Sartre: "Dünya düzensizdir, pistir ve karşı duran bir şeydir. Dünyada iyi gitmeyen bir şey var; insana göre uyumlu kurulmamış, tersine; zalim, acımasız, düşmanca ve şaçmadır. Birçok insan yapışkanlık içinde yaşar. Ancak bulantı bizi uyandırır, yapışkanlıktan kurtarır. Bu, varoluşun ilk adımıdır."
KUTSAL KİTAPLAR VE SÖZ DİNLEMEYEN İNSAN
“Mutlak” mesajları, “sınırlı” insan zihnine anlatmak nasıl bir şeydir?
Bu makale, din farkı gözetmeksizin kutsal kitapların tanımladığı Tanrı kavramına agnostik bir bakış açısı sunacaktır.
Kutsal kitapların amaçlarını şöyle özetleyebiliriz.
· Tanrı'nın ya da ilahi gücün kendi mutlaklığını ve gücünü insanlara anlatmak.
· Vahyin somutlaştığı kaynak olmak.
· Günah ve sevap kavramları ile ödül ve cezayı insanlara duyurmak.
· Tarihsel bellek oluşturmak. Toplumların kökenini, anlatıla gelen büyük olaylarını ve peygamberlerinin hayatını kayıt altına almak.
· Tanrı'nın ya da ilahi gücün insanlığa iletmek istediği emirleri, öğretileri ve bilgeliği aktarmak.
· Doğru ile yanlışı, iyi ile kötüyü tanımlamak ve ahlaki rehberlik yapmak.
· Bireysel ve toplumsal yaşamı düzenleyen kurallar ile yaşam kılavuzu oluşturmak.
· Kültürel belleğin devamını sağlamak, tarihsel kolektif kimliği oluşturmak, korumak ve aktarmak. Ortak inanç, dil ve değerler etrafında topluluk bilinci oluşturmak, toplumu organize etmek ve kaosu azaltmak.
· Öğretilerin nesiller arası bağını sürdürmek.
· İbadet ve ritüelleri düzenlemek.
· Dünyanın acısına, ölüme, adaletsizliğe anlam yüklemek. Umudu ve öteki dünya inancını pekiştirmek, anlam ve teselli bulmak. “Neden acı var?” sorusuna hikaye temelli cevaplar vererek dinleyici ya da okuyucuyu ikna etmek.
· İnsanın, Tanrı tarafından izlendiğinin güveni ile dünyaya aidiyet hissini oluşturmak.
· Adaletin dünyada eksik olduğu durumlarda “nihai adalet” fikriyle denge kurmak, insanları imtihana ve hesap fikrine hazırlamak. İnsanın adalet ve anlam arayışının metafizik yansımaları olarak varoluşsal çelişkileri katlanılabilir hale getirmek, insan zihninin anlam ve adalet ihtiyacını karşılamak, Tanrı’ya inanç, dünyaya düzen, umut ve teselli üretmek.
· Otoriteyi yerleştirmek ve meşrulaştırmak (liderler, peygamberler, papalar, dini sınıflar). Dağınık kabileleri ortak bir ahlak ve hukuk sistemi etrafında toplamak.
· İnsan ile Tanrı arasında bir iletişim ve yönlendirme köprüsü kurmak.
· Hikaye modelleri insan davranışlarını yönlendirmek, gerçekliği doğrudan değil, anlatı yoluyla şekillendirmek.
Teologlara göre Tanrı, mesajını ve buyruklarını doğrudan her insana iletmez, melekler veya peygamberler gibi seçilmiş aracılar kullanır. İlahi mesajlar yazılı harflere, kelimelere, metinlere dönüşür ve insanlar Tanrı'nın sesini duymak yerine metni okurlar ve anlatılar üzerinden mesajı alırlar. Kitaplar, yaratıcı ile bağ kurmak isteyen bireyler için kuralları belirleyen “dolaylı” iletişim rehberleridir.
Teolojide ilham, rüya ve vahiy "doğrudan" özel iletişim diye tanımlanırken, kutsal kitaplar "dolaylı" sınıfındadır. Doğrudan iletişim kişiye özel, sübjektif ve içseldir, kutsal kitaplar ise kamusal ve evrenseldir, toplulukların tamamına hitap eder. İnanç sisteminin anayasası niteliğindedir ve herkes için bağlayıcı hükümler içerir. Tarihsel olarak tamamlanmış ve dondurulmuştur. Yeni bir kutsal kitap inmeyeceği için, Tanrı'nın vahiy üzerinden insanlığa yeni bir mesaj eklemesi ve göndermesi söz konusu değildir.
Yaşadığı dünya ve etrafındaki alem hakkında arayışlarına tatminkar cevapları dinlerde bulan insanlar, vahiy yoluyla gelen bilginin kaynağının kutsal ve doğru olduğuna güvenir, yeterli ve yanlışlanamaz bulur.
-İlk soru: Kutsal bir "emir" insan tarafından ihlal edilebilir mi, teolojik açıklamaları ve savunuları nelerdir?
Evet, kutsal bir emir insanlar tarafından bilişsel ve eylemsel olarak ihlal edilebilir, zaten “imtihan” kavramının özü “ihlalin mümkün” olmasına dayanır.
Teolojik açıklamada, semavi dinlerde (İslam, Hristiyanlık, Yahudilik) insan, programlanmış robotlar gibi hareket eden bir varlık değildir. Doğru ile yanlış arasında seçim yapma iradesine sahiptir ve seçim özgürlüğü vardır. Emirin uygulanması insan yararınadır ama zorunlu kılınmamıştır.
Kutsal emirlerin çiğnenebilir olması, dinlerdeki "ödül ve ceza", “cennet ve cehennem” mekanizmasının temelini oluşturur. Eğer emirlerin ihlali imkansız olsaydı, imtihan, itaat, itaatsizlik, cennet ile cehennem kavramının, ahlaki sorumluluğunun bir anlamı kalmazdı. İncil’deki “yasak meyve” anlatısı da itaatsizlik mantığına dayanır.
Yerçekimi gibi doğa yasaları fiziksel olarak ihlal edilemez. Ancak kutsal emirler veya ahlaki yasalar fiziksel zorunluluklar değil, ahlaki ve hukuki beyanlardır. Tanrı, insanı emre uymaya fiziksel olarak zorlamaz. İhlal yeteneği, insanın ontolojik yapısının (kişilik, irade, akıl, psikoloji) doğal bir sonucudur.
Tarihsel ve pratik gerçeklikte dinler tarihi ve kutsal metinler, kutsal emirleri ihlal eden insanların örnekleri ile doludur; tövbe, af ve arınma mekanizmaları, insanın bu emirleri ihlal edebileceği gerçeği öngörülerek tasarlanmıştır.
Daha determinist yorumlarda insanın ihlali, “Tanrısal planın parçasıdır. İnsan sadece ihlal ettiğini sanır,” yaklaşımı “özgür irade var mı,” çıkmazını daha da büyütür. “Eğer her şey plan dahilindeyse, suç, ceza ve adalet nasıl temellendirilecek,” sorusu tarih boyunca kafaları allak pullak eden bir paradoksa dönüşüp durmuştur. İnsan buyrukları ihlal ederken yaptığının bilincindedir. Bu yüzden “ahlakın değeri, zorunlu oluşunda değil, özgürce seçilebilir oluşundadır,” söylemi ile özgür irade tartışması tüm zamanlarda devam eder.
Ayrıca toplumlar geliştikçe kutsal emirler ile modern hukuk kuralları çatışabilir ve bireyler kendi özgür iradeleri veya toplumsal normlar doğrultusunda dini emirleri ve yönlendirmeleri reddedebilirler.
Teologlar, kutsal kitapların özündeki ikna kavramının, salt bir zorlamadan ziyade insanın özgür iradesine, aklına ve vicdanına hitap ederek fikri ve kalbi bir değişim yaratmayı hedefler,” derler. İnsan psikolojisinin en temel itici güçleri olan umut/ödül ve korku/ceza dengesi ikna dilinin merkezinde yer alır. Doğru yolda gidenler, iyilik yapanlar ve inananlar için huzur, cennet, ebedi mutluluk ve ilahi sevgi vaat edilerek teşvik edici bir dil kullanılır. Zulmedenler, haksızlık yapanlar ve inkarcılar için adalet, hesap günü ve cehennem azabı hatırlatılarak caydırıcı bir dili vardır.
-İkinci soru: İnsan emirleri ihlal edebiliyorsa, emir ne kadar “mutlak”tır?
Her şeye gücü yeten ve her şeyi bilen bir varlık olarak, kutsal kitapları bir araç ve peygamberleri bir aracı olarak kullanması mutlaklığı ile çelişmez mi? Kitaplar insani iletişim için uygun bir tarihsel ve geleneksel yöntemler olabilir ama Tanrı’nın ilahi iradesinin tecellisi için uygunsuz araçlar değiller midir? Mutlak bir varlık olarak Tanrı, kutsal kitaplarda neden insanların farklı ve hatalı yorumlarına neden olacak ve kafasını karıştıracak, üzerinde uzlaşılamayacak ve telkine dayalı, dolaylı argümanlar sunmuştur?
Teologlar, kutsal kitapların dilini, "Tanrı'nın insan kelamıyla konuşması" olarak tanımlarlar. “Mesajın özü ilahi, formu ise insan dilindedir,” derler. Ama kitaplardaki ikna etme, yol gösterme, yatıştırmaya yönelik "emir", "yasak" veya "öneri" dilini mantıksal bir süzgeçten geçirdiğimizde şunları görebiliyoruz: Bir emir veya öneri, muhatabın buna uymama ve reddetme iradesi ve imkanı olduğunu, ihlal edilebileceğini, gerçekleşmeme ihtimalini önceden varsayar. Eğer insan, Tanrı'nın emrine karşı gelebiliyorsa, başka deyişle ihlal edebiliyorsa Tanrı'nın iradesi ile sonuç arasındaki zorunluluk bağı kaybolacak ve kırılma oluşacaktır. Oysa mutlak bir varlığın iradesi ile sonuç arasında bir kopukluk olmamalıdır. Yukarıda bahsettiğimiz gibi “imtihan” kavramı insanın kurallara uymayacağı tanımını önceliyor.
Dinlere göre kutsal bir emrin ihlali durumunda ilahi cezalandırma genellikle dünyevi anı kapsamaz, o anda fiziksel müdahale olması şart değil ama aşkın (metafizik) bir zamana veya vicdani boyuta ertelenir.
-Üçüncü soru: “İsteklerin mutlaklığı ile ‘Söz dinlemeyen insanların’ gerilimi nasıl çözülecek?
Tanrı, talimatları ile kullarını ikna etmeye çalışan, uyaran, kimi yerde korkutarak hakimiyet sağlayan, onları terbiyeye yönlendiren otoriter bir dil kullanır. Ama mutlak kudretli bir varlık için gerçekleşmeyecek bir “istek” diye bir kavram olamayacağına göre “isteklerinin mutlaklığı” insanların isteksizliği ve eylemsizliği ile karşılıksız kalabilir. Bu durumda Tanrı, emir ve tavsiyeleri ile kutsal kitaplar vasıtası ile temenni sunan konumunda kalır. Muhatabın yani insanın ise denetlenmediğini, itaatsizlik potansiyeli ile istediği gibi davranabilen, “söz dinlemeyen” olduğunu ve “keyfi davranabileceğini” varsayar.
Mutlak bir varlığın isteği zaten anında "olgu"ya dönüşmelidir. Tanrı kitaba emir, yasak, davet, öneri, tavsiye, niyet, telkin yoluyla arzuladıklarını, isteklerini, söylemlerini yazmıştır ve bunlara insanların uymasını beklemektedir. Öneri yöntemlerinin "kitaba yazılması" ve insanlardan bunlara uyulmasının istenmesi, sürecin belirsizliğini gösterir. Bir emir veya öneri mekanizması, muhatap özneden eylemde bulunma ve yönelme bekler ama istenen şeyin yapılmasını garanti etmez. Bu noktada “Tanrı, neden ‘insanın tercihine dayalı’ riskli ve belirsiz bir mekanizma ile ilahi düzenini kurmaya karar vermiştir,” sorusu akla gelir. Bu, Tanrı'nın varlık ve buyruk tasarımına ilişkin kitaplarda bildirdiklerine, insanın yapısı/yaratılışı gereği uyma zorunluluğun olmadığını, beklentilerinin boşa çıkacağının baştan kabul etmesi anlamına gelir. İnsanın Tanrı’nın emirlerine uymaması "Tanrı’nın planına insanların uymadığı" anlamına gelir, bu yine çelişkidir. Eğer insan gerçekten Tanrı'nın beklemediği veya istemediği bir şeyi yapabiliyorsa, emrettiği yoldan gitmiyorsa, söz dinlemiyorsa bu durumda insana tanınan iradenin kullanımında sorun var demektir. Yani kutsal kitaplardaki "uyarı" dili, aslında Tanrı'nın insan üzerindeki mutlak deterministik kontrolünden feragat ettiğini veya denetimi dışında gösterdiğini iddia etmez mi? Kullanılan dil, yaratıcıyı isteyen ama gerçekleştirmeyen “söz dinlemeyen” kulları için temennide bulunan bir varlık gibi sunar bu da yine mutlaklık ile bağdaşmaz.
Bir şeyin "emir ve istek" olarak kitaba yazılması, Tanrı ile kulları arasında uyumsuzluk, mesafe ve belirsizlik sokar. Eğer amaç sadece düzen ise, "hata yapma ihtimaline daima açık," insanın üzerine bir düzen kurmak, verimsiz ve kaotik bir yöntem gibi görünüyor.
-Dördüncü soru: İnsanın "hayır" diyebilme potansiyeli, Tanrı’nın denetimi dışında bir alan yaratır mı?
Bu teolojinin en büyük çıkmazlarından biridir. Tanrı’nın bilgisi yanılmazsa, insanın o bilgiyi bozamaması, değiştirememesi, “hayır” diyememesi gerekir. Eğer Tanrı, adaleti istiyorsa, doğrudan uygular, iyiliği istiyorsa, doğrudan var eder, kötülüğü istemiyorsa, ortadan kaldırır.
İnsanların keyfiyetine ve kusurlarına dayalı ilahi bir düzen kabul edilebilir mi? Tanrı neden kötülüğü doğrudan gidermiyor da, kitaplar gönderiyor, peygamberler araya koyuyor, yorum ve inanç farklarına izin veriyor, mezhepler, çatışmaları, savaşlar, huzursuzluğun ortaya çıkmasına müsaade ediyor? Bütün bunlar insanın “ hayır” diyebilmesinden ve kuralları çiğnemesinden kaynaklanmıyor mu?
-Beşinci soru: Kutsal kitaplar neden belirli bir tarihsel coğrafyaya, toplumsal sorunlara ve kabile kültürlerine hitap ederek inmiştir?
Tarih boyunca siyasi güçlerin metinlerin yorumlanma yetkisi (Peygamberlik, ruhban sınıfı, papalık, halifelik, şeyhlik gibi), geniş kitleleri yönetmek için kullanılmıştır. Orta doğuda kutsal kitapların ortaya çıktığı dönemlerde merkezi otoritenin olmadığı, kabile temelli, savaşlarla dolu, sözlü kültür ağırlıklı, adaletin evrensel değil ilişkisel olduğu bir toplumsal yapı söz konusudur. Kutsal bir metin, yazıldığı dönemin ahlakını, adalet düzenini, sosyal kabiliyetlerini, ilişkilerini, ekonomisini, hukukunu ve bilimsel algısını taşır. Toplumun geçmişi, coğrafya, toplumsal dinamikler ile kullanılan dil oluştuğu kültürün niteliklerini içerir. Ama bilimsel bir gerçektir ki kültürün ve çağın değişimi dilin de değişmesine yol açar.
Tanrı dünyadaki tüm kullarının hayatlarını düzenlerken neden bu kadar “yerel” ve “insani” yöntemler kullanmış da “Tanrısal” yöntemlerle düzenleme yoluna gitmemiştir? Şöyle de sorabiliriz: Neden ortadoğu halklarını geleneğine uygun tarihi ve toplumsal bir yöntemi tercih etmiştir? Neden dünyadaki tüm insan topluluklarına aynı anda, kendi dillerinde, kendi kültürlerine uygun benzer içerikleri aynı doktrin ile göndermemiştir?
Hemen kısa cevabını verelim: Çünkü peygamberlik ve ilahi vahiy geleneği ortadoğuya özgüdür. Dünya nüfusunun çoğunluğunun inandığı temel monoteist dinler bu bölgede doğmuş, kurumsallaşmış ve dünyaya yayılmıştır.
Dinler yayıldıkça Fars, Grek, Roma, Türk kültürleriyle karşılaşmış; bu kültürlerin yaşamsal, felsefi, inanç altyapısı kutsal metinleri okuma biçimini doğrudan etkilemiştir.
-Altıncı soru: Kutsal kitaplar neden yorum karmaşası, farklı anlayışlar, ayrışmalar üretmiştir? Sorun insanlarda mı?
Kutsal kitapların dili matematiksel değildir, günlük dilde yazılmadığı için zamanla çok katmanlı hale gelir. Farklı devirler farklı okumalara ve anlamalara yol açar. İnsanlar kendi çağlarının ahlakını, bilgisini, endişelerini, siyasetini okudukları metinlere taşırlar.
Tarih boyunca egemen güçler ve toplumlar kendi siyasetlerine uygun çıkarımlar yaptılar ve kutsal kitapları kendi düzenlerini meşrulaştırmak için kullandılar. Egemen olmak isteyen güçlerin psikolojisi, istekleri, kültürü ve çıkarları metinleri yorumlama biçiminde belirleyici olmuştur. Bu yüzden ayrışmaların önemli kısmı teolojik olduğu kadar “siyasidir”. Aynı metin, aynı toplumun karşı saflarda ikiye ayrılmasına neden olmuş, kendi inanç biçimleri ile siyasi anlayış farklılığından dolayı diğer yorumları dışlayarak kutuplaşma ve karmaşa üretmiştir.
Eğer mesaj evrensel ve hayatiyse, neden bu kadar kolay anlam farklılıkları çıkıyor? Nesnel değil de herkes kendinden bir şey buluyor ve kendi meşrebine uygun çıkarımlar yapıyor? Çünkü, metni okuyan her bir kişi kendi niyet, ön yargı ve beklentilerini görüyor. İnandığı şeyin kutsallığını savunmak adına nesnel, paylaşımcı, barışçı ve hoşgörülü olmaktan uzak durabiliyor. Mesaj insanlığın kurtuluşu, ahlakı ve adaleti için geldiyse, neden ayrışmalar ve mezhepler oluşuyor? Neden aynı kitaptan birbirine zıt hükümler çıkarılabiliyor? Neden tarih boyunca herkes kendi yorumunu “hakikat” ilan ediyor?
Teistler “Mesaj evrenseldir, uygulama tarihseldir,” diye açıklamaya çalışıyor. Soru: “Mükemmel bir mesaj, böylesine büyük ve sürekli bir yorum kaosu üretmemeliydi. Evrensel olan bir mesaj neden sürekli yeniden her döneme adapte edilmek ve tercüme edilmek zorunda kalıyor?”
Tanrı’nın ilahi kitaplarının öngördüğü düzen, insan yorumuna emanet edildiğinden beri kutsal kitaplar maalesef anlaşmazlıklara neden olmuşlardır. Farklı yorumlardan dolayı ayrışmalar, düşmanlaşma, çatışmalar ikibin yıldan günümüze değin süregelmiştir. Burada, “Mutlak bir yaratıcı için herkesin kabul edeceği ve üzerinde uzlaşacağı dini doktrin imkanı yok muydu,” sorusu daima akla geliyor.
”Sorun kutsal kitaplarda mı, insanın yaratılışında mı, insanın tabiatında mı?” Tanrı insanın sınırlı ve çatışmacı doğasını kendisi yarattığına göre, neden böylesine yoruma açık, belirsiz bir sistem tasarlamıştır? Dinlerin etkisi, yalnızca metinden değil, onu yorumlayan insan yapısından doğar. Agnostik bakış açısı ise şunu yine sorar ama olgu yine tartışma konusu olmaya devam eder. “Eğer insanın eksikliği baştan biliniyorsa, neden sistem bu eksiklik üzerine kuruldu?”
-Émile Durkheim’ın görüşleri:
Émile Durkheim kutsal metinlerin toplumu bir arada tutan temelde bir "sosyal bir olgu" olduğunu savunur. Ona göre Tanrı, toplumun soyutlaşmış, sembolik bir temsilidir. Durkheim, kutsal ile kutsal olmayanı birbirinden ayırır ve kutsal diye kabul edilen inançları ve uygulamaları,sosyal örgütlenmenin bir yöntemi olarak ele alır. (1)
Durkheim, dini inançların ve ritüellerin kökenini doğaüstü bir varlıkta değil, toplumsal yapının kendisinde arar. Bu görüşün temel noktaları şöyledir: insanlar Tanrı adı altında aslında kendi topluluklarını, toplumsal düzeni ve kolektif gücü yüceltirler, bireyler toplumun gücünü, baskısını ve kolektif bilincini o kadar yoğun hissederler ki, bu gücü somutlaştırmak için bir "Tanrı" veya kutsal semboller yaratırlar. Dolayısıyla, toplum aslında kendi gücünü yücelterek kendisi için hayati önem taşıyan değerleri (dayanışma, ahlak) "kutsal" ilan eder ve idealleştirir. Tanrı’da bu kolektif değerlerin sembolik bir yansımasıdır.
Tanrı, toplumun birey üzerindeki otoritesinin, gücünün ve ahlaki üstünlüğünün yansıtılmış halidir. Toplum bireyden daha kalıcı ve güçlü olduğu için, birey gözünde toplumsal beraberlik kutsal bir nitelik kazanır. (1)
Durkheim, “Kolektif Coşku” kavramı ile bireylerin bir araya gelip ritüeller, ibadetler, ayinler gerçekleştirdiklerinde gündelik hayattan sıyrılarak, grubu birbirine bağlayan "kutsal" semboller ve anlamlar yarattığını savunur. Toplum aynı anda aynı düşünceyi, aynı eyleme (üzerinde uzlaştıkları, kabullendikleri) iştirak ederek bireylere iletirler, birlikteliğin üzerlerinde yarattığı baskıyı ve gücü birlikte derinden hissederler. Durkheim bu deneyimin “kutsalın kaynağı” olduğunu belirtir. Bu tür olaylar, bireyleri heyecanlandıran ve grubu birleştirmeye hizmet eden kolektif coşkuya neden olur. (2) Tanrı inancı ve ritüeller, bireyleri bir araya getirerek "kolektif bilinç" yaratır ve toplumun bir arada kalmasını ve dayanışmayı sağlar. (3)
Ona göre tanrı fikri, toplumun bireyler üzerindeki moral ve etik otoritesinin yansımasıdır. (4)
Özetle, Durkheim sosyolojik bir bakış açısıyla; "Tanrı, toplumun kendi kendisini kutsallaştırmasıdır" tezini savunur. Aynı zamanda kutsal kitapların mülkiyet, evlilik, ceza hukuku gibi konuları düzenleyerek karmaşayı önlediğini belirtir. "Tanrı, toplumun kendi üzerine yansıttığı sembolik temsildir." Bu belirleme, Tanrı varsayımı olmadan kutsal metinlerin varlığını açıklayabiliyor ve kutsal kitapların "Tanrısal bir rehber" olmaktan ziyade "İnsani bir anayasa" olduğu fikrini güçlendiriyor.
Toplumların birliktelik ruhu, yüceltilerek inançlara evrilir; önce olasılık, sonra uzlaşma, sonra geçerlilik kazanır ve gerçekmiş gibi kutsallaşır. Böylece ortak bilince sıkıca yerleşir, sonraki nesillere aktarılacak bilgiye, görgüye, kültüre dönüşür.
-Karl Popper'ın görüşleri:
Dinler, yaşamda anlam arama, ölümün ve acının varlığını meşrulaştırma, toplumsal düzen, otorite sağlama, ahlaki normları kodlama, grup kimliği oluşturma işlevlerini karşılar. Bu, Karl Popper'ın yanlışlanabilirlik kriteri açısından da ilginç: “Tanrı'nın varlığını doğrudan ispatlayamıyoruz ama kutsal kitapların varlığı, belirli bir Tanrı tasavvurunun aleyhine delil sunuyor,” diyor. Popper'ın felsefesi Tanrı'nın varlığını ispatlamayı veya yokluğunu kanıtlamayı değil, dogmatik iddiaların eleştiriye açılmasını hedefler. Kutsal kitaplardaki tasvirlerin, rasyonel ve eleştirel bir akılcılık çerçevesinde tutarsızlıklarının gösterilmesi, Popper'ın yöntemine uygun bir "yanlışlama" girişimidir.
Karl Popper'ın felsefesinin temelini oluşturan yanlışlanabilirlik (falsifiability) ilkesi, bir teorinin bilimsel sayılabilmesi için deneysel olarak yanlışlanabilir olması gerektiğini savunur. Popper, Tanrı'nın varlığına ilişkin klasik ontolojik, kozmolojik veya teolojik delilleri bilimsel anlamda ne doğrulayabildiğimiz ne de yanlışlayabildiğimiz için bu konunun metafizik alanına girdiğini belirtir. (5)
Yanlış olup olamayacaklarından emin olmanın bir yolu yoksa dini iddialara güvenebilir miyiz? Popper'a göre, kutsal kitaplarda betimlenen belirli bir Tanrı tasavvurunun (herşeye müdahale eden, her şeye gücü yeten), evrendeki kötülükler veya mantıksal çelişkilerle karşılaştığında yanlışlanabilir bir iddia haline gelebilir. (6)
Eğer bir kutsal metin, mantıksal olarak tutarsız veya somut ve bilimsel gerçeklerle (ampirik) çelişen bir Tanrı tanımı sunuyorsa, bu metin o belirli Tanrı tasavvurunun aleyhine bir delil olarak okunabilir. Popper bu durumu, "eğer bir teori yanlışlanabilir değilse, bilimsel de değildir" prensibiyle, kutsal metinlerin dogmatik savunmasının aksine, eleştirel rasyonalizm yoluyla test edilebileceğini ifade eder. (7)
Karl Popper'ın "eğer bir teori yanlışlanabilir değilse, bilimsel de değildir," prensibini, bilim alanına uyarlamasını abartılı ve gerçeklikten uzak bulsam da dini argümanlara eleştirel yaklaşımını ve teorisini doğru buluyorum.
Örneğin, “Tabiat olaylarını (rüzgar, yağmur, kar, ekinlerin bitmesi) idare etmekle görevli melekler vardır,” cümlesi yanlışlanamayan bir önermedir. Çünkü test edilemez ve inanan için tabiattaki her durumu açıklayabilir, hiçbir deneyle çürütülemez. Popper’e göre bu metafizik olabilir ama bilim değildir.
İncil’de, (İbraniler 11:3): "Evrenin Tanrı’nın buyruğuyla şekillendiğini, böylece görünenlerin görünmeyenlerden oluştuğunu imanla anlıyoruz," ayeti deneyle ölçülemez, laboratuvarda test edilemez, yanlışlanamaz. Dolayısıyla bilimsel önerme değildir, metafizik inanç alanındadır.
"Kutsal kitaplar varsa, Tanrı'nın varlığı şüphelidir," önermesi Tanrı'nın varlığından, yokluğundan ziyade, "Yerleşik Tanrı tasavvurlarının tutarlılığına," şüphe ile agnostik bir yaklaşımdır. Sonuçta kutsal kitaplar, agnostik bakışla, Tanrı’dan çok, insan topluluklarını düzenleyen normatif metinler ve otorite işlevi görüyorlar ve Tanrı’nın zorunlu aracı değil, Tanrı fikrinin toplumsal taşıyıcısı gibi işlev taşıyorlar.
-Teologların görüşleri:
Kaderi bilen Tanrı ile kitaplarda ahlaki emir veren Tanrı tasviri arasında paradoksal, mantıksal gerilim vardır. Tanrı her şeye kadirken, yazılanlara uymayan insan kendi eylemlerinden, fikirlerinden, niyetlerinden nasıl sorumlu tutulabilir? İşte burada tutarlı bir cevap verebilmek için kelam alimleri tarafından çeşitli kavramlar ve bilhassa Cüz’i irade kavramı ortaya atılmıştır. Külli irade, Tanrı’nın evren üzerindeki mutlak hakimiyetini ifade ederken, Cüz’i irade, insanın kendi eylemlerinde sorumlu tutulmasını sağlar. (8)* (İmtihan kavramına bağlı olarak konuyu burada daha detaylı anlatmıştım.)
Teologlar, Tanrı’nın mesajını, insanın anlayacağı dilde ve kültürel bağlamda tarihsel olarak verdiğini çünkü insanın mutlak hakikati doğrudan kavrayamadığını, araçların insani olmak zorunda,” olduğunu söylerler.
Neden, “tek dil” soruna verdikleri klasik yanıt ise, "Tanrı insanın anlayabileceği şekilde konuşur," derler ama neden Avustralya yerlilerine kendi dillerinde gönderilmediğini ve onlara neden kültürel ve yaşam biçimi bağlamında hiç hitap etmediğini açıklayamazlar.
Tanrı ontolojik (varlıksal) doğası gereği neden talimatlarını doğaya, sürece, insan yaşamına ve zihnine doğrudan müdahale ile iletişim kurmayı ve “talimat” vermeyi tercih etmemiştir? Yerçekimine karşı gelemezsin çünkü o bir "yasa"dır. Ancak "yalan söylememe" gibi bir ahlak yasası emrine karşı gelinebiliyor. Teologlar bunu "tenezzül" yani “Tanrı'nın, insanın anlayabileceği seviyeye inmesi gerektiğini, aksi takdirde iletişimin imkansız olacağını savunurlar. Eğer Tanrı iyiliği bir doğa yasası yapsaydı, robotik bir evren olurdu,” derler.
Teologlar, kutsal kitapların evrensel semboller ile dil bariyerini aşarak doğrudan insanın kolektif bilinçaltına seslendiğini ve bireyi "kutsal olanla" ilişkilendirildiğini söylerler. Sembolizm ve hikayenin, hakikati dondurmak yerine onu akışkan ve dinamik tuttuğunu belirtirler. Aynı zamanda kutsal kitapların teori ya da matematiksel bir formül kitabı gibi değil de bir "hayat anlatısı" gibi kurgulanmasının arkasındaki temel mantığın, “hayatı anlamladırmak, Tanrı’nın gözetiminde oldukları inancını yerleştirmek, insan doğasını ve toplumsal yapının işleyiş biçimini düzenlemek,” olduğunu söylerler.
Kutsal kitaplara göre, Tanrı özünde iyi ve şefkatlidir ama insanın Tanrı’yı ve hayatı tanımasının bir yolu olarak kötülüğü de, acıyı da yaratarak imtihan için gerekli ortamı hazırlamıştır. Dünya bir sahne, insanlar geçici oyunculardır, asıl olan öteki dünyadır söylemi, hayal kırgınlıklarının getireceği öfke, çöküntü, sıkıntının boşa gitmeyeceği ve başka bir boyutta da olsa sonradan verilen ödül ile haksızlığın ortadan kaldırıcağını savunurlar. Yaşamı ahiretin devamı gibi görürler ve dünyevi gerçeklerin ahiretin evreninde düzeltileceğini vaadini sunarlar. Teologlar, “Cennet ve cehennem olmasa, hastalık, kötülük ve acı olmasa iyiliğin ve huzurun kıymetini nasıl bilinirdi” ve buna bağlı olarak “Zorluklar ve acı ruhu olgunlaştırır,” derler. “Tanrı’nın hikmeti vardır, biz anlayamayız,” diye savunurlar.
Ilımlı bir teist, “Tanrı zorlamaz, özgürlük ister, özgür iradeyi bilinçli olarak serbest bırakmıştır,” der. Bu yüzden, emir verir, tavsiyede bulunur, doğrudan zorlamaz. Çünkü zorlama olsaydı, ahlak anlamsız olurdu, itaat değersizleşirdi. “Tanrı’nın, emir, öneri, telkin sözleri zayıflık değil, özgürlük tercihi ve imtihan içindir, mutlaklığa aykırı değil Tanrı’nın bilinçli bir sınırlamasıdır,” savunmasını yapar. İmtihan ve olgunlaşma teorisi ile insandaki özgür iradenin belirsizliğin ve seçimin ahlaki gelişim için gerekli olduğunu savunur. “Doğrudan müdahale, özgür iradeyi ve dolayısıyla anlamlı bir ilişkiyi imkansız kılar,” der. “Tanrı özgürlük istedi. Çünkü bu bir imtihan dünyasıdır, insan doğru ve yanlışı bilerek olgunlaşmazsa, cennet mekanı nasıl hak edebilecek?”
Bunlar inanç içi gerekçelerdir. Üzerinde düşünmeyince yukarıdaki ılımlı teistin savunması ne kadar da ikna edici, hatta tatminkar geliyor kulağa değil mi? Ama bu savunma agnostik biri için bağlayıcı olmaz. Buradaki “imtihan ve özgürlük tercihi”, Tanrı için değil, insanlar için meşrulaştırıcı bir anlatıdır. Kutsal kitap geleneği Tanrı’nın insanlar tarafından, insanlar nezdinde var edilme biçimidir. Agnostik bakış açısıyla: “Kutsal kitaplar, Tanrı’nın varlığından ziyade, Tanrı’nın insan fikri olma ihtimalini daha da güçlendirir.”
“Tanrı insan iradesini neden mutlak adaletten, mutlak iyilikten üstün tuttu?” sorusuna Tanrı’nın mutlaklığı ile insan deneyimini bağdaştırmaya yönelik teolojik yanıtlar sunuluyor. Teist, Cüz’i irade kavramı çözüm olarak sunuyor. Ama Cüz’i irade, bireyin sorumluluğunu ve imtihanı anlamlı kılmak ve vurgulamak için işlevsel bir fikir olarak yapılandırılmıştır. Toplumsal düzeni sağlamaya yardımcı olurken ve insanlar yaptıklarının hesabını vereceklerini düşünmelerini sağlar. Ancak bu, felsefi ve mantıksal düzeyde “özgür irade” sorununu çözmez.
“İmtihan” kavramı insan merkezli, yaşam deneyimine dayanan bir anlatıdır ve Tanrı kavramının içinde, insanın anlam üretme ve adalet ihtiyacının metafizik yansımasıdır. İnanan bireylerin zihnindeki soruları yatıştırmaya yönelik irrasyonel bir açıklamadır ve büyük gizemi yönetilebilir, anlaşılabilir kılma çabasında pragmatik bir denge arayışıdır.
Teistin İddiaları sınırlı ve çözümsüzlüğü devam ettiren mantıkdışı savunulardır. Teist, “Paradokslar Tanrı için sorun değildir, sen Tanrı’yı insan mantığı ile anlamaya çalışıyorsun, Tanrısal boyutun ve ilahi olanın farkında değilsin,” savunusu yapar. Ama “Mantık Tanrı’ya uygulanamaz” dediğinde metafizik alanına sığınırken mantığı askıya almış olur. Bu savunma, teolojiyi eleştirilemez kılar, felsefi değil dogmatik bir kalkan yaratır. Bu durum inanan için yeterlidir ama agnostik için bağlayıcı değildir. İnsan, insan mantığı ile evreni anlamaya çalışırken evren üstü kavramları bilememesi ve kesin gerçeğin bilgisinin ulaşılamaz olması zaten agnostizmi doğurmuştur.
Sonsuz bir varlığın trilyonlarca kozmik yapı arasında, sıradan ve önemsiz bir gezegende kendini nasıl sonlu varlıklara ifade edeceği zaten insan zihninin ve inançlarının çözümsüz bir sorundur. Teolojinin merkezindeki en derin gerilimlerden birine dokunan soru ile yazıyı noktalayalım ve başka bir yazının konusunu açalım: Tanrı neden varoluşu acı, korku ile sürekli insanın eksikliklerine vurgu yaparak, ödül-ceza gerilimi ile sürekli uyarı dili kullanarak, terbiye etmeye çalışarak, belirsizlik ve ahlaki risk taşıyan insanlardan oluşan bir dünya tasarlamıştır? Tanrı insanları başka bir boyut ve varlık anlayışında yaratabilir miydi? Kulların imtihan, kaygı, korku olmadan, Tanrı’yı gerçekten yanında hissedeceği bir boyutu yaratmak mümkün değil miydi?
Sartre’nin yazının başında paylaştığım düşüncelerine atıfla herşeyin baştan tasarlanması mı gerekiyor?
Kaynaklar:
(1) Durkheim, E. (1912). The Elementary Forms of the Religious Life. (Dini Hayatın İlkel Biçimleri)
(2) Pickering, W. S. (2009). Durkheim's Sociology of Religion.
(4) https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/821936
(5) https://tr.wikipedia.org/wiki/Yanl%C4%B1%C5%9Flanabilirlik
(8) https://akilalparslan.blogspot.com/2026/01/imtihan-kavramina-agnostik-bakis.html
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder