüm korkusu karşısında sığınılan geçici bir teselli ve psikolojik sığınak işlevi görür.

Din tam bu noktada devreye girerek "halk için metafizik" işlevi görür. Felsefe hakikati kavramsal, rasyonel ve doğrudan sunarken; din aynı metafizik hakikatleri mitler, semboller, peygamberler, mucizeler dogmalar ve kutsal anlatılar aracılığıyla sunar. Felsefeyi bilmeyen geniş kitleler için "halk için metafizik" veya gerçeğin sembolik bir temsili işlevini görür. Toplumun büyük çoğunluğu soyut felsefi araştırma yapabilecek zamana, eğitime veya düşünsel donanıma sahip değildir.

Dini öğretiler kelimesi kelimesine (literal) doğru olmak zorunda değildir. Onların değeri, anlattıkları olayların tarihsel veya olgusal doğruluğunda değil, temsil ettikleri ve işaret ettikleri derin metafizik gerçeklikte yatar. (6)

Bir inancın insana iyi gelmesi ile o inancın gerçek olması, birbirinden bağımsız iki meseledir.

Schopenhauer'ın yaklaşımında, dini anlatıların gerçek anlamı yalnızca olayların dış görünüşünde aranmaz. Anlatıların arkasındaki insanlık durumuna, acıya, iradeye, ahlaka ve varoluşa ilişkin düşüncelere bakmak gerekir.

Örneğin yaratılış anlatısında literal okumada evrenin belirli bir biçimde ve belirli bir sırayla yaratıldığına ilişkin tarihsel veya fiziksel bir iddia vardır. Alegorik okumada ise insanın varoluşunu anlamlandırma, dünyadaki yerini kavrama ve kendi kökenine ilişkin bir açıklama bulma çabası vardır.

İkinci yorumun felsefi değeri, ilk yorumun bilimsel olarak doğrulanmış olduğu anlamına gelmez.

Bu örneklerde dikkat edilmesi gereken şey, alegorik yorumun her zaman anlatının asıl veya tarihsel anlamı olduğunu varsaymamaktır. Bir anlatı hem tarihsel iddialar hem simgesel anlamlar taşıyabilir. Hangi yorumun savunulabileceği, metne ve bağımsız gerekçelere bağlıdır.

Schopenhauer'ın asıl eleştirisi inanç, alegoriyi literal gerçekliğe dönüştürdüğündedir. Burada Schopenhauer'ın düşüncesinin daha eleştirel yüzüne ulaşıyoruz. alegoriler kullanması değildir. Sorun, alegorik bir anlatının kendisini literal ve mutlak gerçek olarak kabul ettirmesidir.

Bu durum üç aşamada gerçekleşebilir:

1- Bir toplum, karmaşık bir varoluşsal veya ahlaki düşünceyi bir mit aracılığıyla ifade eder.

2- Sonraki kuşaklar bu miti yalnızca anlam taşıyan bir anlatı olarak değil, gerçekten yaşanmış veya gerçekleşecek bir olay olarak öğrenir.

3- Anlatının literal doğruluğu sorgulandığında, sorgulama yalnızca tarihsel veya bilimsel bir itiraz sayılmaz; ahlaki bir tehdit ya da inanca saldırı olarak da görülebilir. (6)

Bu alegorik yorum yöntemi, dini anlatıları küçümseyerek indirgemek anlamına gelmez. Aksine, soyut felsefi kavramları kavrayamayan insanların hakikate ulaşabilmesini sağlayan bilinçli bir yorumlama girişimidir.

Dini hakikatin sembolik niteliği, onun değerinin tarihsel veya olgusal doğruluğunda değil, insanın acı deneyimine ve kurtuluş imkanına işaret edebilmesinde yattığı anlamına gelir (4)

Schopenhauer dini doktrinlerin arkasındaki varoluşsal anlamları şöyle analiz eder: Örneğin cennetten kovulma ve ilk günah tarihsel bir olay olmaktan ziyade, insanın kör yaşama iradesi altında sürekli isteyen, doyumsuz ve acı çeken varoluşsal durumunun sembolik anlatımıdır.

Cennet ve Cehennem düşüncesi ölümden sonraki iki gerçek fiziksel mekan olmaktan ziyade vicdan, arzu, acı ve davranışların ahlaki sorumluluğu, ödül, ceza üzerine kurulmuş bir anlatıdır. İnsanın çektiği acıya ve bu acının ötesine geçme imkanına ilişkin kavrayışları bünyesinde barındıran sembolik anlatıdır.

Dünyanın acı dolu olduğu fikri, bencil arzuların insanı köleleştirdiği düşüncesi, merhametin ahlâkın temeli olduğu görüşü… Bunlar felsefede soyut kavramlarla anlatılırken, dinlerde günah, kurtuluş, cennet, cehennem veya peygamberlerin, azizlerin yaşamları biçiminde ifade edilir.

Çünkü aynı sembolik anlamı taşıyan bir roman, mit veya felsefi düşünce deneyi de insanın acısı hakkında hakikat ifade edebilir. Örneğin Kafka'nın bir öyküsü, gerçek dışı olaylarla insanın yabancılaşmasını çok güçlü biçimde anlatabilir. Bu, öyküdeki olayların gerçek dünyada meydana geldiğini göstermez.

Bir anlatının hakikat taşıması ile anlattığı olayın gerçekten meydana gelmiş olması aynı şey değildir. Bir dini anlatı, doğaüstü hiçbir iddia doğru olmasa bile insanın varoluşu hakkında derin bir hakikat ifade edebilir. Fakat bu durum, o anlatının doğaüstü iddialarını doğrulamaz.

Dogmanın literal yorumlanmasının tehlikelerini ise Schopenhauer Parerga ve Paralipomena adlı eserindeki "Din Üzerine Bir Diyalog" metninde Demopheles ve Philalethes karakterleri üzerinden ele alır.

Demopheles, dinin kitlelere sunduğu teselli, ahlaki yönelim, yaşama gücü ve simgesel anlatımın pratik yararını vurgular. Philalethes ise itiraz eder. Hakikatin yanlışlığın kılığına girmesine ve mecazi anlatıların olgusal gerçekmiş gibi sunulmasına karşı çıkar. Bir inancın insana iyi gelmesi veya faydalı olması, o inancın olgusal açıdan gerçek olduğunu kanıtlamaz.

Dini mitler olgusal ve doğaüstü iddialar olarak kabul edildiğinde yani literal olarak yorumlandığında zihnin iradeyi ve onun olumsuzlanmasını felsefi olarak kavraması engellenir; din, hakikati taşıyan bir anlatı olmaktan çıkıp bağlayıcı bir otoriteye ve dogmaya dönüşür.

Bir anlatının sembolik açıdan derin bir anlam taşıması ve dinin önermesiyle halkın kabul etmesi onun mucize veya fiziksel dirilme gibi doğaüstü iddialarının tarihsel/gerçek anlamda meydana geldiğini doğrulamaz. Bu noktada din, yalnızca hakikati taşıyan bir anlatı olmaktan çıkıp hakikatin ne olduğuna karar veren bir otoriteye dönüşebilir.

Bununla birlikte, her inananın anlatıları literal okuduğunu veya her dini geleneğin alegorik yoruma kapalı olduğunu söylemek doğru olmaz. Dinlerin kendi içlerinde literal, simgesel, mistik ve felsefi yorum gelenekleri bulunabilir.

Schopenhauer, dinlerin insanın metafizik ihtiyacını karşılamada önemli bir işlev gördüğünü kabul eder. Fakat dini öğretilerin literal anlamda doğru olması ile alegorik anlamda hakikat taşıması arasında ayrım yapar.

Din; çileciliği teşvik etme, toplumsal düzeni sağlama, merhamet duygusunu besleme ve insanlara ahlaki yön verme işlevini yerine getirir.

Schopenhauer dini toplumsal ve ahlaki bir gerçeklik olarak onaylar; ancak felsefi ve rasyonel değerden yoksun, gerçeği örten sembolik bir yanılsama olarak gördüğü için ona doğrudan metafizik bir gerçeklik statüsü tanımaz ve ayrım yapar.

Diğer Filozoflarla Karşılaştırıldığında:

Immanuel Kant'tan farklı olarak: Etiği dinden türetmek yerine dinden bağımsız görür.

Friedrich Nietzsche'den farklı olarak: Dini yaşamın düşmanı olarak görüp tamamen reddetmez; acıyı hafifleten psikolojik bir araç olarak kabul eder.

Søren Kierkegaard'dan farklı olarak: İnancı nihai kurtuluş olarak görmeyip, kurtuluşun ana yolunu iradenin çileci reddinde bulur.

Sonuç olarak Schopenhauer, dini ne tamamen reddeden (Nietzsche gibi) ne de mutlak gerçek sayan (Kierkegaard veya Spinoza gibi) orta bir konumda yer alır; onu acıyı azaltmanın geçici ve sembolik bir aracı olarak ele alır.

Schopenhauer için din, geniş kitlelerin varoluşsal acılarla başa çıkmasını sağlayan işlevsel bir "alegorik hakikat" taşıyıcısıdır; felsefenin görevi ise bu sembolik kabuğu soyup arkasındaki yalın ve acı metafizik gerçekliği kavramaktır.

Sonuç olarak, alegorik hakikat kavramı dini anlatıları bütünüyle reddetmeden onların ne söylediğini sorgulamamızı sağlar. Bir kutsal anlatının insanın acısı, korkusu, adalet arzusu veya ölüm karşısındaki tutumu hakkında derin bir şey söylemesi mümkündür. Fakat o anlatının derin bir anlam taşıması, doğaüstü iddialarının doğru olduğunu göstermez.

Schopenhauer'ın açtığı tartışma, dinin yalnızca neye inandığımızla değil, neden inandığımızla ve inandığımız şeyin hangi anlamda doğru olduğunu düşündüğümüzle de ilgili olduğunu gösterir. Schopenhauer dogmayı reddeder. Dini önermelerin bilimsel veya akılcı bilgi oluşturabileceğini kabul etmez. dogma ile felsefi hakikat arasındaki çatışma, teselli ile kavrayış arasındaki çatışmadır. Dogma, kurtuluş anlatıları aracılığıyla insanlara teselli sunar. Felsefe ise acının acı gerçeğini kabul etmeyi ve İrade'nin çileci biçimde olumsuzlanmasını hedefler. (4)

Ona göre vahye dayalı din, doğası gereği antropomorfiktir. İnsan duygularını, ihtiyaçlarını ve anlatılarını ilahi olana yansıtır. Böylece İrade'yi insan biçiminde kişileştirerek anlaşılır kılmaya çalışır; ancak bunu yaparken onun gerçek doğasını çarpıtır.

Buna karşılık akılcı din, kişileştirmeye veya doğaüstü bir iradenin müdahalesine başvurmadan, kavramsal felsefe ve sezgisel özbilgi aracılığıyla numenal İrade'yi anlamaya çalışır.

Bu bağlamda çilecilik, kurtuluş öğretisinin ikincil bir uygulaması değildir; tam merkezinde yer alır. Bireysel arzuların reddedilmesini, kendini inkar etmeyi ve kendini sınırlamayı, daha yüksek bir metafizik hakikate ulaşma ve İrade'yi olumsuzlama çabasının parçası olarak görür.

Schopenhauer için dinlerin değeri, anlattıkları olayların tarihsel olarak doğru olup olmamasında değil, onların temsil ettiği metafizik gerçektedir. Din, filozofun kavramlarla ifade ettiği hakikati halkın anlayabileceği hikâyeler ve semboller aracılığıyla anlatır. Bu nedenle dini öğretiler onun gözünde "gerçek olmayan masallar" değil, alegorik hakikatlerdir: Söyledikleri şey kelime anlamıyla doğru olmayabilir, fakat işaret ettikleri gerçek derin bir hakikati ifade eder.

Felsefe, hakikati doğrudan anlatır, kavramlarla çalışır, az sayıda kişi anlayabilir, soyut bilgi sunar. Din, hakikati sembollerle anlatır, mit ve imgelerle çalışır, geniş kitlelere hitap eder, inanç ve anlatı sunar

Teolojik yaklaşımda Tanrısal vahiy, semboller aracılığıyla hakikati bildirir. Hümanist yaklaşımda insanlar deneyimlerini, korkularını ve değerlerini sembolik anlatılarda ifade eder. Schopenhauer'ın yaklaşımı, dini mitler, acı ve irade gibi varoluşsal gerçekliklere dair derin sezgileri sembolik biçimde aktarabilir.

Schopenhauer, dinleri yalnızca saçma veya anlamsız hikâyeler olarak görmez. Dini mitlerin ve sembollerin, soyut felsefi kavramlarla ifade edilmesi güç olan bazı varoluşsal gerçeklikleri aktarabildiğini düşünür.

Onun düşüncesini üç aşamada açıklayabiliriz.

Birinci aşama: İnsan acı çeker. İnsan arzular, elde etmek ister, kaybetmekten korkar ve sonunda ölümle karşılaşır. Schopenhauer'a göre bunlar insan yaşamının yüzeysel sorunları değil, varoluşun yapısıyla ilgili temel sorunlardır.

İkinci aşama: Din bu deneyimi bir anlatıya dönüştürür. Günah, düşüş, kurban, kefaret, kurtuluş ve yeniden doğuş gibi kavramlar, insanın acı ve kurtuluş deneyimini sembolik bir biçimde ifade edebilir.

Üçüncü aşama: Filozof, sembolün arkasındaki anlamı araştırır. Schopenhauer açısından önemli olan, örneğin bir kurtuluş anlatısının doğaüstü olaylarının gerçekten yaşanıp yaşanmadığından ayrı olarak, insanın arzuya bağımlılığı ve acıdan kurtulma imkânı hakkında ne söylediğidir.

Burada bir nüans önemli: Schopenhauer'ın kendi felsefesinde de dinlerin yalnızca sembolik anlamları değil, metafizik ve etik iddiaları vardır. Dolayısıyla onu basitçe “Bütün dinler mecazdır” diyen bir düşünür olarak sunmak doğru olmaz. O, özellikle dini mitlerin arkasında daha derin bir anlam arar ve dinin bu anlamı çoğu insana aktarabilen bir araç olduğunu düşünür. Schopenhauer'ın yaklaşımı, dinleri bütünüyle reddetmeden onların anlamını doğaüstü iddialarından ayırarak değerlendirme olanağı sunar. Bununla birlikte, bu yaklaşımın dini anlatıların bütün anlamını tükettiğini veya her alegorik yorumun doğru olduğunu varsaymamak gerekir.

Eğer dini bir iddia kanıtlarla çeliştiğinde her zaman alegoriye dönüştürülüyorsa, inanç kendisini yanlışlanma ihtimalinden koruyan bir yorum sistemine dönüşebilir. Böyle bir durumda şu soru önem kazanır: Hangi yorumun doğru olduğunu belirleyecek bağımsız ölçütümüz nedir?

Dini anlatının doğaüstü iddiasını doğrulamak, ayrıca kanıt gerektirir. Doğaüstü iddia kanıtlanamadığında anlatıyı alegorik olarak yorumlamak, inancın anlamını koruyabilir; ancak başlangıçtaki iddianın doğruluğunu kanıtlamaz.

Bir dini anlatının sembolik anlamı, doğaüstü iddialarından bağımsız olarak açıklanabiliyorsa, o anlatının doğaüstü bir kaynağa sahip olduğunu kabul etmek için geriye hangi gerekçe kalır?

Bu soru, Schopenhauer’ın din anlayışının en kritik noktasına dokunuyor. Çünkü burada iki ayrı iddiayı birbirinden ayırmamız gerekiyor: Bir dini anlatının hakikat taşıması ile bu hakikatin doğaüstü bir kaynaktan gelmesi aynı şey midir?

Bir anlatı insanın acılarını, korkularını, arzularını ve varoluşsal sorunlarını son derece derin biçimde açıklayabilir. Fakat bu açıklamanın derinliği, kendi başına anlatının Tanrı tarafından vahyedildiğini göstermez.

Örneğin: Bir dini anlatının sembolik anlamını ele alalım. Diyelim ki anlatı, insanın masumiyetini kaybetmesini, bilgi edinmenin bedelini ve sorumlulukla yüzleşmesini açıklıyor.

Bu anlatının anlamını açıklamak için doğaüstü bir müdahaleye başvurmamız gerekmiyor. İnsan psikolojisi, toplumsal deneyimler, mitoloji ve felsefe üzerinden de bu anlamı anlayabiliriz.

Bir şeyin doğru olmasıyla onun nereden geldiği farklı sorulardır. Örneğin, bir roman insan psikolojisini son derece isabetli biçimde çözümleyebilir. Ancak bundan romanın insanüstü bir zeka tarafından yazıldığı sonucunu çıkaramayız.

Hakikatin değeri, onun kaynağının doğaüstü olduğunu kanıtlamaz. Dolayısıyla asıl soru şudur: Doğaüstü açıklama, mevcut açıklamalardan hangisinin açıklayamadığı neyi açıklıyor?

Eğer doğaüstü varsayım, anlatının anlamını açıklamak için hiçbir ek katkı sağlamıyorsa, onu kabul etmek için bağımsız bir gerekçeye ihtiyaç vardır.

Schopenhauer açısından dinlerin önemi, öncelikle doğaüstü olaylara ilişkin iddialarında değil, insanın varoluşuna dair taşıdıkları anlamlarda aranabilir. Dini anlatılar da acı, ölüm, arzu, vazgeçiş ve kurtuluş gibi meseleleri sembolik biçimde ifade edebilir.

Örneğin bir dinin dünyevi arzulardan vazgeçmeyi yüceltmesi, insanın arzularının kendisini nasıl bitmeyen bir tatminsizlik döngüsüne soktuğuna ilişkin bir içgörü taşıyabilir.

Bu içgörü için anlatının doğaüstü kökenli olduğunu kabul etmek zorunda değiliz.

Fakat burada önemli bir ayrıntı var: Schopenhauer, dini yalnızca insanların uydurduğu masallara indirgeyen basit bir düşünür değildir. Dinin, felsefenin soyut kavramlarla ifade ettiği bazı hakikatleri geniş kitlelere semboller ve anlatılar aracılığıyla aktarabildiğini düşünür. Bu nedenle onun açısından dinin sembolik hakikati, dinin tümüyle anlamsız olduğu sonucunu değil, dinin anlamının literal iddialarından bağımsız olarak da değerlendirilebileceğini gösterir.

Bir dini anlatı başlangıçta tarihsel ve doğaüstü bir olay olarak sunulmuş olsun. Daha sonra bu anlatının tarihsel doğruluğu sorgulandığında, anlatının aslında sembolik olduğu söylenebilir. Bu yaklaşım anlatının anlamını koruyabilir. Fakat iki farklı sonuç doğurur:

Anlatı, tarihsel olarak gerçekleşmemiş olsa bile insanın kendisi ve dünya hakkında anlamlı bir düşünce sunabilir yani anlam korunur. Anlatının sembolik açıdan anlamlı olması, onun tarihsel olarak gerçekleştiğini veya Tanrı tarafından bildirildiğini yani iddiayı kanıtlamaz.

Bu nedenle alegorik yorum, bir dini anlatının anlamını kurtarabilir; ancak onun doğaüstü iddiasını otomatik olarak kabul ettrimez.

Üstelik bir sorun daha vardır: Eğer her anlatı, tarihsel ya da mantıksal açıdan karşılaşılan güçlüklerden sonra sembolik olarak yorumlanabiliyorsa, bu yorumun hangi noktada geçerli, hangi noktada sonradan üretilmiş bir savunma olduğunu nasıl belirleyeceğiz?

Bunun için metnin kendi bağlamı, tarihsel yorum geleneği ve sembolik okumanın tutarlılığı gibi ölçütler gerekir. Aksi halde kişi, metnin ne söylediğini araştırmak yerine metinden istediği anlamı çıkarmaya başlayabilir.

Sonuç olarak doğaüstü olan, açıklama değil ek bir iddiadır

Bir dini anlatının insanlık hakkında derin bir hakikat taşıdığını kabul etmek için onun doğaüstü kökenli olduğunu kabul etmek zorunda değiliz. Aynı şekilde, anlatının insan eliyle ortaya çıkmış olması da onun içerdiği bütün düşüncelerin yanlış olduğu anlamına gelmez.

Buradan agnostik bir tutum için makul bir konum ortaya çıkar: Dini anlatıların sembolik değerini, ahlaki içgörülerini ve felsefi derinliğini kabul etmek; fakat bunlardan hareketle Tanrı'nın varlığına veya vahyin gerçekliğine ilişkin kesin bir sonuca varmamak.

Bu tutum, dini anlatıları peşinen reddetmek değildir. Onların ne anlattığıyla, nereden geldiği iddiasını birbirinden ayırmaktır.

Ve belki de en temel soru şudur: Bir dini anlatının bütün insani ve felsefi değeri, doğaüstü köken varsayımına ihtiyaç duyulmadan açıklanabiliyorsa, Tanrı varsayımı bu anlatıya hangi yeni bilgiyi eklemektedir? Eğer bu soruya bağımsız ve ikna edici bir yanıt verilemiyorsa, doğaüstü kaynak iddiası anlatının anlamından çıkarılmış bir sonuç değil, ona ayrıca eklenmiş bir inanç olarak kalır.



1) https://tr.wikipedia.org/wiki/Felsefi_karamsarlık

2) https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/2787313

3) https://www.scribd.com/document/816987968/ISYAN-AHLAKI-NURETTIN-TOPCU-May-31-2016-Dergah-Yaynlar-Dergah-9789759955496-Fee00d5a27861c97c579bbed8046ec09-Anna-s-Archive

4) https://wph.atu.ac.ir/article_20053_en.html

5) https://scielo.org.za/scielo.php?script=sci_arttext&pid=S0259-94222022000200022

6) https://www.gutenberg.org/files/10833/old/10833-h/10833-h.htm

BLOG İÇERİĞİ / LIST OF CONTENTS

YAZILAR Aklıma takılan sosyolojik, psikolojik, felsefi, sanatsal düşünce denemeleri:  kutsal değerlerin psikolojisi, cehalet kültürü, sorula...