5 Temmuz 2026 Pazar

BLOG İÇERİĞİ / LIST OF CONTENTS

YAZILAR

Aklıma takılan sosyolojik, psikolojik, felsefi, sanatsal düşünce denemeleri: kutsal değerlerin psikolojisi, cehalet kültürü, sorular, lider psikolojisi, propaganda, irrasyonellik, otoriterlik, toplumsal muhakeme eksikliği, agnostisizm, yapay zeka, varoluşçuluk...


-NEDEN HER DÜŞÜNCEYE SAYGI DUYULMAZ (03.07.2026)

-BÜROKRATI ÖĞÜTEN AKIL SAHİPLERİ (27.06.2026)

-KUTSALLAŞTIRMA -5- (17.06.2026)

-KUTSALLAŞTIRMA -4- (15.06.2026)

-KUTSALLAŞTIRMA -3- (13.06.2026)

-KUTSALLAŞTIRMA -2- (12.06.2026)

-KUTSALLAŞTIRMA -1- (12.06.2026)

-ALTERNATİF VE UYUMLU YAŞAM FORMLARI (27.05.2026)

-KUTSAL KİTAPLAR VE SÖZ DİNLEMEYEN İNSAN (22.05.2026)

-İMTİHAN” KAVRAMINA AGNOSTİK BAKIŞ (27.01.2026)

-İDEALİST KURUNTULAR (11.12.2025) 

-FARKLILIKLAR, DEĞERLER, İNANÇLAR  (06.10.2025)

-İRRASYONEL ÖZGÜRLÜK ALANI (21.08.2025)

-SORGULAMAK YA DA SORGULAMAMAK  (07.08.2025)

-RİTÜELLER, İNANÇ VE KORUNMA ARAYIŞI ÜZERİNE (05.08.2025)

-SAYGISIZLAR (11.06.2025)

-KAPALI TOPLUM (07.06.2025) 

-KURNAZLAR VE ZAYIFLAR (02.06.2025)

-ALGI VE ANLAMAK (25.05.2025)

-KUTSALLAŞAN TEKNOLOJİ (17.05.2025)

-KANAL İSTANBUL (06.05.2025)

-ADALETSİZLİK (29.04.2025)

-YAPAY ZEKA, SANAT VE SANAL İNSAN (07.01.2025)

-YAPAY ZEKA, PHOTOSHOP, MS WORD… (06.01.2024)

-UZAKTAN (12.01.2024)

-SORULAR (20.07.2023) 

-KULLAR TOPLULUĞUNDA LİDER FAKTÖRÜ VE CEHALET KÜLTÜRÜ  (23.05.2023)

-İNSANIN VE YAPAY ZEKANIN SANAT SERÜVENİNE ANALİTİK BİR BAKIŞ (24.01.2023) 

 

ARTICLES (ENGLISH) 

-AI, ART, VIRTUAL HUMAN (Article)

-AN ANALYTICAL PERSPECTIVE ON THE "ART" ADVENTURE OF HUMANS AND ARTIFICIAL INTELLIGENCE (Article) 

-ARTIFICIAL INTELLIGENCE, ADOBE PHOTOSHOP, MS WORD... (Article)

 

HARİCİ BAĞLANTILAR / EXTERNAL LINKS

MY OTHER SITES

-AYKIRI, FANTASTİK,PSİKOLOJİK VE BİLİM-KURGU ÖYKÜLERİ

-RETRO.CAMERA.COLLECTION.IDEA.DESIGN

FLICKR 

-Photography, dIgItal art works

-35mm 1000 Film Boxes Graphics Project / Vector DrawIng

-My Camera AND MANY CollectIons

PUBLISHED ARTICLES

-35mm Film Boxes Project

https://petapixel.com/2022/08/24/photographer-spends-four-years-drawing-1000-35mm-film-box-designs/

https://mymodernmet.com/camera-film-box-illustrations/ 

-Digital Cameras Were Stuck on Small Screens for Far Too Long

https://petapixel.com/2022/10/27/digital-cameras-were-stuck-on-small-screens-for-far-too-long/

  

 

2 Temmuz 2026 Perşembe

NEDEN HER DÜŞÜNCEYE SAYGI DUYULMAZ

NEDEN HER DÜŞÜNCEYE SAYGI DUYULMAZ

Hayatım boyunca edindiğiniz bilgiler, bana her düşüncenin aynı değerde olmadığını gösterdi. Zarar veren, bencilce, yalan, manipülasyon üzerine üretilen veya toplumsal huzuru bozan düşüncelerin pratikte yarattığı sonuçlara şahit oldum. Bu tecrübe, beni her düşünceyi körü körüne kabul etmekten koruyan mantıksal süzgece dönüştü.

Düşünüyorum, o halde her düşünceme saygı gösterilmeli mi? Elbette hayır! Her insanın düşünme özgürlüğü vardır ancak her düşüncenin saygı görme hakkı yoktur. Düşünceler, taşıdıkları etik değer, mantık ve insanlığa sağladıkları fayda ve çağdaş toplumsal uyum oranında saygıyı hak eder. Bir fikrin sadece "düşünce" olması ona değer katmaz. 

Adalet duygum insan haklarına, onuruna, özgürlüğüne, demokrasiye, bilgiye, liyakate ve değişime daha çok değer vermemi sağladı. "Her düşünceye" eşit yaklaşmanın etik, mantıklı ve hümanist bir tutum olmadığını gördüm. İnsan onurunu zedeleyen, eşitlikçi olmayan, dogmatik, düzen bozucu, baskıcı, ayırımcı, totaliter hiçbir fikir nezdimde meşru değildir. 

Kendi etik değerlerim, kötülüğe, ayrımcılığa, zorbalığa karşı durma yolunda şekillenmiştir. Toplumsal gözlemlerim kanıta dayalı gerçekler ile yalanlar arasındaki farkı bana öğretti. Temelsiz ve nefret dolu söylemlerin "özgür düşünce" kılıfı altında sunulmasına rıza göstermemeyi bir entelektüel sorumluluk olarak benimsedim.

Demokrasiyi kullanarak demokrasiyi yok etmek isteyen düşüncelere saygı duymam. Demokrasi, kendisini yok etmek isteyen düşünce ve eylemlere karşı varlık değerini ve nedenini korumak için cesaretli, korumacı ve gereğinde hoşgörüsüz olmak zorundadır.

Demokrasiyi kullanarak başa gelip, yine bizzat devletin gücüyle demokratik kurumları tasfiye edenleri tarih yazmıştır. Bu tarihsel dersler, demokrasinin sadece bir "sandık ve seçim" mekanizması olmadığını; kuvvetler ayrılığı, yargı bağımsızlığı ve hukukun üstünlüğü ile korunmadığı takdirde kendi "yok edicisini" üretebildiğini göstermektedir.

Burada sıkça başvurulan düşünce, Karl Popper'ın hoşgörü paradoksudur. Popper'ın temel argümanı şudur: "Sınırsız hoşgörü, sonunda hoşgörünün kendisini yok edebilir." Yani bir toplum, kendisini ortadan kaldırmayı amaçlayan güçlere karşı hiçbir savunma mekanizması geliştirmezse, sonunda özgür toplum ortadan kalkabilir ve otoriterleşebilir. Eğer hoşgörüsüzlere karşı hoşgörülü davranırsak ve hoşgörüsüzlerin saldırılarına karşı hoşgörülü toplumu savunmaya hazır olmazsak, bu duruşu sergilemeyenler yok edilecek ve hoşgörü de onlarla birlikte yok olacaktır. Popper'a göre demokratik bir toplum, demokrasiyi ortadan kaldırmaya açıkça yönelik düşünceleri sistemin dışına itme hakkına sahiptir. Bu yalnızca kısıtlama değil, kendini savunmadır.

Yani demokrasi kendini  korumalı, demokratik hakları, kazanımları, hukuku yok etmek isteyenlere o haklardan yararlanma meşruiyeti vermemelidir. Demokrasi, kendini yok edecek düşünce ve eylemleri, bertaraf etmeli ve tedbirleri uygulamalıdır. 

Özgürlükleri, özgürlüğü yok etmek için kullanan düşüncelere karşı zihinsel olgunluğa, farkındalığa ve kararlılığa sahip bir toplum yapısı demokrasinin işlevselliği ve devamı için önemlidir. Sistem ve toplum, kendi varlığını korumak için bu anti-demokratik fikirlere sınır çizmelidir. Demokrasinin temel amacı insan haklarını ve eşitliği korumaktır. Ayrımcılığı, nefreti ve baskıyı öven fikirler demokratik bir hak olarak görülmemelidir. Demokrasi bir araç değil, insan onurunu koruyan sistemleşmiş bir amaçtır. Bu amacı yok etmek için araçları manipüle eden hiçbir düşünce, demokratik saygı sınırları içinde değerlendirilemez. 

Evet, "Bir fikrin sadece 'düşünce' olması ona değer katmaz." Bir düşüncenin var olması ile değerli, doğru veya dikkate alınmaya layık olması farklı şeylerdir.  

Bir kişinin antidemokratik düşüncelere sahip olması veya bunları tartışması, düşünce-ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilebilir ama ifade özgürlüğü mutlak değildir. Çünkü düşünce-ifade özgürlüğünün amacı, özgür kamusal tartışma alanını korumaktır; bu özgürlüğü tamamen ortadan kaldırmayı hedefleyen girişimlere sınırsız koruma sağlamak değildir. Bu nedenle, çoğulcu toplumlarda sıkça kullanılan "Her düşünceye saygı duyulmalıdır," ifadesi de dikkatle ayrıştırılmalıdır çünkü her düşünceye saygı duyulması bir safsatadır ve mümkün değildir.

Bir insanın antidemokratik görüşe sahip olması, tek başına cezalandırılacak bir durum değildir. Bu, düşünce özgürlüğünün en geniş korunan alanıdır. Bir kişi "Demokrasinin yanlış olduğunu düşünüyorum," ya da "Demokrasi kaldırılmalıdır," diyebilir. Hukuk sistemi, koşullara bağlı olarak bu ifadeyi koruyabilir. Fakat bu, o görüşü ifade özgürlüğü var diye değerli ve saygın bulmanız gerektiği anlamına gelmez. Çünkü içerik saygıyı değil, karşı konulacak fikirler içermektedir. Belirli sınırlar içinde düşüncesini açıklayabilmesi, kişinin temel haklarından dolayı bir hukuk devletinin bireyi olmasından ve düşünce-ifade özgürlüğüne saygıdır; düşüncenin doğru veya değerli olduğundan dolayı değil. Dolayısıyla, yıkıcı, ayrıştırıcı, hukuka aykırı, manipülatif veya baskıcı düşüncelere saygı duymak zorunda değiliz. Aksine ahlaki ve siyasi açıdan sert biçimde eleştirme  ve reddetme hakkına sahibiz.

Yani "ifade etme hakkına belirli ölçüde saygı" ile "ifade edilen düşünceye saygı" aynı değildir. Bir kişi, başkalarının özgürlüğünü ortadan kaldırmayı savunan bir görüşü dile getirebilir; bu durumda hukuk, koşullara göre onun ifade hakkını korusa da bu, toplumun veya bireylerin o görüşü meşru, değerli ya da saygı ile karşılaşacağı anlamına gelmez. İfade özgürlüğü, hukuki ve siyasal bir ilkedir. Ahlaki, hukuksal düzlemde ise o düşüncenin içeriğine saygı duyma zorunluluğu yoktur. Saygı, demokrasi bağlamında entelektüel bir değerlendirmedir. Bir düşüncenin toplumsal saygıyı hak edip etmediği insan hakları, laiklik, çağdaş hukuk ve demokrasi açısından sonuçlarına göre değerlendirilir. 

"Bir düşüncenin ifade edilme hakkını savunabilirim; ama o düşünceye saygı duymak zorunda değilim." Ya da şöyle söyleyebilirim: "İfade özgürlüğüne saygı duymak, ifade edilen her düşünceye saygı duymayı gerektirmez."

Özgürlüğün amacı, tüm fikirleri eşit derecede değerli ve geçerli ilan etmek değildir; onların açık tartışma içinde eleştirilmesini ve gerekirse bertaraf etmeyi sağlamaktır. Demokrasi, kuralsızlık veya kuralları kendine göre koymak değildir, yasaları kendi isteklerine göre düzenlemek, hukuku ona göre uygulamak da değildir. 

Demokrasilerde en sert yıkıcı fikirlere "saygı" değil ama çok dikkat gösterilmelidir. Çünkü onları anlamadan çürütemez, çürütemeden inanmayı durduramaz ve sistemi koruyamazsınız.

27 Haziran 2026 Cumartesi

BÜROKRATI ÖĞÜTEN AKIL SAHİPLERİ

 

Kabul etme bu olanları
Sadece başkalarının acı çekmesi diyerek
Çünkü fark edeceksin ki sen de katılıyorsun
Bu yüz çevirmeye
Pink Floyd, "On the Turning Away"

BÜROKRATI ÖĞÜTEN AKIL SAHİPLERİ

İnsanlar kendi inançlarını destekleyen bilgileri ve değerleri yüceltip, aksini söyleyen; gerçekçi, rasyonel, nesnel kanıtları ise tamamen görmezden gelebilen canlılardır. 

Temel konularda uzlaşamamış, gergin, ayrıştırılmış, otorite altındaki toplumlarda herhangi bir görüş, herhangi bir aidiyet, (duygusal, dinsel, ekonomik, sosyal) kişinin kimliğinin parçası haline geldiğinde, o görüş artık sadece bir fikir olmaktan çıkıyor, bireyin sımsıkı sarıldığı bir varlık değeri, başka bir deyişle "hayat meselesi" haline geliyor.

Birey, tutunduğu, sevdiği otoritenin hata yaptığını veya savunduğu değerlerin haksızlığa yol açtığını kabul etmek istemiyor. Bu çelişkinin yarattığı huzursuzluktan kaçmak için gerçek dışılığı ilke olarak seçiyor. "Kendi grubundan olan lider veya otorite her zaman haklıdır; karşı grupta yer alanlar ise haksızdır ve hatta cezalandırılmalıdır," diye düşünüyor.

Otorite ya da iktidar medyası (sosyal medya dahil), bireylere duymak istediklerini söylüyor. Farklı sesler filtreleniyor ve kitle giderek tek sesli hale gelip radikalleşiyor. Mantıklı, insancıl, bilimsel, nesnel gerçekler toplumsal kimliği şekillendirmede algılardan, duygulardan ve kişisel inançlardan daha az etkili duruma düşüyor.

"Tahammülsüzlük" kimlik savunmasının önemli bir parçasıdır. İnandığı fikir eleştirildiğinde kişi bunu kendi varlığına yönelmiş bir saldırı gibi algılıyor. Çünkü alternatif görüşlerin duyulması zihinsel ve duygusal rahatsızlık yarattığından hayatlarının arka planında bu duyguyu yaşamak ve taşımak istemiyorlar. Bu sıkıntılı ve gergin durumdan kurtulmanın kolay yolu alternatif görüşleri reddetmek, karşı tarafı şeytanlaştırmak, onları hiçleştirmekten geçiyor. Meselenin zeka ile ilgisi de yoktur. Birey zeki bir mühendis olabilir ama kimliğiyle bütünleşmiş alanlarda aynı bilişsel önyargılar ve kalıplar içinde, öngörülü ve akıllıca davranmayabiliyor.

İnsanlar kanıtlara nesnel biçimde yaklaşmak yerine, önceden benimsedikleri inançları doğrulayan bilgileri kabul etmeye, çelişenleri ise reddetmeye ya da minimize etmeye eğilimliler. Bu eğilim özellikle temel kimlik kabul edilen siyaset, lider, din, millet gibi konularda güçleniyor, mantık ve akıl yürütmeyi bırakıyorlar. Bu durumda "herkes söylüyorsa doğrudur" yankısı devreye giriyor, eleştirel ve farklı düşünme eşiği düştükçe düşüyor.

***

Böylesi bir toplum kendi değerlerine karşı çıkan veya uyuşmayan bir bürokratın yolsuzluk yapmadığı halde yapmış gibi, devletin, yargının ve medyanın yaptırım ve kontrol gücü ile kuşatılarak, asılsız iddialara maruz kalarak cezalandırılmasını hiç tereddüt etmeden onaylıyor. Bu algı manipülasyonları o kitlede tutkuyla karşılık buluyor. Gerçekliğe karşı üretilen sahte, uydurma düzenlenmeler, dış müdahaleleri görmezden gelerek o bürokratın kesinlikle suçlu olduğunu düşündürtüyor. Gerçekliğin deforme halini, tek ve geçerli doğru olarak içselleştiriliyor. Yalın bir içselleştirmenin ötesinde memnun olma, haz alma, öfkelerini giderme, tehdit algısını savuşturma eğilimi içindeler. Olayları algılama biçimleri ve uyarıcılara verdikleri anlamlar, şartların içeriğini ve doğruluğunu sorgulayacak bilinci kısıtlıyor.

Burada dikkat çekici olan nokta, bireylerin normal yaşamlarında göze batacak eylem içinde olmamaları; faturalarını zamanında yatıran, market etiketlerini kontrol eden ve hesap yapabilen, apartmanın sorunlarını çözmek için ortak kararlar alan, çocuğunu üniversiteye girsin diye endişelenen sıradan insanlar. Siyaset, din, liderlik, ideoloji gibi kimlik alanlarında farklı bir zihinsel işleyiş gösteriyorlar. Güven arayışı ile kimliğini ait hissettiği kitleye sahip çıkma ve onları taklit edip yüceltme eğilimi ortaya çıkıyor. Ait olmak, dışlanma endişesini bertaraf ediyor.

Ülkenin geleceğine yönelik önemli bir siyasal ya da ekonomik karar almak gerektiğinde ait olduğu kitlenin etkisinde kalıyor ve ortak bilincin inançlarını gerçek olarak algılıyorlar. Olağan, güncel, dünyanın farklı düşüncelerini, farklı bakış açılarını görmeye ve alternatifleri duymaya son derece isteksiz ve tahammülsüzler. Diğer kesimin yönelttiği her eleştiriyi, doğrudan kendi varlıklarına ve onurlarına yapılmış bir saldırı olarak kabul ederlerken, kendi grubunun hatalarını görmezden geliyor ve karşıt görüşlülerin her eylemini kötü niyetli ilan ediyorlar.

Bireyler bu noktada kendi inanç dünyalarını korumak adına mantıklı düşünceden uzaklaştıklarını farketmiyor; fikirler bireysel ve toplumsal bir varoluş mücadelesine dönüşüyor. Kutuplaşmış ve otoriter toplumlarda düşüncelerin kimlikle kemikleşmesi, toplumun bir kesimini güven (!)  içinde hissettirirken diğer kesimini de derin endişelere sürüklüyor.

Kutuplaşmadan beslenen otoriter yapı daha güçleniyor, daha keskin kurallar muhaliflerin aleyhine konuluyor. Bu keskin ayırım kendi kitlelerindeki aidiyetleri manipüle etmek ve kontrol altında tutmak için de kullanılıyor.

Kutuplaşan toplum sosyal patlama noktasına sürüklenecektir. Farklı fikirlere tahammülsüzlük, toplumsal diyalog zeminini tamamen yok ediyor ve hukukun yerini kitlelerin anlık öfkesi ve intikam arzusu alıyor. İşini doğru yapan ancak ideolojiye uymayan dürüst bürokratlar sistem dışına itiliyor, sadece itilmekle kalmıyor tümden yok etme arzusuyla taraflı yargıya teslim ediliyor. Bir kişi veya grup "çete başı", "çıkarcı", "ahlaksız", "yalancı", "inançsız" gibi kategorilere yerleştirildiğinde, insanlar normal şartlarda kabul etmeyecekleri uygulamaları ona meşru görmeye başlıyor. Dışlama ve düşmanlaştırma adalet kavramını ele geçirip, distopik, karanlık, korkudan beslenen bir dünya kuruluyor.

Bu durumda, "Bu bürokrat gerçekten suçlu mu," olmaktan çıkıyor ve yerini, "kesin suçludur," düşüncesine bırakıyor. Oysa bürokratın gelecekte otoriteyi sarsabilecek özelliklere sahip olduğundan dolayı sistem dışına itilmesi, öğütülmesi gerçeğinden kaynaklandığını ve bu amaç doğrultusunda kanıtların, kişilerin, davaların uydurulduğunu görmüyorlar. Karşıt görüşlü bürokratın cezalandırılması, kitlenin otoriteye sadakatini pekiştiriyor. Burada karşı grubun güç kaybettiğini, kendi grubunun üstünlüğünü hissetmek ise kişide tatmin ve çoşku duygusu yaratıyor. Bu durumda bağlı olduğu otoriteye, kitleye, fikre inanç sadece bilişsel değil, duygusal olarak da büyük bir ödül ve haz sağlıyor.

O bürokrat otoritenin sarmalına girdiğinde mücadelesinin netice vermeyeceği aşikardır. Çünkü sistem en küçük destekçisinden yargısına kadar ele geçirilmiştir ve taraflıdır; önce sonuca karar verilmiş, sonra o sonuca uygun gerekçeler üretilmiştir. Normalde önce kanıtlar incelenir, sonra hüküm verilir. Fakat kutuplaştırılmış karşıt koşulların mücadelesinde süreç tersine döner; önce hüküm verilir sonra hükmü destekleyecek argümanlar üretilir ve sunulur. Bu yüzden süreç adil ve hukuki değildir; delil eksikliği önemsenmez, kanıtlar ve çelişkiler görmezden gelinir, asılsız iddialar kolayca kabul edilir. Önce sonuç belirlenir sonra o sonucu destekleyecek gerekçeler üretilir.

Otorite, bürokrata yöneltilen suçlamaları sorgulamak için gereken bilişsel, hukuki, ahlaki çabayı harcamaz, tersine suçlamanın doğru çıkması için hazırlanan delillerle süreci yönetir ve kendi kitlesine mantıksal ve duygusal ödülünü sunar; "tehdit" giderilmiş, "adalet" sağlanmış, "öfke ve nefret" gösterilmiştir.

***

Buradan şu sonuca ulaşıyoruz: İnsan, olayların, durumların, olguların, algıların arkasındaki gerçeği arayan bir varlıktan çok, anlamını ve kimliğini korumaya çalışan, ortak düşünceyi işine geldiği sürece yücelten bir varlıktır. Gerçek, çoğunluğun ilgisini fazla çekmez, gerçeğe ulaşmak için yoğun çabaya gerek duyulmaz. Kabul ettikleri kimliklerini, inançlarını, ideallerini korumak için ellerinden geleni yaparlar. Gerçeği ise çoğu zaman bu koruma çabasına zarar vermediği ölçüde kabul ederler ve sorgulama motivasyonu kıymetsiz olduğundan, süreci koruma motivasyonundan daha zayıf kalır.

Elbette mantıklı, iyi niyetli düşünen ve nesnel kanıtları görmezden gelmeyen toplumda büyük bir kesim var. İşte bu tutum zihnin varsayılan çalışma biçimi değildir, emek gerektiren özel bir disiplindir.

Sorun belirli bir ideolojide değil, insan zihninin genel çalışma biçimindedir. Bu durumun evrimsel bir yönü de vardır. Tarih boyunca hayatta kalmak için "olayların arkasındaki gerçeği bulmak" kadar, hatta ondan daha fazla gruba ait olmak, dışlanmamak, ortak inançları paylaşmak önemlidir. Bu nedenle insan zihni yalnızca olguları anlamaya değil, sosyal uyuma da evrilmiştir.

Modern toplumlarda propaganda algı yönetiminin en güçlü dayanaklarından birini oluşturur. İnsanlar çoğu zaman tamamen sahte bir anlatıya kanarken, o anlatının kendi kimliklerini, öfkelerini, korkularını, aidiyetlerini ve beklentilerini doğruladığı için ona sarılırlar. Bu nedenle bir iddianın doğruluğu ile toplumsal kabulü arasında doğrudan bir ilişki yoktur. Tarihte de günümüzde de insanlar birçok kez kanıtların gücü nedeniyle değil, kimliklerinin ve duygularının yönlendirmesiyle belirli anlatıları "gerçek" olarak benimsemişlerdir.

Bu noktada filozof Friedrich Nietzsche’ye göre insan aklı, nesnel ve tarafsız bir hakikat arayıcısı değildir; aksine, bireyin içgüdüsel ihtiyaçlarını, önceden benimsediği dogmaları, ahlaki yargıları ve kimliğini haklı çıkarmaya çalışan kurnaz bir avukattır. "Ahlak Dışı Anlamda Hakikat ve Yalan Üzerine" (Truth and Lie in an Extra-Moral Sense) adlı makalesinde Nietzsche, insan zihninin "hakikat" dediği şeylerin aslında sadece toplumun ortaklaşa kabul ettiği ve zamanla kökenini unuttuğu yanılsamalar (metaforlar) olduğunu söyler: "Hakikatler, illüzyon oldukları unutulmuş illüzyonlardır." Ona göre insan, dili kullanarak gerçeğin kendisini değil, sadece nesnelerin zihnindeki yansımalarını (metaforları) kodlar. Zamanla bu metaforlar katılaşır, dogmalaşır ve toplum tarafından "mutlak hakikat" ilan edilir (1) (2)

Sorun yalnızca bilgi eksikliği değil; kimlik, aidiyet, güç ilişkileri, duygusal ihtiyaçlar ve grup psikolojisinin tarihsel süreçte birlikte ürettiği değerlerin yerleşerek gerçeklik olarak algılanmasıdır. Böyle bir durumda insanlar yalnızca bir görüşe sahip olmazlar; o görüşün içinde yaşar, dünyayı onun filtresinden görür ve alternatif gerçeklikleri tehdit olarak algılamaya başlarlar. Böylesi bir algıda hiyerarşik düzeni önceleyen bireylerin, "tek doğru" anlatılara daha hızlı tutunuyorlar. Bu katı anlayış onlara; fikirlere sahip çıkma, savunma, irade koyma, kimliği koruma, düzeni devam ettirme, taraf olma, bertaraf etme, direnç gösterme, cezalandırma, otorite kurma imkanı veriyor.

Burada betimlenen insanlar "eğitimsiz" ya da "kötü niyetli" olmak zorunda değil; çoğu durumda işleyen şey, evrimsel olarak kök salmış grup aidiyetini yüceltme ve bilişsel kestirme yolları kullanarak tarafını, yönünü, düşünce kalıplarını seçmektir.

Devlet, yargı ve medya koordineli biçimde tek bir anlatıyı her durumda ön plana çıkardığında, bireyin bağımsız doğrulama yapması hem zor, hem kısıtlı hale geliyor. Ama bu durum, ortaya çıkan adaletsizliği mazur göstermiyor, yalnızca mekanizmanın kontrol gücünü anlamaya yardımcı oluyor.

İnsanca Pek İnsanca (Human, All Too Human) kitabında Nietzsche, insanın mantığı ve aklı, dış dünyadaki nesnel gerçekliği anlamak için değil, insanın kendi varlığını ve inançlarını korumak amacıyla bir araç olarak evrildiğini söyler. "İnançlar hakikat düşmanları olarak, yalanlardan daha tehlikelidir," der. Bir insan önce neye inanmak istediğine (çıkarlarına, korkularına veya kültürüne göre) karar verir; dogmatik akıl ise daha sonra devreye girerek bu inancı mantıklı gösterecek deliller uyduran sadık bir hizmetkara dönüşür. 

Sonucu baştan belli güdümlü akıl yürütücüler, dürüst bürokratı öğüten edilgen akıl sahipleri, dogmatik ve kötücül olduğunuzu siz fark etmiyorsunuz ama birileri; etkin ve yaratıcı akıllar, farklı perspektif sahipleri fark ediyor. Gelişmediği halde gelişmeyi reddeden aklınızın yarattığı kurnazlık ve aç gözlülük bir yere kadar…

 

(1)  https://bookoblivion.com/2018/01/16/truth-and-lie-nietzsche/

(2)  https://www.themarginalian.org/2018/03/26/nietzsche-on-truth-and-lies-in-a-nonmoral-sense/

 

17 Haziran 2026 Çarşamba

YAZI DİZİSİ

KUTSALLAŞTIRMA -5-

Toplumun bir kısmı, siyasi otoritenin, yöneticilerin, dini liderlerin veya din adamlarının sunduğu "Din, günah, kader, itaat" vurgulu yorumları sorgulamaya isteksizdir. "Bu işin fıtratında var," lafını hatırlıyorsunuzdur. Soma maden facianın ardından yaptığı açıklamalarda Başbakan, (Zat sonra Cumhurbaşkanı oldu) maden ocaklarında bu tür kazaların olmasının işin doğasında (fıtratında) olduğunu belirtmiş ve bu ifadeler büyük tartışmalara neden olmuştu. Fakat bu laf, yetersiz denetimleri, çalışma şartlarının ağırlığı, teknik yetersizliği, can güvenliği, fazla çalıştırma gibi iş ortamında sağlanması gereken tedbirleri görmezden gelmek, kendi kabahatlerini örtmek için bilerek sarfedilmişti. Toplumun bir kısmı "kader" söylemini onaylayarak, siyasi otoriteye itaatini gösterirken, kazanın nedenleri konusunda susmayı ve düşünmemeyi tercih etmişti. Görüldüğü gibi yaşanan vahim olayın yapısal sorunlardan ziyade "alın yazısı" olarak görülmesi, toplumsal öfkeyi dindirmeyi amaçlayan, otoritelerine zarar getirmemek için siyasi sonuçları olan algı yönetimini amaçlayan bir çıkıştı.

Toplumsal sorunların insan eliyle değiştirilebilir olmasını ve yapısal nedenlerden kopartılarak kader, fıtrat veya ilahi takdir alanına taşınması, eleştiri ve hesap sorma talebini zayıflatmıştır. Soma örneğinde tartışmanın merkezinde şu soru vardı: "Bu ölümler kaçınılmaz mıydı, yoksa önlenebilir miydi?" Eğer bir olay önlenebilir teknik, hukuki ve idari eksikliklerden kaynaklanıyorsa, sorumluluk insanlara, kurumlara, bakanlıklara ve hükümete yönlendirilmelidir. Ancak olay "fıtrat, kader, alın yazısı" çerçevesinde sunulduğunda dikkat, devleti yönetenlerden çok sonucun kabullenilmesine odaklanıyor. Başbakan da halkını ve kendini destekleyenlerin bu yönde düşüneceklerini bildiği için algıyı dinsel söylemlere kaydırarak olayın yükümlülüğünden sıyrılmaya çalışıyor.

Elbette kazasız bir dünya yok. Ama böylesi büyük kazalarda sorumluluğun kişilere ve kurumlara yönelmesini engellemek için dini terimler ve özellikle de kader kavramı kullanılıyor. Siyasi, toplumsal, yapısal sorunların sorgulanmasını azaltmak, yaşanan acıyı anlamlandırmaya yardımcı olmak, korkuyla baş etmeyi kolaylaştırmak için bir anahtarı gibi öne sürülüyor.

Çünkü maden kazaları, iş cinayetleri, depremler veya diğer felaketler söz konusu olduğunda insanların sorduğu soru genellikle "neden oldu," değil, "önlenebilir miydi," sorusudur. Eğer önlenebilir olduğu düşünülüyorsa, kader söylemi kamuoyu açısından yeterli bir açıklama olarak görülmez. 

Kaderci kültüre sahip olduğumuz için bireyler ve topluluklar, olayların sosyal ve yapısal gerçekliği değiştirebilecekleri inancını daha az hissediyorlar. Bunun sonucunda, hak arama eğilimi zayıflayıyor, kurumların hesap verebilirliği göz ardı ediliyor, çalışma koşulları, güvenlik standartları ve denetim talepleri geri planda kalıyor. İtaat ve kabullenme, eleştiri ve sorgulamanın önüne geçiyor bu da bir sonraki kazanın önlenebilir olma ihtimalini azaltıyor.

Eğer kader ve fıtrat söylemi, ihmal, denetimsizlik, kötü çalışma koşulları ve kurumsal sorumluluğu görünmez kılacak şekilde kullanılıyorsa, bu durumda kavramın işlevi siyasal hale geliyor. Böyle bir kullanım, toplumsal öfkeyi yatıştırırken aynı zamanda değişim talebini de zayıflatıyor. Bu nedenle kader söyleminin hangi bağlamda ve ne amaçla kullanıldığı, kavramın kendisinden bile daha belirleyici hale geliyor.

Osmanlı'dan Cumhuriyet'e, aileden okula kadar uzanan birçok kurumda eleştirel sorgulamadan çok hiyerarşiye uyum ödüllendirilmiştir. Uzun süre otoriteye dayalı siyasal ve kültürel yapılarda "tebaa" olarak yaşamış topluma "itaat" erdem olarak sunulmuştur. Bundan dolayı toplumumuz, yöneticilerin açıklamalarını kabul etmeyi daha güvenli görebilmektedir.

Eğer din sürekli olarak, sabır, itaat, tevekkül, kader, ekseninde anlatılıyor ve toplum bu söyleme değer veriyorsa; buna karşılık adalet, hak arama, zulme karşı çıkma, yöneticiyi eleştirme, tedbir ve sorumluluk gibi kavramlar geri planda bırakılıyorsa din bir adalet aracı olmaktan çıkıp, mevcut düzeni koruyan toplumsal, pasif bir kabulleniş mekanizmasına dönüşüyor. Sonuçta, sürekli sabır ve tevekkülün işlenmesi, bireylerde "dünyevi sorunları tamamen ilahi iradeye ve kadere bırakma," algısı yaratıyor. Bu durum ise toplumsal refleksleri ve hesap sorma iradesini zayıflatıyor elbette.

İnsanlar yaşadıkları dünyanın anlamlı ve düzenli olduğuna inanmak isterler. Eğer yüzlerce insanın, ihmaller nedeniyle öldüğünü kabul ederlerse, dünyanın ne kadar kırılgan ve adaletsiz olduğunu da kabul etmeleri gerekir. "Kader" açıklaması bu rahatsız edici gerçekle yüzleşmeyi kolaylaştırıyor. Bireyler, kontrol edemediği acı ve kötülükleri "ilahi bir düzene ve imtihan kavramına" bağlayarak hayatın anlamı olduğunun inancının devamı ve zihinsel, ruhsal rahatlama ile olumlayarak yaşamak ister. Acıya ve başa gelenlere şikayet etmeden katlanmanın Tanrı’ya olan güveni sürdürmenin, ona ve yarattığı dünyaya isyan etmemenin, cenneti kazanmanın ve varlığını sonsuza dek sürdürmenin bir yoludur "imtihan" kavramı; anlamsız acıyı anlamlı bir senaryoya dönüştürür ve kontrolsüz olanı kontrollü gibi gösterir. (1)

Toplumun bir kesimi, "Neden bütün tedbirler alınmadı, sorumlular kim, denetimler yeterli miydi," diye sormuyor da, "Olacağı varmış, takdir-i ilahi, elden ne gelir, kader, fıtrat," gibi açıklamalara kolayca yöneliyor? Bu, aslında vatandaşlık kültürüyle ilgilidir. Hak arama kültürünün yanında, hak ve adalet kavramları yerleşmiş, hukuka güvenin de güçlü olduğu toplumlarda geçerli bir mekanizmadır. 

Bu durum bir halkın "düşünemediği" anlamına gelmez. Daha çok, tarih boyunca oluşmuş bir kültürel alışkanlıkların sistemine dahil olduğu anlamına gelir. İnsanlar çocukluktan itibaren hangi davranışların ödüllendirildiğini öğrenirler. Eğer sorgulama yerine uyum, eleştiri yerine sadakat, hak arama yerine sabır daha fazla teşvik ediliyorsa, zamanla bunlar normal ve doğal davranış biçimleri olarak görülmeye başlanır.

Bu nedenle mesele yalnızca bireysel zeka veya eğitim meselesi değildir. Toplumun hangi değerleri yücelttiğiyle ve "KUTSALLAŞTIRMA" ile ilgilidir. Bir toplumda, "iyi vatandaş" tanımı itaat eden kişi olarak kurulursa farklı, sorgulayan ve hesap soran kişi olarak kurulursa farklı sonuçlar ortaya çıkarır. Soma maden faciası gibi olaylar sonrasında verilen tepkiler de çoğu zaman bu daha derin kültürel çerçevenin bir yansıması ve olaya yaklaşım biçimidir. Tabii ki bu yaklaşım biçimi yanlış ve eksiktir. Kültürel çerçevesini tanımlamak edilgen, pasif, otoriteye biat eden bir vatandaşlığı kabul edilebilir kılmaz.

Aynı zamanda insanların desteklediği bir yönetimin ihmali sonucu insanların öldüğünü kabul etmek rahatsız edicidir. Bu rahatsızlığı azaltmanın yollarından biri, olayın kaderle ilgili olduğuna inanmak ve sorgulamadan onaylamaktır. Asıl mesele, bazı durumlarda insanların eleştirel ve nedensel düşünme ölçütlerini askıya almalarıdır. Özellikle dini veya siyasi otoritelerin yorumları, grup kimliğiyle birleştiğinde, olayın nesnel değerlendirilmesinin yani eleştirel muhakemenin önüne geçiyor.

Kaderciliğin siyasallaşması, ülkemizde yapısal bir olgudur. Farklı güçlerin teknik, bürokratik, uygulamaya yönelik ihmalleri, denetimsizlikleri ve sistem hatalarını örtbas etmek için metafizik kavramlara başvurması, toplumsal hesap sorma mekanizmalarını sonuçsuz kılmayı amaçlamaktadır. İnsani sorumluluktan kaçma adına "fıtrat veya kader" denilerek insan iradesinin ve inisiyatifinin dışına çıkarılıyor. "Elde olmayan sebeplerden ya da kaderde yazılıysa" diyerek özel ve kamu kurumlarının kusurları, korunma reflekslerinden ve beklentilerinden dolayı bertaraf ediliyor. 

Dini sembollere ve itaat kültürüne bağlı kitleler, yaşanan trajediyi bir "İmtihan" olarak görmeye teşvik ediliyor ve toplumsal muhalefetin önüne, dini söylemle de "İsyankar" olmanın da önüne geçilmek isteniyor. İlahi iradeye karşı gelinemeyeceği algısı yaratılarak, hukuki ve siyasi hesap sorma süreçlerinin önü kesiliyor. İşçilerin hak arama, sendikalaşma ve daha güvenli çalışma koşulları talep etme refleksleri "Kaderine razı olan inançlı vatandaş" övgüsüyle zayıflatılıyor. Bu söylem, siyasi, hukuksal, yapısal, ekonomik statünün zarar görmeden aynen devam etmesini sağlayan bir zırh gibi otoriter biat alanı yaratıyor. Akil ALPARSLAN 2026


(1) https://akilalparslan.blogspot.com/2026/01/imtihan-kavramina-agnostik-bakis.html


BLOG İÇERİĞİ / LIST OF CONTENTS

YAZILAR Aklıma takılan sosyolojik, psikolojik, felsefi, sanatsal düşünce denemeleri:  kutsal değerlerin psikolojisi, cehalet kültürü, sorula...