13 Haziran 2026 Cumartesi

YAZI DİZİSİ

KUTSALLAŞTIRMA  -3-

Osmanlı'da cuma hutbeleri, devlet meşruiyetini halka duyurma aracıydı. (1) Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından hazırlanan hutbeler üzerine yapılan araştırmalarda ortaya konulduğuna göre hutbelerde daha ziyade ibadet, dini ve milli günler ve haftalar, sosyal ve toplumsal hayat ve ahlak ile ilgili konular ele alınmış, bu bağlamda ibadet, Allah’a teslimiyet, günlük hayatta dikkat edilmesi gereken hususlar, komşuluk, akraba ilişkileri, şehitlik ve gazilik, kul hakkı gibi konulara yer verilmiştir.(2)

Türkiye'de ortalama bir yurttaş, on iki yıllık eğitim boyunca sorgulama becerisi kazanmadan, her hafta camilerde aynı merkezi mesajı alarak, sosyal medyada duygu yönetimine dayalı içeriklerle çevrilmiş olarak ve kimliğini inancıyla özdeşleştirerek yetişkinliğe ulaşır. (Burada elbette camiye giden, dini içerikli medyayı takip eden, eleştirel düşünmeyen kesimden bahsediyorum) Çünkü sorun argüman eksikliği değildir argümanın işleyeceği zihinsel altyapı hiç kurulmamıştır ve pasiftir.

Günümüzde de Cuma namazı ortak ve Cuma hutbesi merkezi bir ritüeldir. Türkiye'de Cuma hutbeleri Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından yazılır ve tüm vaizler aynı metni okur. Bu, dünyada oldukça nadir bir uygulamadır. Her hafta aynı anda 80.000'den fazla camide aynı mesaj verilir ve mesaj ile kitlesel senkronizasyon sağlanır. Hutbenin içeriğinden bağımsız olarak merkezi otoritenin sunduğu düşünceler "evrensel, dinsel, yaşamsal gerçek" orak sunulur. Hutbe monologdur ve soru sorulmaz, itiraz edilmez, tartışılmaz, kimse sesini çıkaramaz.

Hutbenin cami atmosferinde toplu dinlenilmesi, bireysel sorgulamayı azaltır ve kolektif duygu üretir. Şu tür ifadeler tanıdık gelir: “Bunu sorgulamak günah...” Bu aslında retorik bir kestirme yoludur çünkü tartışmayı kapatır, otoriteyi korur ve söylemlerin devamını sağlar.

Diyanet'in hükümete yakın söylemler üretmesi, siyasi kararların dini referanslarla sunulması ise siyasi iktidarı dini dokunulmazlık zırhıyla kaplar. Sonuçta siyasi bir kararı eleştirmek, dini bir kurumu eleştirmek haline gelir. Kimse, dini söylemle harmanlanmış siyasi kararları eleştiremez ve doğru olduğunu düşünmeye başlar.

Toplumun belirli kesimlerinin eleştirel söylemlere tepki verememesinin arkasında psikolojik, sosyolojik ve kurumsal birçok dinamikler yatmaktadır. Bireyler vazgeçilmez buldukları değerler ortamında gördükleri konuşmacıların yanlış, mantık dışı, hatalı düşüncelerini görememe, görmezden gelme, sessiz kalma eğilimi gösterirler. Ya da bunların yerleşik rutinler olup sıradanlaşmış, aşılamaz, tartışılamaz değer kalıpları olduğunu düşünürler. Kimse ses çıkarmayınca insanlar kendi görüşlerini diğer insanlarla eşleştirir, aidiyet duygusuyla eleştiriyi düşünmez bile.

***

Türkiye'de medyadaki popüler vaizlerin konuşmalarında tekrar eden yapılar vardır. Önce korku sarmalı yaratılır; kötü davranış örnekleri, cehennem azabı anlatılır, dinleyici varoluşsal kaygıya sokulur, suçluluk psikolojisi yaratılır. Ardından dini çözümleri, teselli ve ödülleri sunulur. Vaizlerin birçoğu, bireylere sıkıntılarından kurtulma, anlam arayışında doğru yolu gösterip çare vaat ederek dinsel bir umut ve motivasyon aşılarlar. Vaazlarda sıkça işlenen günahkarlık ve affedilme temaları, takipçilerde sürekli bir kaygı psikolojisi yaratırken, aynı zamanda tam itaat ettiklerinde elde ettikleri kurtarılmışlık ve değerlilik duygusunu vermeye çalışır. Popüler figürler, kişisel gelişim ile dini harmanlayarak sosyal medyada veya televizyonda takipçilerin kendi kararlarını almak yerine lidere sığınmasını, otoriteye biatı isterler. Bu da sorgulayıcı olmayan bireyin kendine yeterlilik güvenini zayıflatır.

"Milli ve manevi değerler" söylemi ile siyasi dile din eklemlenir ve bu ifade neredeyse sihirli bir kalkan işlevi görür. Neyin kapsandığı tanımlanmaz, eleştiri "değerlere saldırı" olarak çerçevelenir. İçerik değil, kimlik korunur.

Bilim ve akla vurgu yaparlar, akademik referansları araç olarak kullanırlar. Ama kaynak ve nesnel akılın görüşlerine kaynak vermezler. Bilimi ikna aracı olarak kullanırken bilimin yöntemini kullanmazlar.

Dini figürlere hatasızlık atfedilir, söyledikleri sözler şahsın değil dinin tartışılamaz kuralıymış gibi algılanır. Bu figürleri eleştirmenin dinden çıkma veya günaha girme korkusu yaratması eleştirel düşünceyi bastırır. Tarikat yapılarında şeyh ya da ileri gelenlerin sözü hiyerarşik konumlanma gereği argümansız geçerlidir çünkü onun manevi konumu vardır. "Şeyh efendi böyle buyurdu," cümlesi, tüm tartışmayı kapatır.

Bugüne değin dini bir konuşmacının “Halkın bir kesiminin benimsediği seküler değerleri alenen aşağılama” için eleştirildiği, ceza aldığı görülmemiştir. Seküler birinin düşünce özgürlüğü kapsamındaki düşüncelerini seslendirilmesi hemen cezai uygulamaları gündeme getirmiştir. Uygulamada yargı mekanizmaları, çoğunluğun inancını korumayı, azınlığın veya seküler kesimin ifade özgürlüğünü korumaktan daha öncelikli görebilmektedir.

Yargı, evrensel hukuk, düşünce özgürlüğü, evrensel ahlak gibi kuralları işletmez  ve dini referans alarak geleneksel hassasiyetlere göre davranırsa tarafsızlığını kaybeder. Siyasi gücü ve toplumsal çoğunluğu arkasına alan figürlerin söylemleri, kurumsal yapılar tarafından "dini alan içinde ve ifade özgürlüğü kapsamında" nitelendirilir, seküler veya eleştirel sesler siyasi ve dini otoriteyi tehdit eden bir unsur olarak algılanıp hızlıca cezalandırılınca hukuka olan güven azalır, çifte standart durumu ortaya çıkar. Toplumda neyin "eleştiri" neyin "hakaret" olduğu rasyonel kurallarla değil, kutsala atfedilen dokunulmazlık derecesiyle ölçüldüğünde adalet dengesini kaybeder. Dini bir figürün çağ dışı veya hak kısıtlayıcı söylemi dini bir referansa (hadis, ayet yorumu) dayandırıldığında yasal ve şifai bir koruma zırhı kazanır. Seküler kesime ön yargılı yaklaşımlar, eleştirel düşünen kitleler üzerinde bir "korku iklimi" ve otosansür yaratarak adaletsizliğin kanıksanmasına ve toplumsal ayrışmaya yol açar. Bu durum, hukukun üstünlüğü ilkesinin tam olarak yerleşmediği ve sekülerizm ilkesinin sadece devlet işlerinde değil, yargısal kararlarda da tarafsız uygulanmadığı toplumlarda kronik bir sorun olarak kalmaya devam eder.

Seküler bir kişiye 'mantıklı bir argüman sun, ikna et' denmez. “Sözlerini ve savunmanı zaten dinlemeyeceğim,” hissi ile ötekileştirilir.

Aslında toplumun tamamı sessiz değildir; büyük bir kitle bu söylemlere sürekli tepki göstermektedir. Ancak bu tepkiler ana akım medyada ve güç odaklarında her zaman karşılık bulamamaktadır.

 (1) https://osmanlimirasi.net/index.php/omad/article/view/204

(2) https://turkmaarifansiklopedisi.org.tr/hutbe

 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

BLOG İÇERİĞİ / LIST OF CONTENTS

YAZILAR    -KUTSALLAŞTIRMA -3- (13.06.2026) -KUTSALLAŞTIRMA -2-  (12.06.2026) -KUTSALLAŞTIRMA -1- (12.06.2026) -ALTERNATİF VE UYUMLU YAŞAM...