Bilim-kurgu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Bilim-kurgu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Ocak 2023 Cumartesi

GÜVENLİK DUVARI (ÖYKÜ/BİLİM-KURGU)

Bir sivrisinek, mışıl mışıl uyuyan Bay Tar’ın ensesine kondu. İğnesini özenle ve rahatsızlık vermeden en derine batırıp gövdesini kan ile doldurdu. İşi bitince de geldiği gibi sessizce odanın bir köşesinde duran minik ışıkların yandığı cihaza doğru uçtu. Cam gibi parlak yüzeye konup, ortasından bulunan işaretli noktaya emdiği bütün kanı boşalttı. Cihaz mikro motorlarını ve işlemcilerini kanın akışıyla birlikte harekete geçirdi. Bay Tar'ın kan tahlili yapılıyordu. Sivrisinek havalanarak cihazın kenarındaki özel bölmeye girdi ve kendini park etti. Bu kez yanındaki bölmenin kapağı açıldı ve pembe renkli bir sivrisinek Bay Tar’ın karısına doğru aynı işlemleri yapmak üzere uçuşa geçti.

Sabah saat altı buçukta bu kez 'Zinde Uyandırma Servisi' robot sivrisinekleri harekete geçti; her ikisini de alınlarının ortasından zerk ettiği özel zindelik sıvısıyla uyandırdı. Bay Tar, "Günaydın" dedi karısına gülümseyerek.

Kadın "uykum var" diye karşılık verdi açamadığı gözleriyle.

"Uykun mu var?" diye mırıldandı Bay Tar. Hemen başını tavandaki ekrana çevirip uyku süresince yapılan işlemleri inceledi. Listenin en sonundaki 'Zinde Uyandırma Servisi' sivrisinek robotlarının model ve yazılım sürümlerinin güncellenmesi gerektiğini karısının her zamanki gibi ihmal ettiği görünce: "Hayatım onları değiştirmeni öneririm, bak şu anda kendimi mükemmel hissediyorum. Hem şu güncelleme işini neden otomatiğe almıyorsun da kendini yoruyorsun?"

"Galiba haklısın sevgilim," dedi kadın.

Kan değerlerine göz atan Bay Tar bugün neler yemesi gerektiğini, moral seviyesinin düşmemesi gereken alt sınırı, atacağı adım sayısına kadar detayları öğrendi.

Bay Tar'ın işe gitme vakti gelmişti. Arabasına yaklaştığında kapısı otomatik olarak açıldı. Koltuğuna oturunca çeşitli yüzeyler hafif sesler çıkararak açıldı, şekil değiştirdi, panelleri aydınlandı. Araç "Günaydın efendim" diye karşıladı. "Güzergâh iş adresi mi efendim?" Araç onay sözü beklerken Bay Tar elindeki iletişim cihazını karıştırıyordu. "Güzergâh iş adresi mi efendim?" diye nazikçe tekrar seslendi.

"Ha evet, evet…"

Araç büyük bir hızla yerinden fırladı… Kentin yüksek kesimlerinde oturan Bay Tar 12 dakika sonra iş kulesinin kapısında olacaktı. Yolda giderken her zamanki gibi aşağıları izlemek çok hoşuna gitti.

Aynı mimari stildeki binlerce dev kulelerden oluşmuş ülkenin merkezinde Başkanlık Sarayı ve Ülke Bilgisayarı'nın bulunduğu 900 katlı kule bulunuyordu. Ana kulenin çevresine dizilmiş altı tane 875 katlı kule ile onları da çevreleyen ve yüksekliği azalan kulelerle yer seviyesine kadar inen bir mimari sisteme sahipti şehir. Bütün kuleler merkez kule ile birlikte kendi aralarında bağlantı tünellerine ve yollarına sahipti. Bağlantılar her 100 katta farklı yönlere doğru düzenli bir ağ oluşturuyordu. Ülke uzaktan adeta yekpare tepeyi andıran görünüme sahipti.

Bay Tar aracına park ayarına geçmesini söylerken iletişim cihazı 'Kişisel Güvenlik Duvarı'nı açmadığı için onu uyardı. Otomatik olarak açılmadığı için biraz söylendi. 'Kişisel Güvenlik Duvarı' çok özel kıyafetlere yerleştirilmiş donanım ve yazılımlardan oluşan bir sistemdi. İnsanı güneşin zararlı ışınlarından, radyoaktiviteden, havadaki mikrop ve virüslerden, yapay sinyallerden, sert darbelerden koruduğu gibi aynı zamanda donanıma ait yazılımları da zararlı kodlardan koruyan bir kalkandı. Bu arada arabası çoktan zeminin altına alınmıştı bile…

Asansöre bindiğinde kişisel cihazlarıyla iletişim halinde onlarca insanla karşılaştı. Ellerindeki yahut gözlük ya da lens olarak takılmış cihazlar birbirlerine otomatik olarak 'Günaydın' mesajları gönderdiler. Hemen hepside gelen mesajları sahiplerinin programladıkları gibi anında sildiler.

Bay Tar'ın iletişim cihazına bir uyarı sinyali geldi. Cihaz 'Kişisel Güvenlik Duvarı'nın ağız yolunda bir virüsü etkisiz hale getirdiğini bildiriyordu. "Alfa8012 türü grip virüsü başarıyla engellendi." Altında da "Güvenlik Duvarı yazılımını yeni sürümle güncel tutmaya devam edin," yazıyordu.

Bay Tar, "Eskiden insanlar böylesi akıllı cihazlar, akıllı yazılımlar olmadan nasıl yaşıyorlardı" diye düşündü. Kendisinin o dönemlerde yaşamadığı için ne kadar şanslı ve avantajlı olduğunu hissini bir kez daha yaşadı. "Bir yerlerde okumuştum cep telefonları yaygınlaştığında da insanlar aynı şeyleri hissetmişler ve seyyar telefonları olmadığı zamanları yaşanması çok zor dönemler olarak algılamışlar."

İşyerinin bulunduğu kata yakın Bay Tar, "Bu sabah Tük kahvesi içmek istiyorum," diye sekreterine mesaj gönderdi. Binanın diğer tarafındaki sekreteri içecekler arasında Türk kahvesi aradı; tabii kendisi değil; erzak ambarı servisinden yararlanarak. Olmadığını öğrenince 'Satın al' sitesinden hemen siparişini verdi. Daha Bay Tar gelmeden Türk Kahvesi paket halinde erzak dolabına girmişti bile. Fakat sekreter bu kahvenin nasıl yapılacağını bilmediğinden 'Bilumum İşler Tedarik Servisi'ni arayarak yardım istedi. Bay Tar daha bürosuna daha girmeden cezve, kaşık, kahve fincanı gibi gerekli malzemeler sekreter masasının arkasındaki dolaba çabucak ulaştırılmıştı. Bir Türk internet sitesinden indirdiği 'Kolayca Türk kahvesi Yap' adlı yazılımı içecek robotu veritabanına ekleyip bekledi, az sonra Türk kahvesi hazırdı. Sekreter kahveyi kendi elleriyle servis yaptı. Çünkü yazılımın 'Nazik uyarılar' bölümünde 'Türk Kahvesinin' mekanik ulaştırma ya da robotlar tarafından ikram edilmemesi gerektiğini mümkünse eski geleneklere uygun olarak el ile servis edilmesinin uygun olacağı tavsiye ediliyordu.

Bay Tar bir yatırım danışmanıydı. İşleri her zamanki gibi çok yoğundu. Zamanının bir kısmı tabii ki yatırımlar, görüşmeler, değerli kâğıtlar, almak, satmak gibi işlerle ilgiliydi; diğer bir kısmı ise hayatı kolaylaştırdığını düşündüğü ve mutlaka sahip olunması gereken cihaz ve yazılımları takip etmek, incelemek ve araştırmak ve tabii ki onları satın almaktı.

Birkaç saat sonra başını iş ekranlarından ayırıp diğer tarafa döndü ve 'Yaşam Ekranı'na göz attı. Gelen mesajlar yine bir sürü gelişkin cihaza ilişkin bilgileri içeriyordu. İşte bunlardan birisi şöyle diyordu: "Mükemmel rüya ayarlayıcı… Bizim lenslerimiz gözlerinizi günün yorgunluğunu gidermekle kalmaz, yeni sürümde istemediğiniz rüyaları üstelik güçlü güvenlik duvarı ile engelleyebilirsiniz de… Ayrıca beş mükemmel rüyanın demosunu da izleme imkânı size sunuyoruz. Bizi seçin…" Rüya demoları çok ilgisini çekmişti, en pahalısından en ucuzuna doğru tek tek incelemeye başladı. Mükemmel tasarımlar, sunumlar vardı, en pahalılarından birkaçını işaretledi.  

Bay Tar lenslerle ilgilenirken içeriye sekreteri girdi. "Efendim genel e-posta adresimize sıra dışı bir mesaj geldi," dedi.

"Nereden?" diye sordu Bay Tar kafasını ekrandan kaldırmadan.

"Tabon'dan efendim."

"Tabon…" diye şaşkınlıkla tekrarlayarak sekreterine baktı. "Tabon… Böyle bir istasyon duymadım, yeni bir yerleşkesi mi? Sen duydun mu?"

Sekreter nasıl söyleyeceğini bilmemenin sıkıntısıyla: "Tabon dünya dışı değilmiş efendim," dedi. "Bir yerleşke de değilmiş!"

"Eee, ne o zaman?"

"Bir ülke, yeryüzünde bir ülke…"

"Tabon!" dedi şaşkınlıkla sonra ciddileşerek söylendi: "Ülkemiz dışındaki topluluklara ait bilgilerin gereksiz ve faydasız olduğunu üstelik pek hoş karşılanmadığını sen de biliyorsun. Böylesi detaylar halkımız arasındaki iletişim uyumunu ve çalışma hevesini azaltıyor… Hem mesaj çok tehlikeli virüsler içerebilir."

"Kontrol ettim efendim mesaj temiz."

Bay Tar sekreterine çok saygı duyduğu ve ne yaptığını bilen birisi olarak tanıdığından, "Hem… Tabon'un dünya içerisinde bir yerleşke olduğu bilgisine nasıl ulaştın?" diye sordu ve devam etmesini istedi.

"Bu durum oldukça ilgimi çekti, ben de Ülke Bilgisayarı'ndan yardım istedim. Onlarda 'Bilgiye Ulaşma Seviye Kontrolü' yaptılar ve bu konunun 'Yoğun Bilgilenmeye İzin Verilebilir," olduğuna karar verip beni resmi ama arkaik bir internet sitesine yönlendirdiler…" Sekreter devam etti: "Orada gördüm ki Tabon bir Afrika ülkesi. Ülke hakkında başka bir bilgiye de ulaşamadım efendim."

"Bizim dışımızda insanların yaşadığını duymuştuk ama onlara ve yaşamlarına ait detaylar ile ilgilenmiyoruz. Bilgimizi, sermayemizi ve olanaklarımızı her zaman kendi çıkarlarımız için kullanmak en doğru ve en güvenli ilkedir."

"Biliyorum efendim."

"Peki, bu mesaj Ülke Güvenlik Duvarı'nı nasıl aşmış? Nasıl bilgisayarlarımıza ulaşmasına izin verilmiş."

"Zannederim o bölge yerleşkeleri çok ilkel bir ağ erişim protokolü kullanıyorlar. Güvenlik duvarımız dünyada artık öyle bir erişim yöntemi olabileceğini düşünmediğinden atlamış olmalı."

"Tanrım hangi çağda yaşıyoruz," diyerek kaygıyla söylendi. "Peki, kim göndermiş?"

"Bir çocuk hem resmini de eklemiş." Sekreter ekranı işaret ederek, "Bakmak ister misiniz efendim?"

Bay Tar acele etmeden ilgili pencereyi ilgisizce açtı ve okudu. Mesaj kısaydı: "Merhaba, iyi günler efendim." Altında zayıf, çelimsiz ama sevimli, gülen bir zenci çocuk fotoğrafı görülüyordu. "Ne bu şimdi?" diyerek hoşnutsuzca çıkıştı.

"Zannederim iletişim kurmaya çalışıyorlar. Cevap yazacak mıyız efendim? Çünkü 'Ülke Güvenlik Duvarı' üç dakika içerisinde bizden bir talep gelmezse o adresle iletişimi ebediyen engelleyeceğini bildirdi."

"Hayır, tabii ki yazmayacağız! Biz işimize bakalım."

"Peki efendim."

"Ha unutmadan şu rüya ayarlayıcı lenslerden denedin mi hiç?"

"Denemedim efendim, çok pahalı."

"Hemen iki tane sipariş ver, karıma da sürpriz olsun."

"Peki..."

 Ekranındaki mesajın kendiliğinden silinmesini beklemeden kapattı.

TOHUM (ÖYKÜ/BİLİM-KURGU)

        Yüzey dümdüzdü, hayal edilemeyecek kadar geniş ve pürüzsüz. Göz kamaştırıcı beyazlık, uçuk pembenin, sarının, mavinin hafif geçişleriyle sonsuza değin uzanıyordu. Boşluk değildi, hayal değildi... Nesneler vardı ve onlarla atmosfer daha da uyumlu ve çok güzeldi. Yavaşça salınıp duran nesneler; yukarıya, aşağıya, sağa, sola… Havada asılı kalmış dev su damlaları gibi ağır ağır süzülüp dalgalanan...

İnsanların alışık olmadığı ölçülerde devasa ve tuhaf görünüşlü şeylerdi. Bildik yaşam biçimleriyle karşılaştırılacak şeyler değillerdi ve tecrübelerimizin dışındaki dünyalara ait varlıklardı. Her birisi onlarca kilometre yükseklikte, kilometrelerce genişlikte; gözü, kulağı, kolu, bacağı olmayan, sanki şeffaf, ışıklar yayan dev boyuttaki mikro hayvancıkları andırıyorlardı.

İncecik çıngırak sesleri yayıyorlardı yüzeye; öyle derinden, bazen melodik. Bu çıkarabildikleri tek sesti.

Düşünme ve iletişim esnasında nesneler parlak mavimsi ışıklar yayıyorlar, sürekli ışıldıyorlardı. Işık yaymayan nesne yoktu, onların dünyasında var olamazdı da zaten. Işıklar kimi zaman belli noktalardan doğarak hızla tüm gövdelerine yayılıyor, kimi zaman parlaklığı değişen farklı şekillerle azalarak birkaç noktada toplanıyor sonra tekrar dalga dalga yayılmaya başlıyordu. Bazen bir nesneden diğerine ışık akımı başlıyor, ışıklı gösteri tüm yüzeye ve tüm nesnelere aynı anda aniden yayılabiliyordu.

Parlak derilerinin altında milyarlarca ipliksi sinir yapısının arasında çok açık, pembe renkli bir sıvının akışı sezilebiliyordu. Hafifçe sarıya kayan daha parlak bir bölge ise nesnelerin beyniydi ve gövdenin yarısından fazlasına yayılmıştı. Bundan başka da hareketi hissedilebilen bir organ gözükmüyordu.

......

Beyinlerini tamamına yakın bir kapasite ile kullanabilen milyonlarca nesne...

İçinde yaşadıkları evrenin memnuniyetle parçası olmuş üst nesneler...

......

Şaşırtıcı bir şey oldu: Milyonlarcası aynı anda uzaklık farklarına rağmen aynı anda çok hafif bir rüzgâr esintisi hissettiler. Nereden geldiğini bilemedikleri bu tatlı esinti bildik dünyalarını hiç tatmadıkları duygularla doldurdu bir anda onları. Bir başkalık ve bir değişim, bir hareketlenme seziyorlardı.

Bütün nesneler her zamankinden gitgide daha hızlı salınmaya başlamışlar hatta bazıları dans eder gibi hal aldılar. Bu taşkın bir sevinç gösterisiydi onlar için ama yine de öyle aheste ve acelesiz idiler ki. Belli belirsiz renk değiştirenler bile vardı. Renk değiştirme kodunu iki milyar yıldır kullanmadıklarına dair bilgi aktarıldı her birinden diğerine. Çok hoşlarına giden ve yeni hazları içeren harikulade bir durum yaşıyorlardı.

Bir sonbahar yaprağını bile yerinden kıpırdatamayacak kadar küçük bir esintinin varlığı, istekleri ve iradeleri dışından bir güç ile karşılaşma aşamasında olduklarını işaret ediyordu.

Milyarlarca yıl bekledikleri şey gerçekleşmeye mi başlıyordu yoksa?

Kendi aşamalarının imkan verdiği her bilgiye ulaşmıştı bu nesneler. Gelişim ve değişim meşakkatli, sancılı, yavaş olmuştu, milyarlarca yıl almıştı ama başarmışlardı sonunda. Üst nesne olmanın keyfini sürerlerken, akıllı, hoşgörülü, sakin ve gururlu varlıklardı.

Nesneler yedi milyar yaşındaydılar. Dört milyar yıl boyunca maddeselliği yoğun bir yaşam sürmüşler,  son üç milyar yıl boyunca da edindikleri bilgileri düşünsel ve düşsel bir yaşam sürecine dönüştürmüşlerdi. Kendi dünyalarını hatta evrenlerini kendi içlerinde yaratma yolunu seçmişler, her biri beyinlerinde mükemmel evren modelleri tasarlama telaşı ve iradesi ortaya koymuşlardı.

Birbirleriyle düşünce aktarımı yoluyla iletişim kuruyorlardı. Özgün yeni kodlar hemen diğerlerine iletilmekteydi. Beyinlerinde sakladıkları kod sayısı kırk dokuz haneliydi ve kodların diziliş sırası her birinde farklıydı. Ama bu anlaşabilmelerinde ve kendilerini daha da geliştirebilmelerine engel olan bir durum değildi. Doğruyu bulmak için bütün bireyler üretime katılıyor, birbirleriyle iletişim kurarak bilgiye ortak oluyorlardı. Bazı sorunlar ancak böyle çok boyutlu, çok katılımlı çözüme kavuşturulabiliyordu çünkü. Bundan iki milyar yıl önce nesneler şu kararı almışlardı: "Bir düşünce kodu yanlış ve de uygunsuz da olsa tartışılacak, doğruluğu test edilecek ve geçmiş tüm kodların ışığında değerlendirilerek ortak koda bağlanacak, evrensel davranışa sunulacaktır."

Düşünce alışverişleri öyle yoğun ve derindi ki yavaş devinimlerinin gerisinde milyarlarca kod akmaktaydı birbirlerine. Yaşamlarının son noktasına kadar da devam edecekti bu gizemli ve görünmez faaliyetleri.

Nesneler esintiye kendilerini bırakmışken aynı anda durdular.

Belirli nokta etrafında büyük bir hızla dizilip iç içe milyonlarca çember oluşturdular. Çemberin ortasında çok farklı, çok küçük bir nesne duruyordu. Evet...

"Atmosferimize misafir nesne gelmiştir," bilgisi iletildi ışıktan da hızlı.

Beyin bölgeleri parlak turuncuya dönerken hızlı hızlı dairesel ışık atımları yayıyorlardı.

Sessizce bekleştiler...

Kaynağını bilemedikleri bir ileti ile irkildiler. Dış ses şöyle seslendi: "Kaynağı gizli boyuttan atmosferinize HU5 grubundan bir tohum gönderilmiştir. Başlangıç maddeciği...

"Nasıl bir başlangıç?" diye karşılık verdi nesneler.

Dış ses: "Beyin kapasiteniz ve kod sayınız, tohumun atmosferinize gelişiyle tamamlanıyor. Biliyoruz ki sizler 'Atmosferinizi koruyarak' kapasitenizin yüzde doksan dokuzunu kullanabilen yetkin nesne seviyesine ulaştınız. Beyninizin geri kalan yüzde birlik kısmını kullanamayacağınızın ve bu kısmın kendi boyutunuzda çözülmezliğinin farkında olmalısınız. Ve şimdi sona yaklaşıyoruz memnun duygularla yerinizi bu tohuma bırakacaksınız.

Nesneler: "Diğer boyutlarda çözebilme şansımız var mıdır ve hem nereye gidiyoruz?"

"Her beyinde var olan bu kısım ancak en üst düzey varlık bilgilerini taşır. Bunu kimsenin çözebileceğini düşünmüyoruz, hatta bir bilenin olduğunu da düşünmüyoruz. Bu, beyin sahibinin iradesi ve boyutu dışındaki nedenlere dayanmaktadır. Nereye gideceğinize gelince: Başlangıçlar ve bitişler vardır atmosferinizde, geçeceğiniz boyutta ise yalnızca başlangıçlar."

Dış sesin sözleri çok hoşlarına gitmişti nesnelerin. Tanışacakları, değerlendirecekleri, bağlantılar kuracakları değerli bilgiler potansiyeline kapıların açılmasına çok sevinmişlerdi. "Düşünmüyoruz derken yalnızca kendinizi değil kendi evreninizdeki herkesi kastettiğinizi anlıyoruz ve bize seslenenin bir nesne değil herkes olduğunu düşünüyoruz. Sizlerde bizler gibi benzer süreçlerden geçmiş olmalısınız."

"Evet."

"Tohumun nereden ve nasıl gönderildiğini bilmiyoruz ama tohum ile birlikte uzun ve zahmetli bir varoluşun yeniden başlayacağını biliyoruz..." diye karşılık verdi nesneler.

Dış ses: "Hazır mısınız?"

Aynı anda: "Hazırız!"

Gelmiş geçmiş tüm zamanlarda yalnızca bir kez yaşanabilecek gizemli olayın aşkın duyguları coşkulu, seyredilesi görüntüler başladı. Oluşturulan çemberler birbirlerinin zıt yönlerine hareketlenmeye ve salınmaya başladı. Çıngırak sesleri en üst seviyeye çıktı. Özgün biçimlerini artık denetimde tutmuyorlardı. Yumuşak sedefsi bir doku gövdelerini yavaş yavaş kapladı. Her birisi ayrı bir ışık kaynağı gibi parlamaya başlamışlardı. Uzayıp inceliyor, sağa sola yatıyorlar ve bu dalgalanmalar oluşturdukları çember düzeninden içeriden dışarıya, dışarıdan içeriye doğru simetrik bir ritimle yayılıyordu. Onlar birer üst nesneydi ama yaşadıkları bu anlar onlar için de muhteşemdi ve inanılmazdı, yürekleri kıpır kıpırdı.

Atmosferde gözlenen renk değişimi nesneleri susturdu. Beyaz koyulaşıyor, başkalaşım yapılanmaya başlıyordu.

Dış ses: "Bu bilgiler çok gizlidir... Siz başardınız, daha üst ve özel, yeni boyutta XM9 grubunun özü olarak yaşamaya başlayacaksınız. Şimdiki aşamanın üst bilgi seviyesi yeni boyutta alt seviye olarak kabul edilmektedir. Yeni boyutta bir önceki aşamadan gelindiği bilinmeyecek yalnızca silik ama hoş hatırlamalar sağlanacaktır. Yeni boyut farklı medeniyet grupların ilk buluşma noktasıdır. Bekleme süresi göz açıp kapayıncaya kadar geçen bir süre hissidir. Bu bilgiler gelişme seviyeniz yetkinlik düzeyine ulaştığı için size verilmektedir."

Dış ses devam etti: "Yeni tohum 'Yeryüzü' denilecek yerde farklı türün oluşumunu sağlayacaktır. Yaşam şartlarında beyin gelişme ve geliştirme potansiyeli mevcuttur. Kendilerini ve atmosferlerini koruyarak yetkin nesne seviyesine ulaşabildikleri takdirde onlarda sizin gibi bir üst aşama buluşma boyutuna gönderilecektir. Ve bu ancak bilinçli ve ölçülü yaşam biçimi ile mümkün olacaktır. Bu sizin aşamanız için de geçerli bir ölçüttü. 'Akıllıca davranmak' yeryüzüne uygun bir deyimdir.

Şimdi yükseleceksiniz ve hep bir araya geleceksiniz. Yeni bir tohum oluşturacaksınız. Önemli... Birleştirme kodu başka beyinlerin marifetidir. Önemli son bilgi... Önemli... Biz de sizin şu anda bulunduğunuz aşamalardan geçenleriz."

Nesneler hayretler içerisinde kaldılar ama tepkileri hafifçe gülümseme oldu. Sonra tohuma ilk, kendi dünyalarına son mesajı gönderdiler: "İyi şanslar."

Çemberlerden oluşan kütle yükseldi, yükseldi. Göz açıp kapayıncaya kadar kısa sürede dış çemberlerden içeriye doğru güçlü bir parlamayla ve patlamayla ufacık noktada birleşerek kayboldu.

Boşluk daha da kararmaya ve soğumaya başladı. Toz bulutları belirdi devasa; kimisi yoğunlaşıp toplandı ve parlamaya başladı, kimisi daha da yoğunlaşıp kayboldu. Işık ve madde gizemler eşliğinde evreni doldurdu. Yüzeyler oluştu renk renk, sıcak, soğuk, katı, akışkan...

Yeni tohum hiçbir şey olmayacakmış gibi herhangi bir yerde tek başına duruyordu...

Atmosfer kızıla dönmüştü. Boğucu bir rüzgâr esti, yeri göğü inleten şimşek çatırtısı duyuldu, yağmur taneleri sıcak toprağın üzerindeki tohumu acımasızca dövmeye başladı...

12 Ocak 2023 Perşembe

ŞEMSİYE (ÖYKÜ/BİLİM-KURGU)

Gelecek zamanda yine gri, sıkkın bir gün...

Televizyonu izlerken aniden hiddetlendi yaşlı adam, "Mide kafalı adamlar! Lahana bile yetişmiyor artık bu topraklarda!"

"Sakin ol, sinirlenme bey!" dedi mutfakta bulaşık yıkayan karısı. "Ülserin azacak!" Kadın hem kocasını hem de televizyonu bulunduğu yerden görebiliyordu.

"Midemi bıraktılar, mide kafalılar! Hâlâ bizi düşünmekten bahsediyorlar!" Nefretle televizyona doğru tükürdü. Tükürüğü televizyonun camına iğrenç kütlesiyle yapışıp akmaya başladı.

Kadın, ne yapacağını bilmez halde başını iki yana salladı. Kocasının daha da sinirlenip televizyona vurmasından korkuyordu. Tek eğlencesi, tek arkadaşı televizyondu ve ondan mahrum kalma düşüncesi bile kendini kötü hissettiriyordu.

Adam, televizyonun yanına gidip kanal düğmelerine sertçe vurdu. Kadın gözlerini sımsıkı kısarak televizyondan herhangi bir ses gelmesini bekledi. Duyar duymaz, "Allah'a şükür," diye mırıldandı. Televizyon bozulmamıştı ve hâlâ ses veriyordu.

Değişen kanalda, zayıf yüzlü, ıslak görünümlü saçlarıyla, kravatı büyükçe bağlanmış sevimsiz bir adam neşeli ve işveli sesiyle, "Sizlere muhteşem haberlerim var ve bu anı sizinle paylaşmak benim için büyük onur, öyle heyecanlıyım ki…"

Ekranın altında bir yazı belirdi. "Ulusal Müze Müdürü ........." Televizyondaki adamın yüzü kendiliğinden iğrençti ama yaşlı adamın fırlattığı tükürük de yüzünün tam ortasına denk gelmişti. Şimdi ekran tam olarak iğrenç ve seyirlik olmuştu.

"Ne o, patates dağı mı buldunuz?" diye öykündü yaşlı adam.

"Sahi,  patates dağı mı bulmuşlar?" diye atıldı karısı.

"Patates dağı olur mu be salak kadın!" diye azarladı. Öfkesi daha da artıyordu ve şakaklarındaki kalın damarlar fırlayacakmış gibi çıkmıştı.

Televizyondaki adam, "Bunu sizinle paylaşmak gerçekten benim için büyük onur," diyerek konuşmasına devam ediyordu.

"Neymiş bu haber, neymiş!" dedi kadın, kafasını uzatarak pörsümüş kollarından akan köpükler ponpon terliklerine dökülürken.

"Dırdırı kesersen ne olduğunu anlayacağız, adamın yanından gelmiyorum ya!"

"Bağırtlak, şey... Sen kadın ruhundan ne anlarsın zaten!" diye azarı hiçe sayarak karşılık verdi kadın.

Televizyondaki adam, "Evet bu gururu bizimle paylaşacağınızı biliyoruz. Müzemiz sanatçı, …….. 'ın eserini …….. bedel ödeyerek satın almıştır. Sizin de bildiğiniz bir eser canım." Tuhaf mimiklerle kırıtarak, "Hani yemyeşil naylon sarmaşıkların şemsiye tellerini sardığı şaheser." 

"Reziller, reziller!" diye karşılık verdi yaşlı adam. "Bu paraya şehrin yarısını altı ay doyurursun be!"

Şaheser dediği o nesnenin görüntüsü ekrana geldiğinde, "Ah, fevkalade, fevkalade," diye övgüler yağdırmaya devam ediyordu, "Sanatçı doğanın korunması fikrini nasıl da güzel anlatmış!" diyordu sunucu.

"Altı ay iskelet mi, kemik mi yiyeceğiz?" diye sorarken işini bitirmişti kadın. Ellerini önlüğüne kurulayarak gelip televizyonun kumandasını aldı.

"Off be, katil edeceksin beni be kadın!" diye öfkeyle televizyona yine vurdu yaşlı adam. Televizyonda bu kez ne görüntü kaldı ne de ses. O an göz göze geldiklerinde yaşlı adam kadının üzerine doğru yürümeye başlamıştı bile… Mutfak kapısının önünden gelen boğuk, hırıltılı, tuhaf sesler ölesiye, beklenmedik bir mücadele olduğunu gösteriyordu.

 

Meydanlara yerleştirilmiş büyük ekranlardan canlı yayını seyreden üç kişi…

"Papatya yetiştiriyorlarmış bazıları özel seralarda. Rüyamda bile göremeyeceğim paralar harcıyorlarmış. Elime geçse nasıl yerim o papatyaları," dedi söylendi biri.

"Kahretsin!" diye bağırdı öbürü. "İğrençlik ruhlarınızdan, beyinlerinizden toprağa da nüfuz etti. İklimi yasalarınıza benzettiniz, insanlar aç, yeryüzü leş gibi, bu şarlatan kalkmış nelerden bahsediyor!" Öfkeyle, "Beyler özel fanuslar içerisinde yaşıyorlar sonra da perişan gözlerimizin içine baka baka, 'doğayı koruyalım’ diyorlar. Sanki dünyayı yaşanmaz hale getirenler kendileri değillermiş gibi! Sokağa şemsiyesiz çıkmak yasak, açız demek yasak, ağlamak yasak! Bizi görmeye dayanamıyorlar, bir an önce geberip gitmemizi istiyorlar!"

Despot yönetim halkını düşündüğünü göstermek adına zehirli atmosferin etkilerinden ve asit yağmurlarından halkını koruduğunu göstermek adına şemsiyesiz dışarıya çıkılmasını yasaklamıştı. Şemsiye geriye dönüşü mümkün olmayan bir iklim yıkımın ve aynı zamanda hırsları, çıkarları adına bencil ve kötü niyetli tüm yönetimlerin bir sembolüydü aslında. Sokağa çıkanların çoğunluğunun aslında onları koruyacak, gerçek bir şemsiyeleri yoktu; tel demeti halinde göstermelik emir savar bir eşya taşıyorlardı sadece yanlarında. Yönetim, halkına iyilik adı altında diğer uygulamalarında olduğu gibi fiziksel ve psikolojik işkenceye dönüştürmüştü şemsiye taşıma meselesini.

Televizyondaki adam zevkten kendinden geçmiş memnun suratıyla konuşmasına devam ediyordu. "Tüm insanlığın nasıl da dikkatini doğanın korunmasına yöneltiyor âdeta haykırıyor değil mi?" Yaptığı espriyi kendince kıymetlendirdi ve aptalca güldü.

Daha geriden ölgün gözlerle isteksizce televizyonu seyreden, ufak tefek adam hiç konuşmamış bu tartışmaya hiç katılmamıştı. Gri gökyüzü altında yüksek binaların renksiz yüzeylerine yansıtılan çeşitli kartpostal manzaralarına arada göz atıyordu. Cılız sesiyle istifini bozmadan, "Yirmi iki sene önce balık yemiştim. Sardalye konservesiydi, hâlâ tadı damağımda."

"O da bir şey mi, ben on altı sene önce kızartılmış balık yemiştim, üstelik beyaz ekmek de vardı." Özlemi kadar derin bir iç çekti.

"Bugün ne yiyeceğiz?" diye ortaya konuştu öbürü.

"Her zamanki tabii, bulabilirsek kara ekmek, bulamazsak pasta."

"Pastalarını istemiyorum. Umarım yarınki kara ekmeğimizi kazanacağımız bir iş çıkar?" diye ortak endişelerini dile getirdi ilk konuşan.

Televizyondaki adam konuşmasının kapanışını yapıyordu: "Yarın müzemizin bahçesinde öğleden sonra saat iki de sergilenecektir. Giriş ücretsizdir, bekliyoruz... Bay bay."

"Çok beklersin o… çocuğu!" dedi sessiz adam.

 

Ertesi gün, öğleden sonra saat iki civarı:

Hava gri, turuncu arasındaydı. Yirmi iki sene önce sardalye konservesi yiyen adam işçi pazarından eli boş dönüyordu. "Lanet olsun!" diyerek ayağına dolanan boş teneke kutuya abandı. Tangırdayarak yuvarlanan kutunun peşine iki genç adam seğirtti. Önce paylaşamadılar ama kutunun içinin yalanmaktan ayna gibi parladığını görünce birazde sakinleşmek zorunda kaldılar. Kaldırıp atacakken, "Bunu ayna olarak kullanacağım!" deyince biri yeniden itişmeye başladılar.

Hava boğucuydu ve asit yağmuru yağdı yağacaktı. Atmosfer durumunu bildiren lambalara baktı. Işıklar yine bozuktu ya da kasten, 'Güneşli, ılık, hafif rüzgârlı' konumundaydı. Elinde ise şemsiye niyetine her zamanki gibi bir tel yığını taşıyordu.

Cebindeki iki kuruş şıkırdayarak, zil çalan midesine eşlik etti. Canı nasıl da beyaz ekmek çekiyordu. Kaç gündür zaten doğru dürüst bir şey boğazından geçmemişti. Şehrin korunaklı öte tarafında, elitlerin oturduğu yerlerde beyaz ekmek fırınlarının olduğunu duyuyordu. Bugün de cebindeki son iki kuruşa kara ekmek alacak ve yine bedava dağıtılan ve yönetimin ikramı olan o meşhur pastalardan uzak durmayı tercih edecekti. Yerken tadı çok güzel olan pasta birkaç saat sonra uyuşturmaya başlıyor insanları ruhsuz, itaatkâr robotlara dönüştürüyordu. Tamamıyla yapay maddelerden yapılan pastanın uyuşturma etkisi ile despot ve zalim yönetim insanları ağır işlerde az parayla, karın tokluğuna kolayca ve başkaldırmadan canı pahasına çalışmaya zorluyordu. Ancak bu şekilde yaşamını sürdürebilen sefil büyük bir topluluk vardı ve halkın çoğunluğunu oluşturuyordu. Pastayla beslenerek ağır koşularda çalıştırılan insanların elli yaşını aştığı pek görülmemişti, beyinleri ve bedenleri kısa sürede iflas ediyordu.

Duvarları tenekeyle kaplı eski püskü bir kara ekmek fırınına yanaştı. Kapalı küçük penceresi aralanınca, "Bir dilim beyaz ekmek!" diyerek şaka yapmaya kalktı ve iki kuruşu fırıncıya gösterdi.

Fırıncı, "Ne beyaz ekmeği! Senin gibilerle dalaşmaktan ne zaman kurtulacağım ben! Kara ekmeği buldun da, beyaz ekmek mi istiyorsun," diye hiddetlendi. "Kimya sanayimize güvenmiyor musun, yoksa devlete güvenmemekten tutuklanmak mı istiyorsun, hain misin sen?" diye adama dediğini bırakmadı.

Sinik, alışkın bir sesle: "Asla, asla..." diyerek fırıncıya ve devlete olan saygısını esirgemedi.

Fırıncı aldığı bir kara ekmeğe parmağını ekmeğe batırarak gösterdi. "Görüyor musun yumuşacık." Ekmeğin üzerine sürdükleri plastik cila, içi kum gibi dağılan ekmeği tutuyordu. "Ekmeğin fiyatı arttı, iki buçuk kuruş oldu, var mı iki buçuk kuruşun?" Elinin tersiyle adamı geriye itti. "Hadi işine, işine!"

Söylene, söylene saatlerce yürümeye devam etti. Kâbus yağmur da başlıyordu. İlk damlalar düşmeye başlayınca kafasını kaldırıp çevresine bakındığında görmeye pek alışık olmadığı kalabalığın ve lüks arabaların arasına girdiğini fark etti. Müzenin önüne gelmişti. Kalabalığa doğru kararsız bir-iki adım attı. Yağmur da şiddetini artıyordu git gide. Farklı giyimleriyle ve eşsiz şemsiyeleriyle hemen dikkati çeken bu elit kalabalıktaki insanlar omuz omuza ve hınca hınç mücadeleyle bir an önce bahçeye girmek için çaba sarf ediyorlardı.

Bahçenin ortasında duran nesneyi görebilen şanslıların hayranlık nidaları kapıya kadar ağızdan ağza ulaşıyordu: "Mükemmel değil mi, gözümle görmesem inanmazdım,  bayıldım ah, bu paraya değer azizim, sanatçı ne güzel anlatmış, muhteşem, koruyalım doğayı azizim! vs... vs... "

Asit yağmurunun başlamasıyla şemsiyeler açılmaya başladı. Hoş şemsiyelerini açmasalar da giydikleri elbiseler pekâlâ korunaklıydı. Hem şu anda bilhassa ön taraftakiler açılan her şemsiyenin arkadaki kalabalığı dışarıya ittirmesinden dolayı asit yağmuruna çok müteşekkir oldular.

Biçare adam kapı önündeki bu seyirlik kaynaşmaya yanaştı. Damlalar ince ince yanağını yakmaya başlarken geniş şemsiyelerden birinin altına girdi. Şemsiyeyi hayranlıkla seyrederken, "Ne harika, ne güzel bir şemsiye, asit geçirmez, hiçbir şey geçirmez, işte gerçek sanat eseri bu!" diye söyleniyordu. Tellerinin kalınlığına, kumaşının kalınlığına, üzerindeki hiç bilmediği düğmelere, yanıp sönen ışıklara hayranlıkla bakakalmıştı.

Ama kalabalık öyle hareketliydi ki şemsiyenin altında kalmakta hayli zorlanıyordu. Sair zamanda arabalarından inmeyen, evlerinden çıkmayan, bu şehirde yaşayıp yaşamadıkları belli olmayan ancak üst düzey davetlerde ancak bir araya gelen, ağır ve vakur hareket eden bu insanların birbirlerini itip kakmaları, hiçbir şeye aldırmadan mücadeleleri garibine gitmişti. Kapının önündeki topluluk içeriyi zorladığında daha şiddetli bir dalga hareketiyle dışarıya itiliyordu. O da ileri geri yalpalayarak hareketlere eşlik ediyor, adımlarını uydurarak girdiği şemsiyenin altında kalmaya ve önemlisi şık giyimli şemsiye sahibinin ayağına basmamaya özen gösteriyordu. Ama bir kaç adım daha ileri geri yapmışlardı ki timsah derisinden ayakkabısı çamur içinde kalan adam arkasında duran ufak tefek karartıya, "Bu ne münasebetsizlik, ayakkabımı mahvettin!" diye çıkıştı. "Geri zekâlı şey!"

Ne diyeceğini bilemedi, "Efendim, ben..." diye kekeledi.

Şık adam içeriyi kollayarak, "Sen kim oluyorsun be adam! Elindeki şemsiyeyi neden açmıyorsun ve benim nadide şemsiyemi kullanmaya cüret ediyorsun?"

"Asit yağıyor, bakın elinizi uzatın."

"Sen benimle dalgamı geçiyorsun. Kör değilim! Şemsiyeni aç ve çabuk kaybol buradan!"

"Ben de bu yasağa karşı gelmemek için taşıyorum bu şemsiyeyi. Asit yağmurundan değil, yasalardan korunmak için. Şemsiyemin sadece iskeleti var ve tel yumağından başka bir şey değil, bakın..." Ters çevirince şemsiyenin telleri her bir yana dağılarak şıngırtıyla açıldı. "Değil asit yağmuru, on beş senedir görmediğimiz yağmurlarda bile işe yaramaz!"

"Kes zırvalamayı, devletin yasalarına karşı mı çıkıyorsun?"

Çekingen tavrını aniden değiştirerek, "Evet, karşı geliyorum!" dedi kendinden emin olmadan.

"Çabuk defol buradan, sanat sevgimin ağır bastığı bir gün olmasaydı senin gibi düzeni bozmaya kalkışan bir adama ne yapacağımı bilirdim ben."

"Hem burası ulusal müze değil mi? Ben o eseri görmeye geldim," dedi daha cesaretle, önceki akşam televizyondaki adamın söylediklerini hatırlayarak.

"Hangi eseri?" diye aşağılayan bir ifadeyle sordu şık adam.

"O plastik sarmaşıklı şeyin..."

"Senin gibiler görünce ne olacakmış!"  Hayıflanan bir tavırla, "Ben de karşıma almış seni dinliyorum," dedi.

"Giriş bedava değil mi? Dün televizyondaki adam, herkesin gelip görebileceğini söylüyordu, herkesi davet ediyordu!"

"O tabii ki bizleri kastetmiştir. Senin gibilerini değil, sizleri iyi tanırım, eseri görecekmiş! Gel de külahıma anlat! Sanat senin neyine, hırsız seni!"

Şemsiyenin bir düğmesinden sinyal göndererek korumasını çağırdı. İri cüsseli bir adamın kalabalığın arasından patronu için gedik açarak geldiği görünce, iki adım geriye çıkarak bütün gücüyle kalabalığa doğru yüklendi. Zorladı ama gücü yetmedi. Bir el onu boynundan tutup bir köpek yavrusu gibi geriye fırlattı.

Hemen kalkamadı, kendine geldiğinde yanı başında duran iki yepyeni ambulans görevlilerinin bir an kendisi ile ilgileneceğini zannetti ama öyle olmadığını hemen anladı. Elit insanların birbirini itekleyip sıkıştırırken oluşabilecek küçük kazalara hemen müdahale etmek için orada bulunuyorlardı. Kalktığında ayak bileğinin incinmesine ve acısına aldırmadan uzaklaştı oradan. Damlacıklar kor sıçramış gibi her tarafını sızlatıyordu. Ceketine iyice sarınıp alt caddeye doğru yürüdü.

Görevliler yaka paça göbekli yaşlı bir adamı götürüyorlardı. Adam delirmiş, avazı çıktığı kadar bağırıyordu. "Yağdı, yağdı çiçekler... Mide kafalılar! Plastik şemsiye, bırakın beni… Kemik ye, balık ye, balığı koru, tavukları da koru! Şemsiyeni aç, televizyonu aç!" Gözleri dönmüştü. "Karımı severim ben, bigudilerini severim, elma severim, kahverengi karıncaları severim… Patates dağıymış!"

"Karını öldürmeden önce düşünseydin bunları!" dedi görevlilerden birisi.

Yüzü gözü çamur içinde kalmış yaşlı adam ağlayarak bağırmaya, debelenmeye devam ediyordu: "Kelebekler de yok, karım da yok! Mide kafalılar! Hiçbir şey bırakmadınız!"

Her tarafı dökülmüş, üzerinde hiçbir şey yazmayan kaba görünümlü bir arabaya kadının cesedini attılar. Cesedin elinde sıkıca tuttuğu eski model bir televizyona ait uzaktan kumanda cihazı vardı.

Yaşlı adamın sayıklamaları ve görevlilerin bağırtıları arasında yanlarından uzaklaşıp yürümeye devam ederken şemsiyeyi açmadığını fark ettiği anda irkildi. Hemen içgüdüsel bir çeviklikle telleri geriye düşmesin diye parmaklarıyla tutarak, elini kaldırdı. Kırık dökük tel yumağını şemsiye niyetine başının üzerine tuttu. Yürürken, "Ne utanç verici," diye mırıldanıyordu. Bir kaç damla gözyaşı yağmur damlalarıyla karışıp göz pınarlarını yakarak aktı. "Böyle olmasına gerek yoktu" diye küskün ve çaresizce söylendi.

Asit yağmuru sırasında kimse dışarıya çıkmayı istemezdi elbette. Mecburen çıkanların ellerinde ise bir şemsiye vardı ama birçoğu kendisininki gibi yalnızca işe yaramayan sembolik şeylerdi. Her yüz metrede bir Yönetim Kuvvetleri, şeffaf kulübelerinden yasaya karşı gelen kimse olup olmadığını büyük bir dikkatle gözlüyorlardı.

Huzursuz yeşil, gri hava her tarafı sarmış, asfaltın rengine çalan bezginlik her yere kâbus gibi çöreklenmişti yine. Daha kalabalık bir caddeye daldı. İçinde karşı konulmaz bir ateş yükseldi ve bu isteğe karşı da hiç direnmedi. Şemsiyenin tellerini tutan parmakları yavaşça gevşedi ve teller aşağıya umutsuzca şıngırdadı. Sırtından ağır yük çuvalını bırakmış gibi güçsüz ve yorgun kollarını aşağıya bıraktı. Yüzünü yağmura çevirdi ve durdu. "Sizin olsun şemsiyeniz!" diye bağırarak tel yığınını caddenin ortasına fırlattı. "Saçmalık, neredeyim ben, burası dünya mı?"

Yanından geçen birisi, "Çıldırdın mı, yakalayacaklar seni!" diyerek kısık sesiyle uyarmaya çalıştı. "Kulağın sağır mı, bak geliyorlar!" diyerek yaklaşan Yönetim Kuvvetleri'ni işaret etti.

"Rahat bırak beni!" diye tersleyip koşmaya başladı. Yönetim Kuvvetleri uyarılarına aldırmayan adama hedef gözetmeden ateş ettiler. Boğuk bir, "Lanet!" sesiyle sendeleyerek çamura kapaklandı. Gözlerini kırpıştırarak açmayı denedi ama asit yağmuru göz kapaklarını dövercesine yağmaya devam ediyordu.  Vücudundaki ince sızı giderek şiddetlenirken ruhundaki derin acının da ilk defa hafiflediğini hissedebiliyordu. Gözleri açık öldü.

Ceset toplayan araba henüz o civardan ayrılmamışken onu da kadının yanına bir çöp torbası gibi savurdular. Cesedinin bekletilmeden kaldırılması yönetimin bu adama yaptığı ilk ve son iyilik olmuştu. Ambulansın tavanı dehşetli yağmurlardan delik deşik olduğundan, sızılı damlacıklar cesetlerin üzerine ölü toprağı gibi elenmekteydi.

BLOG İÇERİĞİ / LIST OF CONTENTS

YAZILAR    -KUTSALLAŞTIRMA -5- (17.06.2026) -KUTSALLAŞTIRMA -4-  (15.06.2026) -KUTSALLAŞTIRMA -3- (13.06.2026) -KUTSALLAŞTIRMA -2-  (12.06...