- inanç oluşturmak ve doğru olduğunu düşünmek
“İMTİHAN” KAVRAMINA AGNOSTİK BAKIŞ
Evren, milyarlarca yıldır uzun, kaotik, acılı evrimin sonucunda, hastalıklar, felaketler, rastlantılar, başarısızlıklar, henüz çözemediğimiz ya da çözemeyeceğimiz varoluş ile hayatta kalma stratejileri barındıran, maddenin sürekli değişimi ve dönüşümüne dair süreçlerden oluşmuştur.
İslami düşüncede insan yaşamındaki acı, yoksunluk, hastalık, doğal afetler ve kötülükler, insanı zorlayan her durum çoğunlukla bir “imtihan” kavramı çerçevesinde yorumlanır. Bu anlayış, hem ilahi adaletin hem de insanın nihai kaderinin açıklayıcısı olarak kullanılır ve dünya hayatındaki “acı, kötülük ve ıstırabı” Tanrısal bir amaca bağlar. "Hayat bir imtihandır" ifadesi, birçok dinde ve felsefede bulunan bir temadır. Bu görüş, insanların dünya hayatında karşılaştıkları zorlukların ve olayların, Tanrı’nın nezdinde bir tür imtihan veya deneme süreci olduğu fikrine dayanır ve kişinin sabrını, iradesini, teslimiyetini, inancını, sadakatini ölçen, bireyin manevi derecesinin yükseltildiği ilahi bir yaklaşım olarak görülür. Ancak modern felsefe ve bilişsel bilimler ışığında bu yaklaşımın hem mantıksal ve felsefi, hem de ahlaki ve psikolojik düzeyde ciddi sorunlar taşıdığı görülmektedir.
Başa gelen olayları bir imtihan olarak yorumlamak doğru mudur? Tanrı neden insanları imtihan etme gereği duymaktadır? Acıyı ve kötülüğü veren Tanrı neden iyiliğin ve düzenin hakim olduğu bir dünya yaratma yoluna gitmemiştir? İmtihan söylemi Tanrı’nın buyruğu mudur yoksa insani bir ihtiyacın dillendirilmesi için inançlara adapte edilmiş dinsel bir argümanı mıdır?
Dinler bir tür hayatı anlama, anlamlandırma ve hayatta kalma stratejisidir. Getirdiği kurallar ve inanç sistemi ile insanların hayata dair değerleri anlamlı olmasını sağlayan bilgisel ve varoluşsal bir zemin sunmayı amaçlar. Yaşamın zorluk, karmaşasına rağmen bireye hayatın yaşanabilir olduğunu, Tanrı’ya ve emirlerine boyun eğildiğinde, herşeye gücü yeten, her şeyi bilen olduğuna inanıldığında bunun mümkün olabileceğini söyler. Dinler hayatın geçiciliği, çaresizliği, acılarına ve insanın zayıflıklarına rağmen, Tanrı’nın mutlak içselleştirmesi gerektiğini ve kozların onun elinde olduğunu mistik korkuyla ve cennet vaadiyle sürekli hatırlatırlar. Tanrı’nın değerini sonsuz boyutlara taşıyarak, insanın sınırlarını ve görevlerini belirleyerek ona teslim olunmasını sağlamaya çalışırlar.
Tarihin her döneminde toplumlar acıyı ve yaşamın kırılganlığını ya da ölümlü doğayı anlamlandırmak için tanrılar, mitler, ritüeller üretmiştir. İnsan, doğası gereği belirsizlikten kaçan, acılar ve kötülükler karşısında sığınacak yer arayan ve çareler üreten bir varlıktır. Yaşamını sürdürebilmek için daima “güvenli” alanlarda kalmak ister. Kontrol edemediği acı ve kötülükleri “ilahi bir düzene” bağlayarak hayatın anlamı olduğunun inancı ile zihinsel ve ruhsal rahatlama sağlamayı amaçlar. “Bütün bu yaşananlar bir planın parçası” gibi düşünerek öngörülebilirlik duygusunu yaşamlarına entegre etmeye çalışır, belirsizlikten kaçar ve anlam mekanizmaları üretirler. Bu yaklaşım insanın acı karşısında geliştirdiği savunma mekanizmalarının dogmatik bir biçimidir ve anlam veremediği ya da müdahale edemediği olaylar karşısında zihinsel, biyolojik ve psikolojik sığınak olarak konumlanır. Bu tür irrasyonel prensipler, insanın realitenin yıkıcılığına karşı geliştirdiği bir “savunma” işlevidir. Dolayısıyla da “imtihan” kavramı dinsel bir gerçeklikten çok, varoluşsal bir teselli arayışıdır; mitlere ve dinin irreal prensiplerine inanarak hayatta kalmaya ve destek bulmaya çalışırken aşkın ve ilahi nedenlere sığınma ihtiyacı duyar.
İnsan mantığı, yaşamı deneyimlerken tüm canlılar gibi kendisinin de ölümlü bir varlık olduğunu doğrular; şanssız tesadüflere, nedensiz acılara, adaletsiz sonlara, masumların çektiği ıstıraplara tahammül etmekte zorlanır; kontrol edemediği katı ve soğuk gerçekler karşısında travma yaşar. Ölüme ilahi bir neden/amaç atfederek teselli ve “bilişsel ve pikolojik rahatlama” sağlamaya ve çaresizliğini telafi etmeye çalışır. Ölümlü olma fikri dehşet veren acı bir mekanizmadır, absürd ve yıkıcıdır. Bu çaresizlik karşısında imtihan inancı, hayatın travmatik olduğu, acıların, kötülüklerin, sıkıntıların, hastalıkların, kazaların, dayanılması gereken pek çok yaşamsal zorluğun her an başa gelebileceğinin hem göstergesi hem de başetme çabasıdır.
Acıya ve başa gelenlere şikayet etmeden katlanmanın Tanrı’ya olan güveni sürdürmenin, ona ve yarattığı dünyaya isyan etmemenin, cenneti kazanmanın bir yoludur “imtihan” kavramı; anlamsız acıyı anlamlı bir senaryoya dönüştürür ve kontrolsüz olanı kontrollü gibi gösterir. “Bu başıma geldi çünkü sınanıyorum” demek, “Bu başıma geldi, hiçbir nedeni yok ve ben bunu haketmedim,” demekten psikolojik olarak daha anlaşılabilir, “Başıma gelen kötü şey, anlamsız bir talihsizlik değil, beni sınayan anlamlı bir sınamadır,” diye düşünmek daha kabul edilebilirdir.
İnsanların farklı genetik özelliklerle, farklı ailelerde, farklı kültürlerde ve farklı psikolojik kırılganlıklarla dünyaya gelmesi ama sonuçtan eşit biçimde sorumlu tutulmaları doğru mudur?
İmtihan kavramı, birey ve toplulukları yatıştırma işlevi görür, bireye sabırlı olmayı, umudu sürdürmeyi ve ahlaki sorumluluklarını hatırlatır. Bu psiko-sosyal rol, dinin “yaşamsal destek” mekanizması olarak işlev görürken aynı zamanda islami inanca uygun davranışları yönlendiren kurallar çerçevesi de sunar. Yaşam örüntüsünün ya da dini söyleyiş ile “kaderin akışını” tayin eden gücün insana (kullara) sahip çıkacağına, ödüllendireceğine “imtihan” gibi ilahi kavramlar ve dayanaklar yaratarak hem Tanrı ile bağların devamı hem de realiteyi yönlendirerek acıya rasyonel olmayan anlamlar atfedilmesini sağlar.
Dinde Tanrı her şeyi bilendir, dolayısıyla kişi doğmadan önce bile onun nasıl davranacağını, hangi kararları vereceğini ve “imtihanı” geçip geçmeyeceğini bilmektedir. Bu durumda şu çelişki doğar: Tanrı zaten sonucu ve kişinin nasıl davranacağını biliyorsa, özgür iradenin olmadığı yerde imtihan fikri anlamsızdır. Kaçınılması imkansız bir “kader” varsa ve özgür irade yoksa sorumluluk yüklemek etik olarak geçersizdir. Tanrı sonucu bilmiyorsa ve insanın özgür iradesi varsa “her şeyi bilen” değildir. Yani imtihan anlamlıdır, fakat bu durumda “her şeyi bilen Tanrı” fikri değerini kaybeder.
Her şeye gücü yeten, hiçbir şeye ihtiyaç duymayan Tanrı, amacını ve her şeyi baştan beri biliyorsa ve her şeyi kendisi planlamışsa niçin evren gibi dolambaçlı, travmatik ve acı üzerine kurulmuş bir yaratım yöntemine ihtiyaç duymuştur? Herşeyi bildiği için insanları test etmekteki amacı nedir? Tanrı kendi zihninde yaşadıklarını neden maddeleştirerek yansıtma, “varlaştırma” gereği duymuştur? Böyle bir akıl almaz, böyle meşakkatli, böyle kaotik, 14 milyar yıllık maddi projeksiyone ihtiyaç var mıdır? Eğer Tanrı zaten her sonucu biliyorsa ve amaç gerçekleşmişse, süreç bir simülasyon gibi görünmez mi? Tanrı’nın varoluşsal ya da bilmediğimiz amaçlarına ulaşmak için insanları yaratması zorunlu mudur? Bununla birlikte sınaması için “zorunlu olarak acı ve kötülüğe” ihtiyaç duyması, O'nun mutlak iyiliğini sorgulatmaz mı? Neden daha az acı verici, etik olarak daha savunulabilir bir imtihan yöntemi seçilmemiştir? Dolayısıyla pek çok mühim soru vardır, cevaplanması gereken.
Tanrı her şeyi bilme sıfatından feragat ederek imtihanı gerçek bir belirsizliğe bırakmalıdır (ki bu teolojik açıdan mümkün değildir), ya da özgür irade bir yanılsamadır, sorumluluk ve ceza-ödül sistemi anlamsızdır. Programlanmış kaderden dolayı ceza almak etik dışı ve rasyonel olarak tutarsızdır ve adilane değildir.
Özgür irade, insanın seçim yapma, karar verme ve eylemlerinden sorumlu olma yetisidir ve imtihanın temelini oluşturur. Eğer Tanrı imtihanın sonucunu, kimin başarıp başaramayacağını “en baştan beri biliyorsa”, imtihanın kendisi “gereksiz bir formalite” haline gelir, sorumluluk ve ceza anlamını kaybeder. Daha da ötesi, eğer Tanrı her şeyi “belirliyorsa”, bireyin iradesi bir yanılsamadır ve bu durumda Tanrı, sahte bir özgür irade hissi veren ve ardından önceden belirlediği başarısızlıklar için onları cezalandıran bir yaratıcı pozisyonuna düşer. Bu iki iddia aynı anda geçerli tutulduğunda ise çelişki kaçınılmazdır; ya Tanrı’nın bilgisi insan özgürlüğünü kısıtlar, ya da özgürlük, Tanrı’nın mutlak bilgisiyle bağdaşmaz. Bu noktada “Determinizm/Kadercilik” ve “Özgür irade” arasında çözülemez bir paradoks oluşur. İmtihan fikri, ancak ve ancak insanın “gerçek bir seçim yapma yeteneğine, özgür iradeye” sahip olması durumunda anlam kazanır.
Tanrı, mutlak bilgiye sahip olduğu için imtihan başlamadan “kimin geçeceğini ve kimin kalacağını zaten bilmekte,” denilmektedir. Kişinin kendince davranması Tanrı açısından yeni bir veri değildir. Eğer Tanrı sonucu kesin olarak biliyorsa, imtihanın süreci neye hizmet edecektir? Tasarımının mutlaklığı karşısında, insanların iradesi anlamsız kalmaz mı ve önceden belirlenmiş bir sonucun uygulayıcısı olmaz mı? İmtihan, Tanrı'nın bilgisine yeni bir şey katmıyorsa (zaten bildiği için), kendini kendine ispat etme eylemi haline gelmez mi? Sonuç baştan belirlenmişse, insanı yaratmanın ve sonra da imtihan etmenin gereği var mıdır?
Savaşlar, toplu katliamlar, doğal afetler, bebek ölümleri, rastlantısal biçimde zarar gören insanların çektiği acılar yani masumların durumu karşısında ahlaki ve vicdani adaleti kim, nasıl sağlayacak? Teistlere örneğin doğuştan ağır hastalıklarla doğan bebekler hatırlatıldığında, “Onlar değil, yakınları imtihan ediliyor,” biçiminde en yaygın savunmayı yaparlar. Ebeveyni çocuğunun çektiği ızdırapla imtihan etmek çok acımasızdır ve adaletsizdir. O bebeğin günah yükü nedir ki, ızdıraplı bir hayata doğmuştur? Burada bireylerin ne bir tercihi vardır ne de sorumluluğu. Bu acılar, “başkalarının imtihanı” gerekçesiyle savunulduğunda bir çocuğun ebeveyni için araç haline getirilmesi çok ciddi, travmatik bir sorundur. Üstelik ebeveynler suçluluk duygusuyla nasıl başedeceklerdir? Birincisi, bebeğin dünyaya getirilmesine neden oldukları için, ikincisi inançsal sorgulamalarında kendilerini suçlayacak nedenler arayacaklar ve düşünce krizleri yaşayacaklardır: “Hangi günah ve hatalarımdan dolayı bunlar başıma geldi, yaşayacağım zor hayat Tanrı’ya bağışlatmam gereken günahlarımın sonucu mu, bebeğim ve biz bunu hak ediyor muyuz?”
Masumun acısı, başkasının sınavına malzeme yapıldığında, artık adil bir hayattan bahsedilemez ve savunulamaz. Bu acılar ahlaki ve ilahi imtihan olamaz, onların yaşadıkları acılar, “imtihan” kavramıyla adil biçimde gerekçelendirilemez. Bu yüzden agnostik pozisyon gevşek davranamaz ve şunu söylemelidir: Masum acısı varsa, hiçbir ibadet, hiçbir dinsel argüman adaletli olduğunu düşünmemeli.
“İmtihan” kavramı insan-merkezli, yaşam deneyimine dayanan bir anlatıdır ve Tanrı kavramının içinde, insanın anlam üretme ve adalet ihtiyacının metafizik yansımasıdır. Realitenin acımasız ve rastlantısal doğası karşısında insan zihninin ürettiği psikolojik bir hayatta kalma mekanizmasıdır, gerçekliğin mantıksız ve kabul edilemez yönleriyle başa çıkmak için yaratılmış, rasyonel olmayan bir söylemdir. Yani iman edenlerin zihnindeki soruları yatıştırmaya yönelik bir açıklamadır. Bu irrasyonel bir açıklamadır ve teolojik bir gerekçelendirme olarak görülebilir, paradoksu çözmez ancak başka dini argümalar tarafından çözüleceğini söyleyerek erteler. Yani büyük gizemi yönetilebilir ve anlaşılabilir kılma çabasında pragmatik bir denge arayışıdır.
Günlük yaşamda insanlar özgür iradeye sahip olduklarını deneyimlerken aynı zamanda ilahi adalet sistemi içinde bulunduklarını zihinsel olarak bilmek ve duygusal olarak hissetmek isterler. Ancak bu, daha çok bir dogmayı haklı göstermeye çalışan, savunmacı stratejidir. Evrende ve doğada adalet diye bir kavram yoktur, tabiat yasaları tarafsızdır. Fiziksel dünyada doğa olayları ahlaki bir pusula ile hareket etmezler. Yerkabuğu, üzerinde yaşayanların masum bir çocuk mu yoksa azılı bir katil mi olduğuna bakmadan depremde binaları yıkar.
Yukarıdaki düşünceler kelam alimlerinin teorilerine ve Cüz’i irade kavramına girmeden anlatıldı. Aşağıda, kelamcıların bu paradoksu görerek teolojik uzlaştırmaya dair fikirlerini ve Cüz’i irade kavramı ile birlikte “imtihan” meselesini ele alacağız.
Cebriye ve Mutezile mezhepleri, İslam düşünce tarihinde önemli kelam ekollerindendir. Kronolojik olarak Mutezile mezhebi, Cebriyeden önce ortaya çıkmıştır. Mutezile, İslam düşüncesinde sistematik kelam ilminin kurucuları olarak kabul edilir. Akılcılığı ve insanın özgür iradesini vurgulamışlar, insanın tam özgür iradesini olduğunu savunmuşlar ama cüz’i irade kavramını kullanmamışlardır. Cebriye ise, insanın fiillerinde zorunluluğu savunan bir ekoldür. İnsanın hiçbir iradesi olmadığını, her şeyin Tanrı’nın mutlak iradesiyle gerçekleştiğini savunur ve Mutezile’ye tepki olarak ortaya çıkmıştır.
Eş’arilik ise Mutezile’nin Tanrı’nın mutlaklığını sorgulatan aşırı akılcılığına ve Cebriye’nin determinizmine karşı bir orta yol bularak, insan iradesini “Cüz’i irade” olarak tanımlamıştır. Bu kavram, insanın sınırlı yani “cüz’i” iradesini ifade eder ve Tanrı’nın mutlak iradesi (külli irade) ile insan iradesi arasındaki dengeyi kurmaya çalışır. Mutezile’de ise "İnsanın iradesi vardır, kendi fiillerinin yaratıcısıdır" fikri ile Cebriye’de "İnsanın hiçbir iradesi yoktur” fikri arasındaki gerilim “Cüz’i irade” kavramı ile çözülmüş ve mantıksal boşluk doldurulmaya çalışılmıştır. Cüz’i irade, Tanrı’nın mutlak kudretini korurken, insanın ahlaki sorumluluğunun insiyatifi arasındaki bağlantıyı kurmak için üretilmiş bir kelam çabasıdır. "Tanrı kullarının kötülüğünü istemez, kulun kendi seçimi," demenin tek yoludur. “İmtihan” fikrini ayakta tutma ve rasyonelleştirme için gerekli minumum özgürlük alanını sağlama ve realiteyi farklı yorumlama girişimidir. Bağlantıyı kurar gibi görünür ama yapının iç gerilimini ortadan kaldırmaz.
Tanrı her şeye kadirken insan davranışlarından nasıl sorumlu tutulabilir? İşte burada tutarlı bir cevap verebilmek için Cüz’i irade kavramı ortaya atılmıştır. Külli irade, Tanrı’ın evren üzerindeki mutlak hakimiyetini ifade ederken, Cüz’i irade, insanın kendi eylemlerinde sorumlu tutulmasını sağlar.
"Cüz'i irade" kavramı, İslam düşüncesinde, özellikle Eş'arilik ve Maturidilik gibi kelam ekollerinde tartışılan, insanın sınırlı iradesini ifade eden bir terimdir. Bu kavramın kökeni, 9. ve 10. yüzyıllarda İslam kelamının geliştiği dönemlere dayanır. Cüz’i irade, Kur’an’ın açık öğretisi değildir. Evrendeki her şey Tanrı’ın külli iradesiyle olur; yağmurun yağması, güneşin doğması, canlıların yaratılması… İnsan ise, Tanrı’ın kendisine verdiği Cüz’i iradeyle seçim yapabilir, fiillerinde de serbesttir, iyi veya kötü davranışlarda bulunabilir, yemek yemeyi seçebilir veya oruç tutmayı tercih edebilir; bunlar Cüz’i iradesiyle yaptığı seçimlerdir. Eşa’ri şöyle açıklar: Tanrı'ın her şeye gücü yeter ve her şeyi o yaratır. Tanrı'nın insanın iradesine müdahale etmemesi, "gücünün yetmemesi" değil, koyduğu "imtihan yasası" gereği o alanı insana sınırlı bir özgürlük alanı tahsis etmiştir. Cüz’i irade olmasaydı yetkiyi veren Tanrı’nın, sonuçtan ahlaken sorumluluğu olurdu, insanın değil. Eğer Tanrı her şeyi bilir, belirler ve kudreti sınırsızsa, insanın özgürlüğü ve sorumluluğu nasıl açıklanır? İşte kelamcılar, insana sınırlı bir seçim hakkı (cüz’i irade) tanındığını, bu yüzden sorumlu tutulduğunu ileri sürerler. Bu yaklaşım, Tanrı’nın mutlak kudreti ve kader ile insanın sorumluluğu arasındaki çelişkiyi çözmeye yönelik bir uzlaştırma girişimidir. İnsan özgürlüğünü tamamen reddetmek toplumsal ve ahlaki açıdan sorunlu olacağı için, sınırlı bir özgürlük alanı tanımlanır. Cüz'i irade, imtihan fikrine bir anlam yüklemenin yoludur. Aksi takdirde insanın "tercihi" gerçek bir alternatif içermediği imtihan anlamsız kalacaktır, çünkü sonuç zaten bellidir ve kişinin kontrolünde değildir.
Eleştirel olarak bakıldığında eğer mutlak bir tanrı tanımı yapıyorsanız (her şeyi bilen, her şeyi yaratan, zamanın dışında olan), bu tanımın yanında "tamamen bağımsız" bir insan iradesi konumlandırmak matematiksel olarak zordur. Ancak dini sistemin işleyebilmesi, ödül ve ceza için bu kavramın varlığı zorunludur. Rasyonel düzlemde "Hala neden özgürüm?" sorusuna tam bir cevap vermekten ziyade, "Tanrı neden sorumlu değildir?" sorusuna yanıt üretir. Yani bu ilke, kulun özgürlüğünü kanıtlamaktan çok, Tanrı'nın adaletini korumayı amaçlar. Gerçek özgürlük, Tanrı’nın mutlak bilgisiyle bağdaşmaz. Eğer Tanrı geleceği biliyorsa, insanın seçimleri önceden belirlenmişse “imtihan” kavramı bir yanılsama olabilir. Cüz’i irade, bireyin sorumluluğunu ve imtihanı anlamlı kılmak ve vurgulamak için işlevsel bir fikir olarak yapılandırılmıştır. Toplumsal düzeni sağlamaya yardımcı olurken ve insanlar yaptıklarının hesabını vereceklerini düşünmelerini sağlar. Ancak bu, felsefi ve mantıksal düzeyde özgürlük sorununu çözmez.
Agnostik bakış açısından bu tür kavramlar, Tanrı’nın mutlaklığı ile insan deneyimini bağdaştırmaya yönelik teolojik yapılardır. Yani daha çok “inananların zihnini rahatlatan” açıklamalardır. Gerçek özgürlük, mutlak yaratıcı fikriyle bağdaşmaz. Çünkü mutlak yaratıcı, her eylemin hem sebebi hem sonucu olur. Tanrı mutlak yaratıcı olarak kabul edilirse Cüz’i irade kavramı gerçek bir çözüm değil, bir yol bulma çabasıdır. Daha çok ahlaki düzeni sağlamak ve imtihan fikrini korumak için geliştirilmiş bir düşünce aracıdır ama felsefi düzeyde tutarlı değildir.
Eş'ari ekolünün Kesb (sahiplenme, kazanım) teorisinde, İslam düşünce tarihinde eleştiriye çok açık kavramlardan biridir. "Niyet kuldan, yaratmak Tanrı’dan" formülünde, rasyonel bir düzlemde irade ve yönelişin insana, fiilin yaratılmasının ise Tanrı’a ait olduğu anlatılır. Yani Kesb, insanın fiile yönelip onu sahiplenmesi ama yaratıcı olmaması demektir. Fiilin varlık kazanması yani gerçekleşmesi Tanrı’ya aittir. “İnsan, kendi iradesiyle yöneldiği fiilin sahibi ve sorumlusudur ama yaratıcısı değildir,” der.
Eş‘ari ise “Tanrı’nın bilgisi kaderi belirlemez, sonucu ve geleceği sadece bilir ama senin iradeni zorlamaz, sen Cüz’i iradeni kullanarak yönelirsin,” diyerek özgürlüğü korumaya çalışır. Mantıksal olarak tatmin edici değil çünkü sonuç olacağı zaten sabitlenmiş oluyor bu da özgürlüğü sınırlıyor. “Tanrı, senin hangi fiile yöneleceğini, ‘niyetin’ hem ezelden bilir, hem de gelecekte yaratır. Tanrı’nın bir şeyi bilmesi, o şeyin öyle olmasını zorunlu kılmaz.” Eş‘ari bunu Tanrı’ın ezeli bilgisine bağlıyor ve Tanrı’nın mutlak kudretini korurken yani “hiçbir fiil O’nun yaratması dışında olamaz,” derken insanın yükümlülüğünü korumayı amaçlıyor ki kul günah işlediğinde sorumlu tutulabilsin. İşte bu ikisini uzlaştırmak için “kesb” kavramını ortaya koymuştur. Bu görüşe göre Tanrı zamanın dışındadır. İnsan açısından seçimin sonucu gelecekte gerçekleşir; Tanrı açısından ise zaman dışıdır. O yüzden “önceden bilme” ifadesi aslında bizim zaman algımıza göre söylenmiş bir şeydir. O'nun için "gelecek" yoktur, "ezeli bir şimdi" vardır. Kulun neyi seçeceğini önceden görmesi, kulun o seçimi yapma özgürlüğünü elinden almaz. “Tanrı bildiği için sen yapmıyorsun, sen yapacağın için Tanrı biliyor” ilkesidir. Bu teori açıklayıcı olmaktan çok, özgür irade ile Tanrı'ın her şeyi kuşatan bilgisi arasındaki çelişkiyi çözmek için “teolojik ikna edici bir orta yol” dengesi kuruyor. Tanrı’nın mutlaklığına halel getirmeden insanı sorumlu tutuyor. Burada “zaman” kavramının muğlak ve anlaşılmaz bırakıldığını görüyoruz. “Tanrı, zamanın dışındadır,” söyleminde teologların ve teistlerin böylesi kesin bilgiye nasıl ulaştıkları da ayrı bir düşünme konusudur.
Eğer Tanrı kesin olarak biliyorsa, kulun başka bir ihtimali seçme şansı yoktur. Bir şeyin "bilinebilir" olması için o şeyin "belirli" olması gerekir. Bilinen eylem (malum), Tanrı’nın bilgisinden farklı gerçekleşebilir mi? Eğer benim 20 yıl sonra ne yapacağım bugün Tanrı katında "malum" (bilinen) ise, o eylem zaten sabitlenmiş demektir. Sabitlenmiş bir eylemde "değiştirme gücü" (alternatif imkan) yoksa, buna özgürlük denebilir mi? Kul, Tanrı'ın bildiğinin aksini seçme gücüne sahip midir? Eğer seçebilseydi Tanrı yanılmış olurdu. O halde kulun önünde tek bir yol (bilinen yol) vardır. Tanrı kulun 20 yıl sonrasını biliyorsa “belirlenmişlik” vardır ve kul kendi belirlediği durumu seçtiğini zannetse de 20 yıl sonrasında bilinen durum kesinlikle gerçekleşeşecektir.
Kelamcılar, insana sorumluluk vermek ve Tanrı'ı "fail" olmaktan çıkarıp "bilen" konumuna çekmek için bu ilkeyi kullanmışlardır.
Eş'ari, insanın niyetini fiziksel dünyadan izole bir "tercih" gibi konumlandırıyor. Ancak modern nörobilim ve felsefi materyalizm şunu sorar ve söyler: Düşünmek ve niyet etmek de fiziksel bir süreç değil midir? Eğer taşın havada süzülmesi için gereken fiziksel yasaları Tanrı yaratıyorsa, taşı atamaya "niyet" sırasında beyindeki nöronların ateşlenmesini, sinaptik bağların kurulmasını kim yaratıyor? Eş’ari, "niyet"i adeta fiziksel dünyanın dışından gelen, bedene komut veren metafiziksel bir "tercih" gibi görüyor, "metafizik bir niyet" ile "fiziksel bir eylem" arasında hayali bir sınır çiziyor. Ancak modern bilim bu sınırı yok sayar; çünkü niyetin kendisi de bir eylemdir ve beynin prefrontal korteksinde oluşan fiziksel bir çıktıdır. Eğer niyet fiziksel bir süreçse ve fiziksel yasaları Tanrı yaratıyorsa; Tanrı sadece "eylemi" değil, "niyeti" de bizzat yaratmış olur. Bu durumda Eş’ari’nin "Niyet kuldan, yaratmak Tanrı’dan," ayrımı anlamsızlaşır. Çünkü "niyet" de aslında Tanrı’nın yarattığı fiziksel bir eylem yani nöron aktivitesi haline gelir.
Hayattaki acı ve kötülük, biyolojik rastlantıların, fiziksel yasaların, toplumsal ve tabiatın diyalektiğinin sonucudur. Bunların rasyonel realitede sıradan durumlardır. İmtihan inancı, bu sıradanlığı reddeder ve olaya “gizli bir ilahi amaç" atfeder. Bu, metafizik sığınma hali “bilişsel rahatlama” ve zorluklarla başa çıkma aracı olarak işlev görse de, “eleştirel sorgulamayı” engeller, rasyonel çözüm yollarını (bilimsel, sosyal, politik) arama motivasyonunu azaltır ve insanı “irreal prensiplere” sığınmaya teşvik eder. Acıyı ve kötülüğü gerekçelendirerek ilahi bir amaca hizmet ettiğini düşünerek insan zihnini rahatlatırken “mantıksal tutarlılıktan” feragat eder. Bu durum gerçekçi çözüm arayışlarını azaltan zihinsel tembelliğe yol açmış ve yüzyıllar boyu değişmeden de kalabilmiştir. Teologların teorileri bu absürditeye karşı önümüze konulan dinsel araçlardan başka bir şey değildir.
Burada teistlerin evrenin varlığı, insanın yaratılışına ve kötülük problemine dair görüşlerine girmedik. Teistlere göre: Tanrı özünde iyi ve şefkatlidir ama insanın Tanrı’yı ve hayatı tanımasının bir yolu olarak kötülüğü de, acıyı da yaratarak imtihan için gerekli ortamı hazırlamıştır. Dünya bir sahne, insanlar geçici oyunculardır, asıl olan öteki dünyadır söylemi, hayal kırgınlıklarının getireceği öfke, çöküntü, sıkıntının boşa gitmeyeceği ve başka bir boyutta da olsa sonradan verilen ödül ile haksızlığın ortadan kaldırıcağını savunurlar. Yaşamı ahiretin devamı gibi görürler ve dünyevi gerçeklerin ahiretin evreninde düzeltileceğini vaadine inanırlar. “Cehennem–cennet olmasa, hastalık, kötülük ve acı olmasa iyiliğin ve huzurun kıymetini nasıl bilinirdi, dünya ne olurdu, zorluklar ve acı ruhu olgunlaştırır,” derler. “Tanrı’nın hikmeti vardır, biz anlayamayız,” görüşü ile tüm rasyonel sorgulamayı iptal ettiklerinin farkına da varmazlar.
“Bu dünya adil olmak zorunda değil; asıl adalet ahirettedir,” savunması farkında olmadan imtihan kavramının içini boşaltır. Çünkü adil olmayan bir zeminde yapılan sınav, sonucu ne olursa olsun adil olamaz. Başlangıcı ve süreci adil olmayan bir değerlendirme, sonradan verilecek ödül ya da ceza ile ahlaklı hale gelmez. “Ahirette telafi edilir”, inancı adaletsizliği ortadan kaldırmaz; yalnızca üzerini örter. Bir çocuğa sebepsiz yere acı çektirip sonra hediye vermek, o kişiyi adil yapmaz. Çünkü dünya adil değilse, yöntem adil değilse sonuca nasıl “adil” deniyor. Bu durumda “adil” kelimesi İnsan ahlakıyla bağını koparır. Dini argüman yine şunu der: “Dünya zaten adil olmak zorunda değildir, asıl adalet ahirettedir." Peki, eğer dünya adil olmak zorunda değilse, imtihan da adil olmak zorunda değildir. Bu bir mantık kuralıdır: Adil olmayan bir zeminde, adil bir değerlendirme yapılamaz. Dolayısıyla teist şunu kabul etmiş olur: İmtihan adil değilse sorumluluk çöker, adalet olgusu yok olur, eşitlik kaybolur, orantı olmaz, değerler aşınır, haklı–haksız, iyi-kötü ayrımı ortadan kalkar. O halde insan neden sonuçtan sorumlu tutulsun ki? Dolayısıyla bu savunma teistleri haklı çıkarmaz.
“Herkes hak ettiğini alıyor mu, bana bu dünyadan bahset ey fani!” diye teiste sormak lazım.
Teistik düşünce, imtihanın Tanrı için değil, insan için olduğunu söyler: Tanrı sonucu bilir; insan bilmez. Eğer test sadece insanın öğrenmesi içinse, Tanrı’nın bu deneyime neden ihtiyaç duyduğu açıklanamıyor, çünkü Tanrı sonucu biliyor. Tanrı için deneyim zaten bildiği için bilgi olmamalıdır, her şeyi bildiği için bilir. Dolayısıyla, evren, Tanrı için bilgisel bir kazanç sağlamaz. Zaten hiçbir şeye, hiçbir ek bilgiye ihtiyaç duymayan Tanrı insana niçin gereksinme duysun ki? Evren başka bir şey için mi yaratılmıştır, ya da ne için yaratılmıştır, işte burada “bilinmezde” kalır?
Sonuçta teologların ve teistlerin imtihan kavramına getirdikleri açıklamaların hiçbiri dünyadaki adaletsizliği, ağır hastalıklarla doğan bebeklerin ve yakınlarının acılarını, çocuk istismarının, işkencelerin bıraktığı yaraları ve zulmü gidermez yani acının gerçekliğini değiştirmez aksine tesbit eder. Savaşlarda ölen milyonlar, doğal felaketler sonucu veya erken ölümler gibi olaylarda masumların, çocukların, yaşlıların çektiği acılar, “bireysel irade imtihanı” olarak açıklanamaz. Dünyanın acısının, ahirette telafisi mümkün mü, sorusunu cevaplamaz? “Sadece erteler ve inaçlı insanlar için tolere edilebilir hale getirir,” demek de doğru mu; sonuçta onlar da insan, dünya dışı bireyler değiller.
Halihazırdaki mevcut işleyişin yürüdüğü hissi ve inancıyla “üst insandan” (Nietsche) çok uzak bir dünyanın devamı eksikliklerle, zayıflıklarla, despotlukla, sıkışmışlıkla bir “düzen” adı altında sağlanıyor ya da biz bu oluşumu/kaosu düzen zannediyoruz.
Son olarak agnostik pozisyonda şunu diyebiliriz: Anlatılan Tanrı modeli insan zihninin projeksiyonudur. Evren, Tanrı’nın değil ancak insanın Tanrı anlayışının projeksiyonu olabilir. Yani, insan anlam arar, anlamı evrene yayar, evreni sanki özel bir niyete sahipmiş gibi okur. Bu durumda, evren Tanrı’nın projeksiyonu değil, insan evreni Tanrı’nın projeksiyonu gibi anlamak istemiştir. Yani anlatı Tanrı’dan çok insana aittir ve Tanrı kavramı, insanın anlam ve adalet ihtiyacının metafizik yansımasıdır; evrenin acı dolu yapısını açıklamaktan çok, insanın evrenin karşısında anşam ve adalet arayışını sembolize eder.
Albert Camus ile bitirelim: “Gerçek şu ki, dünya bizim anlam ihtiyacımıza yanıt vermeyen, iyi ya da kötü her şeyin mümkün olduğu bir yerdir. Dahası, sandığımız kadar önemli değilizdir.”
Kaynaklar:
https://islamansiklopedisi.org.tr/ (çeşitli maddeler)
https://ansiklopedi.tubitak.gov.tr/ (çeşitli maddeler)
https://tr.wikipedia.org/ (çeşitli maddeler)
https://www.matematiksel.org/albert-camus-ve-absurdizm-hayatin-bir-anlami-var-mi/
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder