KUTSALLAŞTIRMA -1-
Doğduğum kasabada çok yıllar önce bir ev ziyaretinde rafta duran kitaplar dikkatimi çekmişti. Onları incelerken birinin Arap harfleriyle basılmış Osmanlıca-Türkçe sözlük olduğunu gördüm. Bazı kelimelerin anlamlarına baktım ve birkaç sayfasının da fotokopisini almak istediğimi söyledim. Kasaba merkezindeki kırtasiye dükkanına gittiğimde, görevliye işaretlediğim sayfaları gösterdim. Yeşil bez ciltli, kapağında kabartma çok küçük desenleri olan kitap, Arapça harfleriyle yanımda duran adamın dikkatini çok çekmiş olacak ki, görevlinin elinden kitabı izin istemeden aldı. Sözlüğü eline alırken de herkesi duyacağı şekilde derin bir “Besmele” çekti ve Kur’an olduğunu düşünerek özel ilgi gösterdi. Bu arada sorgulayıcı bakışını da hissettim: “Kur’an fotokopisi çekilmeyecek kadar kutsaldır, neden fotokopisini çekerek sıradanlaştırıyorsun,” der gibiydi. Kitabı açtı, sayfalarını çevirdi ama Kur’an’ın sayfa düzenine benzemediğini fark edince kafası karıştı; her sayfa iki sütuna ayrılmıştı, maddeler halinde yazılmıştı, hiçbir süslemesi yoktu ve sıradan bir kağıda basılmıştı. Adam sadece sayfa mizanpajının farklılığı ile “Bu Kur’an’a benzemiyor,” diyebildi. “O bir Osmanlıca sözlük,” dedim ve adamın elinden alıp görevliye verdim. “Ben de zannettim…” dedi ve çıktı gitti.
Bu olay, konumuzu ve yazı dizisinin ana fikrini oluşturuyor ve şöyle soruyoruz: “Türkiye'de ve İslam dünyasının genelinde Kur'an, içerik ve anlamdan bağımsız olarak neden büyüleyici ve keramet dolu bir nesne olarak algılanıyor? Neden anlaşılmayan bir dil bu kadar güçlü etki yaratıyor? Kur’an, neden fiziksel varlığı ilahi anlamların bütünleştiği ve bir araya geldiği simgesel bir güce sahip olduğuna inanılıyor? Anlamadan etkilenmenin psikolojik ve sosyal gerekçeleri nelerdir?”
***
Kur'an’ın İslam dünyasında ve Türkiye’de sadece okunacak bir metin değil, aynı zamanda fiziksel varlığı ile kutsallık ve mucize nesnesi olarak algılanması, din sosyolojisi, psikoloji ve antropoloji disiplinleriyle açıklanan çok boyutlu bir olgudur. Anlamı doğrudan kavranmayan bir dilin bu denli güçlü bir etki yaratmasının ve fiziksel varlığının ilahi güçle özdeşleştirilmesinin temel nedeni yalnızca anlam yoluyla değil, semboller, ritüeller, değerler, gelenekler, otorite, sezgi, inanç, hayal etme, çağrışım ve kolektif duygular yoluyla oluşan çok eski, yaygın evrensel davranışsal, duygusal, zihinsel eğilimlerdir.
İslam inancına göre Kur'an özü itibarıyla okunması, anlaşılması, üzerinde düşünülmesi ve hayata geçirilmesi gereken ilahi bir hitaptır. İlk vahyin "Oku" emriyle başlaması da bilgi, kavrayış ve bilinçli yöneliş vurgusu olarak yorumlanmıştır. Ancak tarihsel ve kültürel süreç içerisinde Kur'an'ın fiziksel varlığı ve dili ile taşıdığı mesaj arasında zamanla bir ilgi kayması yaşanmıştır. Kur’an’ın fiziksel varlığının, ilahi gücün toplandığı “tılsımlı” bir kitap olarak kabul edilmesi ile ekstra güçlerle donatılması durumu ortaya çıkmıştır.
Ana akım ilahiyat, Kur'an’ın bir "tılsımlı ve mucizevi nesne" haline getirilmesini eleştirir. Kitabın asıl amacının hidayet, rehberlik ve tefekkür (derin düşünmek) olduğu vurgulanır. Mesajı terk edip sadece kağıdına kutsallık atfetmenin, Kur'an'ın indiriliş amacına aykırı olduğu savunulur.
Bazı tasavvufi ve geleneksel yorumlarda
ise, Kur'an'ın yazısına ve fiziki varlığına gösterilen bu saygıyı, Allah'ın
sembollerine ve Allah’a hürmet olarak görür. Aşırıya kaçıp şirk boyutuna
varmadığı sürece, varlığından bereket umulmasını psikolojik bir ihtiyaç ve
dindarlık göstergesi olarak kabul ederler.
Bu nedenle bazı Müslüman düşünürler tarih boyunca şu eleştiriyi dile getirmiştir: Kur'an'ın asıl amacı, onun raflarda korunması veya ritüel bir nesne olarak yüceltilmesi değil, okunması, anlaşılması ve yaşanmasıdır. Onlara göre kitabın maddi varlığına gösterilen saygı anlamlı olmakla birlikte, bu saygının kitabın içerdiği Allah’ın buyruklarının, ahlaki ve düşünsel çağrının önüne geçmemesi gerekir.
Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk, Türkiye'de bu düşüncede olan en önemli öncülerinden biridir. Öztürk, İslam Nasıl Yozlaştırıldı ve Kur'an'daki İslam gibi eserlerinde, İslam toplumlarının en büyük sorununun "şekilcilik ve özden uzaklaşma," olduğunu savunmuştur: “Kur'an bir ‘hayat kılavuzu’ olarak okunmalıdır, ritüel nesnesi olarak değil. Dinin dili akıl ve bilim olmalıdır. Arap gelenekleri ve Emevi kültürü İslamiyet’ten ayrıştırılmalıdır.”
Öztürk’e göre Kur'an, duvara asılmak, mezarlıklarda anlamı bilinmeden okunmak veya fiziksel bir nesne olarak kutsanmak için gönderilmemiştir. "Anlamadan Okuma" geleneği ile Kur'an'ın bir “Sevap kaynağı” gibi görüldüğünü, manası üzerine düşünülmeden sadece seslendirilmesinin İslam'ın özüne aykırı olduğunu belirtir. Şekilcilik ile Kur'an'ın fiziksel kağıdına, cildine gösterilen aşırı ve hürmetkar yaklaşımın, onun amacı adalet, akıl ve ahlak mesajının önüne geçmesini sert bir dille eleştirir. Ona göre asıl saygı, kitabı yüksek bir yere asmak değil, içindeki emirleri hayata geçirmektir. Öztürk, İslam dünyasındaki geri kalmışlığın temel nedenlerinden birini "Arap kültürünün ve dilinin dinin kendisi haline getirilmesi" olarak görür. Arapçanın kutsal bir dil olmadığını, dilin kendisinin aşkın veya kutsal olmadığını, sadece bir iletişim aracı olduğunu vurgular. Kur'an'ın Arapça olmasının nedeninin, ilk hitap ettiği toplumun dili olmasından kaynaklandığını savunur (Fussilet Suresi 44. ayetin referansıyla). Öztürk, insanların dini kendi dillerinde öğrenmesi gerektiğini savunmuştur. Statükoyu korumayı amaçlayan muhafazakar din anlayışını "akıl dışı" ve devrimci olan Kur'an ruhuna aykırı bulmuştur.
***
Sosyoloji açısından bakıldığında burada işleyen mekanizmanın, kutsal kabul edilen anlamların zamanla onları temsil eden fiziksel nesnelere aktarılmasıdır. Sonuçta insanlar yalnızca metnin mesajına değil, mesajı özdeşleştirdiği somut taşıyıcısına da saygı göstermeye başlıyorlar.
İnsanlar çoğu zaman soyut fikirlere doğrudan bağlanmakta zorlanırlar, bu nedenle soyut anlamlar somut sembollerde yoğunlaşıyor. Kur'an etrafındaki "anlamak mı, yoksa kutsal nesne olarak saygı göstermek mi," tartışması aslında daha genel insanlık tarihinin bir parçasıdır. Öncelikle İnsanlar, soyut bir inanç yerine gözle görebildikleri ve dokunabildikleri somut bir nesne üzerinden ilahi koruma altında hissetmeyi yeğlerler. Kutsal kitaplar duyusal ve gerçek olarak algılanan nesnelerdir. Böylece kutsal kitapların somut varlığı yani kağıdı, süslemeleri, mürekkebi, cildi ve seslendirilmesi içerdiği anlamlardan bağımsız olarak saygı gören, korunması gereken ve toplumsal algılarda manevi güç taşıyan semboller haline gelmiştir. Bu durum yalnızca İslam'a özgü olmayıp, birçok dinde kutsal metinlerin ve sembollerin zamanla metnin içeriğinden bağımsız bir kutsallık kazanması şeklinde gözlemlenen yaygın bir olgudur.
Antropolojik olarak insanlık, kutsal gücü somutlaştırma, yanında ve yakınında hissetme eğilimindedir. Sonuçta, kutsal olanı maddileştirme, ona dokunarak kutsanma isteği ve fiziksel varlığından koruma talep etme eğilimi, insanlığın evrensel dinsel davranış kalıplarından biridir. İnsan zihni boşlukları sevmez ve karşısındaki belirsizliği yapılandırılmış bir bilgiye ve anlama dönüştürmek ister. Soyut olguyu düşünmeye çalışmak, zihin için tarifsiz bir sonsuzluğa bakmak gibidir dolayısıyla zihin tutunacak bir yer bulamaz. İnsan psikolojisi, korunma, güven, sevgi ve bağlılık hissetmek için karşısında bağ kurabileceği somutlaştırmalar arar. Tanrı’ya sarılamazsınız ama kutsal kitaplara sarılabilir, Hacerü'l-Esved taşına dokunuşu hissedebilirsiniz. Bu da Tanrı'yı insan için "ulaşılabilir" ve "ilişki kurulabilir" yapar.
Kur'an’ın, İncil’in, Tevrat’ın fiziksel varlığı, ilahi olanın yeryüzündeki nesnel temsili, kutsallığın tek bir fiziksel nesnede somutlaşmış hali olarak algılanmaktadır. Bu da, içeriği tam olarak bilinmese bile, ona yönelik derin saygı ve duygusal bağlılığın oluşmasını açıklayan temel nedenlerden biridir. Çünkü halk dindarlığı, soyut teoriler yerine somut, dokunulabilir ve hayatı doğrudan koruyan nesnelere yönelir.
***
Kur’an ve Arapça özelinde konuşacak
olursak, Arapça okuma-yazma oranının düşük olan ve dilin anlaşılamadığı toplumlarda, kitabın
içeriğinden ziyade fiziksel varlığına kutsallık atfedilmesi gözlenmektedir. Anlam
yerine mucize ve tılsım içerdiğine inanılan varlığına odaklanma söz konusudur.
İlahi kelamın metinlerine duyulan aşırı saygı, zamanla onu
dokunulmaz ve insan üstü bir koruyucu nesne statüsüne yükseltmiştir.
Türkiye'de insanların büyük çoğunluğu Kur'an Arapçasını doğrudan anlayamaz. Arapça anlaşılsın veya anlaşılmasın ama kutsal olarak kabul edildiği için çok kıymetli bir olgu olarak konumlanmıştır. Kur'an, doğumda, ölümde, cenazede, kandillerde, camilerde, ramazanda, dini içerikli eğitimde ve kurslarda, medyada, çocukların yetiştirilmesinde, aile içinde sürekli duyulur. Bu durumda metin sadece bir metin olmaktan çıkar, ilahi bağlantıları ile kutsal konuma yerleşir. Hayatın hem acılı, hem de sevinçli anlarına anlam katan işitsel, görsel, duygusal bağlantılar yaratır. Yas, kutlama veya yeni başlangıçlar gibi kriz anlarında kolayca ulaşılabilecek, kutsallığın atmosferine hemen dahil olunacak ritüelleri ve çağrışımları fiziksel varlığıyla hemen oluşturur.
***
Burada ilginç bir psikolojik unsur vardır. Bir metin tam anlaşılmadığında iki farklı sonuç ortaya çıkar; ya önemsiz bulunur ya da tersi derin ve gizemli algılanır. İkinci durum özellikle dinlerde ve inanç sistemlerinde sık görülür. Kutsal kitapların metni herkes tarafından kolayca anlaşılabiliyorsa, sıradan bir metin gibi algılanabilir ama anlaşılmayan dil gizem üretir, bilinmeyene karşı saygıyı artırır.
Bu mekanizma yalnızca İslam'da değil, Latince, İbranice dualarda, ayinlerde, metinlerde de görülmüştür. Orta Çağ Avrupa'sında halkın çoğu Latince bilmezdi ama kilise ayinlerinden çok etkilenirlerdi. Hindu geleneklerinde Sanskritçe mantraların anlamını bilmeyen milyonlarca kişi bunları kutsal kabul eder. Budizm'de de benzer durumlar görülür. İnsanlar, inançlarının derinliği, iç sesleri ve manevi arzularıyla fiziksel sembollere daha büyük anlamlar yüklerler.
Dini sistemlerdeki anlaşılmazlık retorik etkiyi azaltmaz aksine gizem hissi oluşturarak artırır. Kur’an’ın yapısında, ses estetiği, iç kafiye, ses tekrarları, ritmik duraklar, vurgular, fonetik uyumlar bulunur. Bu nedenle okuma sırasında Arapça bilmeyen biri bile sertlik, uyarı, merhamet, ihtişam gibi duygusal tonları hissedebilir. Doğrudan duyusal sistemler etkilenir ve huşu, korku, hayranlık, teslimiyet, duygularını uyandır. Anlamını bilinmediği halde kültürel ve inanç sempatisi olan her kişi Kur'an’ı derin bir manevi teslimiyet, kutsallık algısı ve iman psikolojisi eşliğinde dinler. Bu nedenle birçok kişi, "Ne söylendiğini anlamadım ama çok etkilendim," diyebilir. Fakat bu durumda hissedilen şey çoğunlukla "anlam" değil, "ses estetiği” ile hissedilen etkileşimin yarattığı bireysel ya da kolektif hassas atmosferdir. Kur'an’ın şiirsel yapısı, ses ve ritmin büyüsü, tecvid kuralları (hatasız ve güzel okuma), anlamı bilinmese dahi kültürel bir yatkınlık ve kolektif değer birliği olan insanların beyninde yatıştırıcı bir mistik müzikal etki yaratır. Burada etkin olan şey anlamdan çok, duyusal deneyime konu olan algıların kutsal olduğuna inanmak ve kendini kaptırmaktır. İnsan beyni, dili yalnızca bilgi olarak işlemez, inanç, otorite, gelenek ve alışkanlıklar ile kutsala dönüştürür.
***
Dinler tarihinde görüyoruz
ki kutsal metinler, ilahiler, sesler, semboller veya nesneler sadece
içerikleriyle değil, fiziksel varlıklarıyla da birer güç, koruma ve mucize
kaynağı olarak algılanıyorlar.
Haçın Hristiyanlıktaki
kullanımı fiziksel ve koruyucu algısıyla çok ilgilidir; nazardan, kazadan veya
şerden korunmak için taşınır ya da duvara asılır. Mekanları kutsamak, kötülüğü
ve şeytanı uzak tutmak için evlerin girişine veya boyuna asılır. Tarih boyunca
ve günümüzde haçın hastaları iyileştirdiğine, mucizeler yarattığına ve kişiyi
kutsadığına inanılır. Sadece haç sembolü değil, haç çıkarma eyleminin kendisi
de fiziksel bir koruma kalkanı olarak görülür.
İslam'daki gibi Hristiyanlıkta da “Kutsal Emanetler” fiziksel varlığıyla mucize ve bereket getiren
nesneler olarak kabul edilir.
Özellikle Ortodoks
dünyasında kutsal kişiliklerin ve olayların resimleri (ikonalar) sadece
sanatsal değil, ilahi enerjinin dünyaya açılan pencereleri olarak kabul edilir.
İkonaların şifa dağıttığı inancı yaygındır.
Yahudilikte içinde Tevrat'tan ayetler yazılı olan küçük rulolar, evlerin kapı pervazına asılır. Yahudiler eve girip çıkarken buna dokunup öperler ve evi koruduğuna inanırlar. Kudüs'teki Ağlama Duvarı arasına sıkıştırılan kağıtlar geleneksel olarak Tanrı'ya yazılan kişisel dua ve temenni mesajlarının yanında Tevrat’tan da ayetleri içerir.
Hinduizm’de Tanrıların heykelleri sadece birer sembol değildir; yapılan ritüellerle Tanrı’nın o heykelin içinde bizzat göründüğüne inanılır. Hinduizm’de heykeller, doğrudan Tanrı'nın kendisi değil, Tanrı'nın görünmeyen enerjisinin somut birer yansıması ve aracıdır. Sonsuz bir Tanrı'ya (Brahman) zihnen odaklanmak zordur. Heykeller, inananların ibadet sırasında zihinlerini sabitlemelerini sağlayan görsel birer araç işlevi görür. Geometrik kutsal çizimler ve tılsımlar, mekanları kötü enerjiden korumak için duvara asılır veya taşınır.
Budizm’de üzerinde
kutsal mantralar yazılı silindirler çevrildiğinde, o metinler hiç okunmasa bile
fiziksel olarak dönmesiyle dünyaya pozitif enerji ve sevap yayıldığına
inanılır.
***
İnsan psikolojisi, tam olarak çözemediği, hayatın travmalarından ve belirsizliğinden kaçmak, düzen hissini yaşamak için "yüce" olduğunu kabul ettiği gizemli fenomenleri somutlaştırarak huşu, saygı, bağlantı, güven ve hayranlık hisseder.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder