KUTSALLAŞTIRMA -4-
Türkiye'deki dini otoriteler ve geleneksel yapılar, Kur'an dilini halka sunarken belirli retoriksel stratejiler geliştirmiştir. Arapça metin, sıradan insanın çözemeyeceği kadar "Derin, gizemli ve mucizevi" bir retorikle, “Ulaşılmaz ve sıradan her fani anlayamaz,” olarak tanımlanmıştır. “Arapça o kadar zengin bir dildir ki Türkçe çevirisi asıl manayı öldürür" kuralı da metnin orijinal sözleri ve sesleri koruma gayesi taşırken, halkın meal veya tefsir okuyarak metne doğrudan yönelmesini arka plana itmiştir.
Aslolan Arapça ise Arapça bilmeyen halk ne yapacak? “Kur’an Arap halkına gönderilmiştir,” diyemeyeceği için de Kur’an’ın evrenselliğini nasıl anlayacak?
Arapçayı ilahileştiren düşünceler, anlamı sıradanlaştırmama isteği ile metnin kendisini rasyonel bir rehber olmaktan çıkarıp, dokunulmaz bir kutsal nesneye dönüştürmüştür. Bir anlamda, kendi dilinde okunması değil anlaşılmasa da Arapça okunmasının yeğlendiği argümanlar sunulmuştur. Oysa anlaşılmak üzere gönderilen bir kitabı anlamadan okunursa ya da daha doğru bir tanımla seslendirilirse analiz gücü neredeyse tamamen devre dışı kalır. Mesaj ve emirlerin gücünü ölçmek için önce argümanı anlamak gerekir.
Arapça Kur'an, Türkiye’de tam da anlaşılmadığı için hareli, sınırsız
bir mistisizm alanı yaratıyor. Ses, anlamdan önce bir duygu bağı haline
gelmiştir. Anlaşılmayan bir metin,
sorgulamayı ve eleştirel düşünceyi mümkün kılmaz. Sadece ezbere ve sese dayalı
bir dindarlık, kitlelerin itaatkar kalmasını ve dogmaların sorgulanmadan
nesilden nesile aktarılmasını kolaylaştırmıştır. Bu nedenle halk arasında
Kur'an ile kurulan ilişki çoğu zaman anlam merkezli değil, ses, ritim, telaffuz
ve kutsallık bağlantılı bir ilişkiye dönüşmüştür; ne söylediğinden çok, metnin
okunmasının, dinlenmesinin veya fiziksel varlığının taşıdığı düşünülen manevi
etkiye odaklanılmıştır. "Bu ayeti okumak ve kaç kez tekrar etmek ne kadar
sevap," sorusu "Bu ayet ne demek istiyor," sorusundan daha değerli,
daha merkezi mistik ritüel haline gelmiştir.
Metni anlayarak okumak,
tarihsel bağlamını öğrenmeyi, çelişki gibi görünen noktalarla yüzleşmeyi,
farklı yorumları değerlendirmeyi ve bazen kişinin mevcut inançlarıyla çatışan
sonuçlara ulaşmayı göze almayı gerektirir. Buna karşılık sembolik ve ritüel
merkezli bir dindarlığın çok daha düşük bilişsel ve eylemsel faaliyetlere
ihtiyaç duyduğu bir gerçektir.
"Bu ayetin ne dediği ve günümüze etkisi," ile "Bu sureyi her gün, kaç kez okursam manevi kazanç seviyem ne olur, ne elde ederim," şeklindeki yaklaşım arasında büyük bir zihinsel ve düşünsel farklılık vardır. Birinci yaklaşım analiz, yorum ve bazen rahatsız edici soruların cevaplarını düşünmek, bilgiyi işleyen, değerlendiren ve hisseden bir bilinci gerektirir. İkincisi ise daha nettir, detaysızdır, pratiktir, içeriği önemsemeyen, alışkanlıklara dayalıdır ve daha az içsel gerilim üretir.
Kutsal metin etrafında
iki farklı odak merkezi oluşur:
a) Bilişsel, anlam ve
etik merkezli yaklaşımda “Metin ne söylüyor,” diye soruluyor. “Ben de ne talep
ediyor?” “Adalet, dürüstlük, merhamet ve insan ilişkileri konusunda ne diyor?” “Günlük
hayatta hangi davranış değişikliklerini gerektiriyor?” “Söyledikleriyle mevcut
kültür arasında gerilim var mı?”
b) Sembolik, mistik ve
kutsallık merkezli odaklanmada ise “Kutsal kitaba nasıl dokunulmalı,” diye
soruluyor. “Nerede saklanmalı?” “Nasıl konulmalı, nasıl kaldırılmalı, nasıl
taşınmalı?” “Hangi ritüellerle ona saygı gösterilmeli?” “Hangi kağıda
basılmalı, süslemeleri nasıl olmalı?” “Fiziksel varlığından nasıl şifa, bereket
elde edilmeli?”
İkinci yaklaşımda insanlar
dikkati, metnin içeriğinden çok temsil ettiği kutsallığa, taşıdığına inanılan
tılsıma ve nesnelliğine yöneltiyor. Böylece etik ve düşünsel sorgulama geri
planda kalırken sembolik davranışlar ön plana çıkıyor.
Örneğin bir toplumda, kul hakkı yememek, adil davranmak, iftira atmamak, yoksulu gözetmek, yalan söylememek, ticarette dürüst olmak, iyi bir insan olmak gibi ilkelerden çok Kur’an’ı yüksek yere koymak, abdestsiz dokunmamak, evde bulundurmanın bereket getireceğine ve kazayı-belayı savacağına inanmak gibi davranışların daha görünür hale gelmesi, kutsal metnin bilişsel ve etik işlevinden sıyrılıp sembolik işlevine doğru yoğunlaşmayı gösteriyor.
Kur’an kendisine uyulmasını ister, insanların farklı, şekilci değerler uydurarak özünden uzaklaştırılmasını değil.
Kutsal bir metnin içerdiği ahlaki ve toplumsal ilkeleri hayata
geçirmek, sürekli öz denetim, eleştiri, davranış değişikliği, çıkar
çatışmalarıyla yüzleşme, irade koyma, hoşgörü ve uzun vadeli emek gerektirir.
Adaletli olmak, kul hakkı yememek, liyakati savunmak, yalan söylememek veya güç
karşısında doğruyu söylemek gibi ilkeler insanı akli, iradi, ahlaki ve vicdani olarak
zorlar. İnsanlardan yalnızca bir ritüel değil, karakter dönüşümü talep eder.
Oysa şekilci ritüeller çok kolay icra edilir ve dışarıdan gözlemlenebilir, ortak değer haline geldiği için toplum
tarafından kolayca tanınır ve takdir görür. Karşılıklı birbirlerine "Dindar"
hissi vermek aynı gruba aidiyeti pekiştirir. “Dindar görünmenin” ahlaklı,
güvenilir ve iyi insan izlenim yaratacağını ve yeterli olacağını düşünerek kendilerini
böylesi göstergeler ile konumlandırırlar. Bu nedenle bazı davranışlar
yalnızca dini değil, aynı zamanda psikolojik ve sosyal işaretlerdir.
Sembollere gösterilen kutsal saygı arttıkça, metnin içerdiği ahlaki taleplerin günlük yaşamdaki etkisi aynı oranda artmıyor aksine azalıyor; zamanla bu paradoks ortaya çıkıyor. Hatta bazen fiziksel olgulara yönelik saygı ile metnin içeriğine bağlılık birbirinden oldukça bağımsız hale gelebiliyor. Örneğin, bir kişi kutsal değerler; Allah, Kur’an, namaz ile söze başlayıp, İslam'ın adalet, dürüstlük veya hak-hukuk konusundaki çağrılarını hayatında sınırlı ölçüde uyguluyor ya da hiç uygulamıyor. Ritüelleri, şeklen gösterdiği saygıyı ve ilgiyi kendi dindarlığı, gelişimi, kişiliği için yeterli sayıyor. Dinin özünü, ahlaki ve toplumsal mesajını unutup yalnızca dış görünüşe veriyor.
Pek çok kişi dindar görünmeyi, iyi bir insan olma ve ahlaki bir
olgunlaşma yöntemi gibi kullanıyor. Görünümünü dinin beklentileri yerine
getirmekten daha fazla önemsiyor ve dinin çağrılarına uymamanın yarattığı boşluk
duygusunu, sembolik olgulara fiziksel olarak aşırı saygı göstererek telafi
etmeye çalışıyor. Etik ve zihni
sorgulamanın yerini bu sembolik inançlar, ritüeller alıyor.
Antropolojik açıdan bu şaşırtıcı değildir. İnsan zihni soyut inanç ve ahlaki ilkeleri uygulamaktan çok somut sembollerle ilişki kurmayı, hemen uygulanabilen davranışları tercih etmeyi daha kolay bulur. Kutsal bir kitabın adalet anlayışını, sosyal önerilerini hayatın her alanına taşımak uzun ve zahmetli bir süreçtir, oysa özel bir bez içinde saklamak, yüksek bir rafa koymak ise anlık, hızlı, kolay ve görünür bir saygı göstergesidir. Bir kitabın öğrettiği adalet anlayışını iş hayatında uygulamak yıllar sürebilir; fakat kitabı öpüp başa koymak birkaç saniye sürer ve çevreden anında olumlu geri bildirim alır. Üstelik bu göstergeler ile algıyı yönetiyorlar, kendisi gibi düşünen insanlardan oluşan bir toplumda karşılık bulduğu, dini değerlere sahip olduğu önsel fikrini verdiği için rahatlık hissediyorlar.
Sonuçta, insanların kutsal metinleri veya ahlaki
sorumlulukları algılama biçimi de kendi kişiliklerine, zihinsel kapasitelerine,
analiz yeteneklerine, kişisel çıkarlarına, korkularına ve kültürel kodlarına
göre şekilleniyor. Kişi, dini sadece bir "Sembolik ritüeller bütünü"
olarak algıladığında, onun
adalet ve dürüstlük gibi ahlaki boyutlarını görmezden gelebiliyor. Psikolojik
açıdan bakıldığında insanlar çoğu zaman varoluşsal belirsizlikten hoşlanmazlar.
Belirsizlik kaygı yaratır. Buna karşılık ritüeller, kutsal nesnelerde aranan
tılsımlar, beklenen mucizeler, tekrar edilen dualar ve semboller güvenli alan oluşturuyor.
Bu yüzden mistik ve sembolik dindarlık yalnızca bilgisizlikten, kolaycılıktan,
şekilcilikten değil, aynı zamanda psikolojik ihtiyaçlardan da besleniyor.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder