KUTSALLAŞTIRMA -5-
Toplumun bir kısmı, siyasi otoritenin, yöneticilerin, dini liderlerin veya din adamlarının sunduğu "Din, günah, kader, itaat" vurgulu yorumları sorgulamaya isteksizdir. "Bu işin fıtratında var," lafını hatırlıyorsunuzdur. Soma maden facianın ardından yaptığı açıklamalarda Başbakan, (Zat sonra Cumhurbaşkanı oldu) maden ocaklarında bu tür kazaların olmasının işin doğasında (fıtratında) olduğunu belirtmiş ve bu ifadeler büyük tartışmalara neden olmuştu. Fakat bu laf, yetersiz denetimleri, çalışma şartlarının ağırlığı, teknik yetersizliği, can güvenliği, fazla çalıştırma gibi iş ortamında sağlanması gereken tedbirleri görmezden gelmek, kendi kabahatlerini örtmek için bilerek sarfedilmişti. Toplumun bir kısmı "kader" söylemini onaylayarak, siyasi otoriteye itaatini gösterirken, kazanın nedenleri konusunda susmayı ve düşünmemeyi tercih etmişti. Görüldüğü gibi yaşanan vahim olayın yapısal sorunlardan ziyade "alın yazısı" olarak görülmesi, toplumsal öfkeyi dindirmeyi amaçlayan, otoritelerine zarar getirmemek için siyasi sonuçları olan algı yönetimini amaçlayan bir çıkıştı.
Toplumsal sorunların insan eliyle değiştirilebilir olmasını ve yapısal nedenlerden kopartılarak kader, fıtrat veya ilahi takdir alanına taşınması, eleştiri ve hesap sorma talebini zayıflatmıştır. Soma örneğinde tartışmanın merkezinde şu soru vardı: "Bu ölümler kaçınılmaz mıydı, yoksa önlenebilir miydi?" Eğer bir olay önlenebilir teknik, hukuki ve idari eksikliklerden kaynaklanıyorsa, sorumluluk insanlara, kurumlara, bakanlıklara ve hükümete yönlendirilmelidir. Ancak olay "fıtrat, kader, alın yazısı" çerçevesinde sunulduğunda dikkat, devleti yönetenlerden çok sonucun kabullenilmesine odaklanıyor. Başbakan da halkını ve kendini destekleyenlerin bu yönde düşüneceklerini bildiği için algıyı dinsel söylemlere kaydırarak olayın yükümlülüğünden sıyrılmaya çalışıyor.
Elbette kazasız bir dünya yok. Ama böylesi büyük kazalarda sorumluluğun kişilere ve kurumlara yönelmesini engellemek için dini terimler ve özellikle de kader kavramı kullanılıyor. Siyasi, toplumsal, yapısal sorunların sorgulanmasını azaltmak, yaşanan acıyı anlamlandırmaya yardımcı olmak, korkuyla baş etmeyi kolaylaştırmak için bir anahtarı gibi öne sürülüyor.
Çünkü maden kazaları, iş cinayetleri, depremler veya diğer felaketler söz konusu olduğunda insanların sorduğu soru genellikle "neden oldu," değil, "önlenebilir miydi," sorusudur. Eğer önlenebilir olduğu düşünülüyorsa, kader söylemi kamuoyu açısından yeterli bir açıklama olarak görülmez.
Kaderci kültüre sahip olduğumuz için bireyler ve topluluklar, olayların sosyal ve yapısal gerçekliği değiştirebilecekleri inancını daha az hissediyorlar. Bunun sonucunda, hak arama eğilimi zayıflayıyor, kurumların hesap verebilirliği göz ardı ediliyor, çalışma koşulları, güvenlik standartları ve denetim talepleri geri planda kalıyor. İtaat ve kabullenme, eleştiri ve sorgulamanın önüne geçiyor bu da bir sonraki kazanın önlenebilir olma ihtimalini azaltıyor.
Eğer kader ve fıtrat söylemi, ihmal, denetimsizlik, kötü çalışma koşulları ve kurumsal sorumluluğu görünmez kılacak şekilde kullanılıyorsa, bu durumda kavramın işlevi siyasal hale geliyor. Böyle bir kullanım, toplumsal öfkeyi yatıştırırken aynı zamanda değişim talebini de zayıflatıyor. Bu nedenle kader söyleminin hangi bağlamda ve ne amaçla kullanıldığı, kavramın kendisinden bile daha belirleyici hale geliyor.
Osmanlı'dan Cumhuriyet'e, aileden okula kadar uzanan birçok kurumda eleştirel sorgulamadan çok hiyerarşiye uyum ödüllendirilmiştir. Uzun süre otoriteye dayalı siyasal ve kültürel yapılarda "tebaa" olarak yaşamış topluma "itaat" erdem olarak sunulmuştur. Bundan dolayı toplumumuz, yöneticilerin açıklamalarını kabul etmeyi daha güvenli görebilmektedir.
Eğer din sürekli olarak, sabır, itaat, tevekkül, kader, ekseninde anlatılıyor ve toplum bu söyleme değer veriyorsa; buna karşılık adalet, hak arama, zulme karşı çıkma, yöneticiyi eleştirme, tedbir ve sorumluluk gibi kavramlar geri planda bırakılıyorsa din bir adalet aracı olmaktan çıkıp, mevcut düzeni koruyan toplumsal, pasif bir kabulleniş mekanizmasına dönüşüyor. Sonuçta, sürekli sabır ve tevekkülün işlenmesi, bireylerde "dünyevi sorunları tamamen ilahi iradeye ve kadere bırakma," algısı yaratıyor. Bu durum ise toplumsal refleksleri ve hesap sorma iradesini zayıflatıyor elbette.
İnsanlar yaşadıkları dünyanın anlamlı ve düzenli olduğuna inanmak isterler. Eğer yüzlerce insanın, ihmaller nedeniyle öldüğünü kabul ederlerse, dünyanın ne kadar kırılgan ve adaletsiz olduğunu da kabul etmeleri gerekir. "Kader" açıklaması bu rahatsız edici gerçekle yüzleşmeyi kolaylaştırıyor. Bireyler, kontrol edemediği acı ve kötülükleri "ilahi bir düzene ve imtihan kavramına" bağlayarak hayatın anlamı olduğunun inancının devamı ve zihinsel, ruhsal rahatlama ile olumlayarak yaşamak ister. Acıya ve başa gelenlere şikayet etmeden katlanmanın Tanrı’ya olan güveni sürdürmenin, ona ve yarattığı dünyaya isyan etmemenin, cenneti kazanmanın ve varlığını sonsuza dek sürdürmenin bir yoludur "imtihan" kavramı; anlamsız acıyı anlamlı bir senaryoya dönüştürür ve kontrolsüz olanı kontrollü gibi gösterir. (1)
Toplumun bir kesimi, "Neden bütün tedbirler alınmadı, sorumlular kim, denetimler yeterli miydi," diye sormuyor da, "Olacağı varmış, takdir-i ilahi, elden ne gelir, kader, fıtrat," gibi açıklamalara kolayca yöneliyor? Bu, aslında vatandaşlık kültürüyle ilgilidir. Hak arama kültürünün yanında, hak ve adalet kavramları yerleşmiş, hukuka güvenin de güçlü olduğu toplumlarda geçerli bir mekanizmadır.
Bu durum bir halkın "düşünemediği" anlamına gelmez. Daha çok, tarih boyunca oluşmuş bir kültürel alışkanlıkların sistemine dahil olduğu anlamına gelir. İnsanlar çocukluktan itibaren hangi davranışların ödüllendirildiğini öğrenirler. Eğer sorgulama yerine uyum, eleştiri yerine sadakat, hak arama yerine sabır daha fazla teşvik ediliyorsa, zamanla bunlar normal ve doğal davranış biçimleri olarak görülmeye başlanır.
Bu nedenle mesele yalnızca bireysel zeka veya eğitim meselesi değildir. Toplumun hangi değerleri yücelttiğiyle ve "KUTSALLAŞTIRMA" ile ilgilidir. Bir toplumda, "iyi vatandaş" tanımı itaat eden kişi olarak kurulursa farklı, sorgulayan ve hesap soran kişi olarak kurulursa farklı sonuçlar ortaya çıkarır. Soma maden faciası gibi olaylar sonrasında verilen tepkiler de çoğu zaman bu daha derin kültürel çerçevenin bir yansıması ve olaya yaklaşım biçimidir. Tabii ki bu yaklaşım biçimi yanlış ve eksiktir. Kültürel çerçevesini tanımlamak edilgen, pasif, otoriteye biat eden bir vatandaşlığı kabul edilebilir kılmaz.
Aynı zamanda insanların desteklediği bir yönetimin ihmali sonucu insanların öldüğünü kabul etmek rahatsız edicidir. Bu rahatsızlığı azaltmanın yollarından biri, olayın kaderle ilgili olduğuna inanmak ve sorgulamadan onaylamaktır. Asıl mesele, bazı durumlarda insanların eleştirel ve nedensel düşünme ölçütlerini askıya almalarıdır. Özellikle dini veya siyasi otoritelerin yorumları, grup kimliğiyle birleştiğinde, olayın nesnel değerlendirilmesinin yani eleştirel muhakemenin önüne geçiyor.
Kaderciliğin siyasallaşması, ülkemizde yapısal bir olgudur. Farklı güçlerin teknik, bürokratik, uygulamaya yönelik ihmalleri, denetimsizlikleri ve sistem hatalarını örtbas etmek için metafizik kavramlara başvurması, toplumsal hesap sorma mekanizmalarını sonuçsuz kılmayı amaçlamaktadır. İnsani sorumluluktan kaçma adına "fıtrat veya kader" denilerek insan iradesinin ve inisiyatifinin dışına çıkarılıyor. "Elde olmayan sebeplerden ya da kaderde yazılıysa" diyerek özel ve kamu kurumlarının kusurları, korunma reflekslerinden ve beklentilerinden dolayı bertaraf ediliyor.
Dini sembollere ve itaat kültürüne bağlı kitleler, yaşanan trajediyi bir "İmtihan" olarak görmeye teşvik ediliyor ve toplumsal muhalefetin önüne, dini söylemle de "İsyankar" olmanın da önüne geçilmek isteniyor. İlahi iradeye karşı gelinemeyeceği algısı yaratılarak, hukuki ve siyasi hesap sorma süreçlerinin önü kesiliyor. İşçilerin hak arama, sendikalaşma ve daha güvenli çalışma koşulları talep etme refleksleri "Kaderine razı olan inançlı vatandaş" övgüsüyle zayıflatılıyor. Bu söylem, siyasi, hukuksal, yapısal, ekonomik statünün zarar görmeden aynen devam etmesini sağlayan bir zırh gibi otoriter biat alanı yaratıyor. Akil ALPARSLAN 2026
(1) https://akilalparslan.blogspot.com/2026/01/imtihan-kavramina-agnostik-bakis.html
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder