"Cehalet insanları güçlü hissettirir ve düşüncelerini yanlışlanamaz yapar."
CEHALETİN FAYDALARI
"Cehaletin faydaları" başlığı, aslında "Cehalet neden sürekli yeniden üretiliyor," sorusunun cevabında olabilir.
Cehalet çoğu zaman eksiklik, bilgiye uzaklık olarak tanımlanır. İnsanlık tarihi boyunca bilginin, aydınlanmanın ve rasyonel düşüncenin önemi övülmüş; cehalet ise hep kaçınılması gereken bir karanlık olarak tasvir edilmiştir. Oysa tarih boyunca cehalet yalnızca bir eksiklik değil, birçok kişi ve kurum için son derece işlevsel bir toplumsal araç olmuştur; siyasi, sosyolojik ve psikolojik bir gerçeklik olarak cehalet, sadece bir "bilgi eksikliği" değil, aynı zamanda otoriteye, bireye ve topluluğa belirli avantajlar sunan rahat, mücadele için kendince nedenler sunan bir yaşam biçimidir.
"Cehalet" kavramı, klasik anlamının yanında iktidar ile kitle arasında kurulan karşılıklı yarar ilişkisini sürdüren bir kültür; otoritenin ve bireyin karşılıklı fayda sağladığı bir kaynak ve sığınaktır. Cehaleti yalnızca bilgisizlik olarak değil, otoritenin ihtişamını mümkün kılan toplumsal zemin olarak tanımlıyorum.
Eğer cehalet hiçbir işe yaramasaydı, onu korumaya çalışan siyasal, dinsel ve ekonomik yapılar ya da kurumlar olmazdı. Demek ki cehaletin bazı kesimler açısından büyük kazançları vardır. Toplumun bilgi sahibi olmasını istemeyen güçlü kurumlar tarafından yaratılan bilgisizliğin kazancı elbette hakça paylaşım, gelişme ve refah için değil; otoritenin, kurumların ister siyasal, ister ekonomik, isterse başka nedenlerden dolayı devamı içindir. Cahil birey ise, odak tarafından ihtiyaç duyulan, özellikli ve değerleri olduğu algısına dahil edilerek "faydası" vurgulanan ve inandırılan, iktidarın bir güç odağı olarak yapılandırılır.
***
Buradaki yazıda (1), toplumun bir kesimini bilinçli bir cehalet içinde tutan ve rasyonel düşünceden uzaklaştıran biat kültürünü eleştirel bir perspektifle incelemiştim. Kitlelerin nesnel gerçeklerine aykırı olsa bile otoriter liderlere neden dogmatik bir sadakatle bağlandığını ve bu durumun toplumsal ayrışmayı nasıl derinleştirdiğini sorgulamış ve dini sembollerin ve algı operasyonlarının kitleleri manipüle etmek için birer araç olarak kullanıldığı, bu sürecin sonunda ise sorgulamayan bir "kullar topluluğu" oluştuğunu vurgulamıştım. Sonuç olarak o yazı, bir ülkenin gerçek anlamda gelişebilmesi için laiklik, adalet ve özgür düşünce temelli rasyonel bir uyanışın zorunlu olduğunu savunmaktadır.
"Düşünce, idrak ve muhakeme sıçraması yapamamak" bilişsel ve zihinsel cehaleti tanımlar. Çünkü bilgi sahibi olmak ile, bilgiyi kullanabilmek ve değişen durumları anlamak ve sorumluluk almak başka şeydir. Tavır koymayı engelleyen şey nedir? Bilgisizlik mi, bilgi sahibi olmasına rağmen mi? Olaylar ve durumlar karşısında tavır koymak muhakeme eden insanın zihinsel emeğidir ve bunun bilgi ile doğrudan ilgisi yoktur. Kimisi (çoğu) tavır alacağı durumların farkında değildir, kimi ise doğruyu bildiği ve gördüğü halde korku, çıkar veya alışkanlık yüzünden sessiz kalmaktadır ki bu kendine ve doğrulara ihanet etmektir.
Cehalette insan ise hazır cevaplarla yaşamayı tercih eder; liderin kendi adına düşünmesini ister, din adamının yorumlamasını ister, parti başkanı karar vermesini ister. Birey ise sadece onaylayandır, katılımcı bir onaydan bahsetmiyorum. Düşünme ve eylem sorumluluğu ile zahmeti başkasına devreden bir onay sistemine dahildir.
Rasyonel birey olmanın getirdiği ağır yüklerden kaçınan kitleler için cahil kalmak, kendi içinde pratik ve psikolojik "faydalar" barındırır. Bu faydaları bireyin zihinsel tembelliğini ve otoriteyle olan ilişkisini sürdürmesini sağlayan işlevsel ve koruyucu mekanizmalar olarak ele almak gerekir.
Geçmişin cehaletinde sindirilmişlik, baskı, eğitim kurumlarının yetersizliği, yoksulluk, iptidai şartlar, bilgiye ulaşamama söz konusu iken günümüzde cehaletin yetki sahiplerince bir yöntem olarak tercih edildiğini düşünebiliriz. Günümüz popülist, oportünist kültürü maalesef cehaleti çok destekliyor. Cehalet bilgi eksikliği değil artık; okuma-yazma bilmemek değil, üniversiteyi okumak ya da okumamak değildir; kolay kandırılmak ve bunun farkında olmamak, inandığı şeye aslında inandırıldığını bilmemektir.
Bilgiye erişim kolaylaştıkça cehaletin etki alanı da genişliyor. Çünkü kafa karışıklığı yaratmak ve yönlendirmek günümüz iletişim araçlarıyla artık çok kolay. Yanlış bilgiyi doğruymuş gibi yaymak, yerleştirmek, algı yönetme tekniklerinin gelişmesi cahil bireyi hem hedef hem de amaç haline getiriyor. Evet, bilgiye erişim kolaylaştıkça doğru bilgiyi arama refleksi azalıyor özellikle düşünce tembeli kimselerde hiç yok gibi. Değerlerin alt üst olması, umursamazlık, sabırsızlık, çıkarsız düşünmeme, kolay kazancın yüceltilmesi ve önemsenmesi cehaleti yükselen seviyede tutmayı sağlıyor. Cehalet ve realite modern medya, yapay zeka ve sosyal medya algoritmaları tarafından acımasızca manipüle ediliyor.
***
Cahilliğin tanımında her zaman önyargılar hakim olmuş ve eğitim tek ve en önemli unsur olarak değerlendirilmiştir. "Cahillik" diploma veya okul duvarları arasında maalesef giderilemiyor, önemli olan zihniyet, merak ve dünyayı anlama çabasıyla ve tavır alabilme yetisiyle ilgilidir. Oysa hiç okula gitmemiş bir insan da aydın, ilerici düşüncelere sahip olabilir, çok yüksek eğitim görmüş bir birey de cahil, gerici, dünyayı kavrayamamış biri olabilir. Tarih, örgün eğitim almadığı halde insanlığı ileri taşıyan vizyonerlerle veya çok yüksek eğitim almasına rağmen yıkıcı, dar görüşlü fikirleri savunan insanlarla doludur. Aşık Veysel, hiç okula gidemedi ve gözleri görmüyordu. Buna rağmen şiirlerindeki felsefe, insan sevgisi ve doğa bilinciyle Türkiye'nin en ilerici, hümanist ve aydın insanlardan biri oldu. Radovan Karadžić, Bosna Savaşı'nda soykırım mimarlarından biri olan Karadžić, eğitimli bir psikiyatristti ve şiir kitapları vardı. Eğitimi ve entelektüel birikimi, onun aşırı milliyetçi ve barbar bir zihniyete bürünmesini engellemedi; soykırım yapmaktan, binlerce masum insanı öldürmekten çekinmedi.
Aydınlanmak için örgün eğitim şart değildir. İnsan çevresinden aldığı bilgiyi aklıyla sindirip vicdanla birleştirip, yeni fikirlere kendini açarak, bilinçli, doğru değerlendirme, geniş düşünebilme yetisine sahip olabilir. Cahilliğin bir ötesi yobazlıkta ise kendi doğrusunu tek mutlak gerçek sanması, hoşgörüsüz ve baskıcı olması yine onun örgün eğitimi ile doğrudan ilgili değildir.
***
Cehaletin sunduğu en belirgin "fayda", herhalde sunduğu muazzam zihinsel rahatlık ve çerçeveden taşmayan mutlak hakikat algısıdır. Rasyonel birey olmanın beraberinde getirdiği sorgulama, analiz etme ve gerçeklerle yüzleşme sorumluluğu büyük bir zihinsel ağırlık yaratır. Cahil kalmanın en büyük faydası bu ağırlıktan kurtulmaktır. Kendi kabuğunun yerleşik değerleri onu hayatta tutmaya yeterken, gerçeklerin peşinden koşmak, çelişkileri yakalamak ve sorgulamak insan zihni için yorucu, kaygı verici ve sancılı bir süreçtir. Cehalet kültürü ise bireyi yükten tamamen kurtarır. Kendisine sunulan kurmaca çerçeve dünyayı gerçek zanneden kişi, şüphe duymanın getirdiği varoluşsal sancılardan uzaklaşır. Öğretilen yalanların gerçeğin yerine geçtiği bu düzende, her şeyin muhteşem ve yolunda olduğunu düşünmek, bireye sahte ama sürdürülebilir bir iç huzur (cahil ve mutlu) sağlar. Nesnel olgularla yüzleşmek zorunda kalmamak, hayatı tek boyutlu ve zahmetsiz bir şekilde anlamlandırma kolaylığı sunar.
Gerçekler çoğu zaman rahatsız edicidir ve cehalet insanı gerçeklerden, yüzleşmekten ve sorumluluktan korur. İnsan, dış dünyada olan bitenleri benimsemediği başka güçlere bağlayarak kendi yaşamının gerçekliğini düşünmeme yolunu tercih eder. Cahil birey, siyasi, ekonomik buhranların, adaletsizliklerin ya da yozlaşmanın sorumluluğunu asla üstlenmez. Onun dünyasında tüm sorunların kaynağı her zaman yanlış yoldaki dünya, değişim, ötekiler, yani doğru yolda olmayan şeylerin ittifakıdır. Cehalet, güçlü bir psikolojik bir savunma mekanizması oluşturduğundan bireyin dünya görüşü hiç sarsılmaz. Yaşadığı sıkıntıların kendi desteklediği liderlerden veya politikalardan kaynaklandığını sorgulamayacak kadar kapalı bir bilince sahip olmak, kişiyi vicdani bir muhakemeden ve hesap sorma sorumluluğundan muaf tutar. Gerçek değişmez ama gerçeğin suçlusu hep vardır ve değiştirilir. İşte "ötekiler, muhalifler, düşmanlar" söylemi tam da bu işleve hizmet eder. Olası tüm başarısızlıkları otorite "kader, fıtrat veya kadercilik" gibi kavramlarla açıklandığı için de bireyin liderleri hakkındaki düşünceleri zarar görmez ve otoritenin sunduğu kalıpları sorgulamayı ve eyleme geçme zorunluluğundan da kurtulmuş olur. Bu durum, zihni sürekli bir "uyku halinde" tutarak gerçek sorunlar karşısında yorulmayı engeller.
***
Cehalet, bireye çok güçlü bir aidiyet duygusu ve toplumsal güven alanı sağlar. "Kullar topluluğu" olarak adlandırdığım yapılara ait olmak; gelir, eğitim veya yaş seviyesi fark etmeksizin düşünce, etnitise, ortak çıkar, inanç ve dinsel aidiyet üzerinden bir araya gelmeyi mümkün kılar. Birey, bir gruba dahil olup biat kültürünü sorgulamadan kabul ettiğinde, tek başına bir hiç olmaktan kurtulup büyük, koruyucu bir yapının parçası haline gelir. Kendi deneyimlerini ve aklını bir kenara bırakıp kolektif bir kimliğe sığınmak, varoluşun belirsizliği ve cevapların zorluğunun korkusunu yenmesini sağlar. Düşüncelerini değiştirmek, sorgulamak zorunda kalmadan, topluluğun ortak doğrularıyla yaşamak birey için iyi bir sığınaktır. Birey, bu topluluk içinde kendini yalnız hissetmez; benzer düşünenlerle bir arada olmanın verdiği "güven" ve "sosyal kimlik" duygusunu tadar.
Bu aidiyet, kişisel bir başarı veya yetkinlik gerektirmeden, sadece "taraf" olmakla elde edilen bir "değerli olma" hissi sağlar.
***
Cehalet, yöneten ve yönetilen arasında kusursuz bir pragmatik ilişki doğurur. "Cehalet neden sürekli yeniden üretiliyor," sorusunun cevabı burada olabilir. Otorite için cehalet, kitleleri manipüle etmek, memnuniyet hissi üretmek ve iktidarı sağlamlaştırmak adına bulunmaz bir kaynaktır. Bilgiyi kısıtlayan ve zihin bulanıklığı yaratan politikalar, halkın mevcut sınırlarından memnun kalmasını ve soru sormamasını sağlar. Kitle kısıtlı bilginin memnuniyetiyle yaşarken, otorite de hukuk dışı veya rasyonel olmayan uygulamalarını "kutsal idealler, mübah yollar ve semboller" kılıfıyla kolayca meşrulaştırır.
Otorite, cehaleti, sindirilmişliği destekleyerek cehalet döngüsünün nesiller boyu sürmesine zemin hazırlayan temel etkendir.
Cehalet kahramanlara ve mucizelere inanma özgürlüğü verir. Otoriter bir lidere körü körüne bağlı olmak, bireyi korunmasızlık ve acizlik hissinden kurtarır. Cahil birey, dış dünyayı "şeytani", tehditkâr ve kendisini ezmeye çalışan bir yer olarak algılar. Liderin kendilerini "şeytani dünyaya" karşı kahramanca koruduğuna ve tüm vaatleri mucizevi bir şekilde gerçekleştireceğine inanmak, kitleye psikolojik bir güvence verir. Bu nahoş tabloda otoriter lider, topluluğu koruyan "adil bir kahraman" figürü olarak devreye girer. Lider en rasyonel olmayan vaatlerde bulunsa bile, kitle söylemin içeriğine bakmadan sadece söyleyene güvenerek irrasyonel bir motivasyon ve coşku elde eder. Liderin her şeyi bildiğine ve kendisini tüm tehlikelere karşı savunduğuna inanmak, bireye derin bir "güvenlik illüzyonu" ve duygusal bir coşku sağlar. Bu bağlılık, bireyin dünyadaki acizliğini örten bir kalkan görevi görür ve bireyin kendi hayatındaki yetersizlikleri, sıradanlığı ve çaresizlikleri, yücelttiği liderin ihtişamı üzerinden telafi etmesini ve onun gücüyle gururlanmasını sağlar.
Cehalet lideri vazgeçilmez yapar. "Kullar kendi efendilerini yaratırlar." (1) Bu cümle aslında cehaletin en büyük faydasını açıklar. Cahil insan demagog ve efendisini arar. Düşünmeyen birey mutlaka yerine düşünecek birini yaratır ve toplumsal önder de bu boşluğu doldurur. Toplumsal önder artık gerçeğin ölçüsü haline gelir; insanlar söylenene değil, söyleyene inanırlar. Bir önerinin doğru olup olmadığı değil, kimin söylediği önem kazanır. Bu noktadan sonra önder, lider, yetkilendirilmiş kişi eleştirilemez hale gelir.
Cehalet demagogların en büyük sermayesidir. Demokrasi de en bilge insanların değil, en iyi demagogların kazanabildiği bir sisteme dönüşür. Ne yazık ki! Bilgili toplum program dinler, cahil toplum hitabet dinler. Bilgili toplum veri ister, cahil toplum şaşaa ve slogan ister. Bilgili toplum eşitlik ve çözüm arar, cahil toplum tutunacak kahraman arar.
Bir ülkede ihtişamlı saraylar, abartılı itibar gösterileri varsa o ülkede demokrasi olmadığını anlayabilirsiniz; "Oysa cehalettir bu yalan ihtişamı yaratan."
Lider tek başına mutlak güç sahibi değildir; o gücü,
eleştirel düşünceden uzaklaştırılmış ve algıları yönlendirilmiş kitleden alır.
Bu nedenle cehalet, sadece bireyin eksikliği değil, otoritenin en değerli
sermayesidir. Kanaat önderleri ve liderler topluluğa duymak
istediklerini söylerken çok basit açıklamalar sunar,
onların duymak istediklerini söyleyerek basit gerçeklerin mantıklı gelmesini
sağlarlar. Özellikle yönetim şekli, dinsel çatışma,
güven problemi yaşayan topluluklar için bu
tür söylemler oldukça çekicidir. Kendilerini önemli hissettirecek şeyleri
sürekli söylemek onları sonsuza değin kazanma anlamına gelir.
Cehalet propagandayı görünmez yapar. "Nabza göre şerbet verilerek" yapılan algı yönetimi gerçeklikle bağı kopmuş toplumlarda başarılı olur; birey, algıyla gerçek arasındaki farkı da göremez. Bu yüzden propaganda ona propaganda gibi görünmez, tam tersine, "kendi düşüncelerinin doğrulanması" olarak görünür. Cehalet kültürü, algı operasyonları ve "yalan ihtişamlar" aracılığıyla bireye kurmaca ama "mutlu" bir dünya sunar. Bu dünyada her şey yolundadır, yol doğrudur, herşey şahlanmaktadır ve lider mucizeler yaratmaktadır. Nesnel olguları reddedip bu "arzu edilen dünyaya" inanmak, bireyi hayatın sert gerçeklerine karşı duyarsızlaştırarak büyük bir huzur sağlar.
Cehalet bulunduğu yerde kalma tercihidir. İnsanlar karmaşık bir dünyada "doğruyu" aramanın getirdiği kaygı yerine, otoritenin sunduğu kesinliği, dolayısı ile de "gönüllü köleliği" tercih ederler. Bu bağlamda otoriter lidere bağlılık, sadece bir siyasi tercih değil, bireyin kendi varoluşsal boşluğunu doldurma çabasıdır. Cehaletin bu işlevsel faydaları ortadan kalkmadığı sürece, rasyonel argümanlarla bu kitleye ulaşmak oldukça güçleşmektedir. Çünkü onlara "gerçeği" sunduğunuzda, aslında ellerindeki "konforu, aidiyeti ve güvenliği" almayı teklif etmiş oluyorsunuz.
Cehalet otoriteyi ahlaki sorumluluktan kurtarır. Otoritenin; "kader", "fıtrat", "şükür", "helallik", "şahadet" gibi kavramları sürekli kullanmasının nedeni yalnızca dini söylem değildir. Bu kavramlar aynı zamanda sorumluluğu görünmez hale getirir veya normalleştirir. Bu durum, başarısızlıklar için mazeret, statüko için ise motivasyon sağlar. İnsan hatası, kader olur. İhmal, imtihan olur. Yoksulluk, şükür vesilesi olur. İşte cehalet bu dönüşümü sorgulayamayan sistemdir.
***
Bir insanı cahil yapan bilmediği değil, bildiğini sandığı ya da yanlış bilip ısrarla savunduğu şeydir. Öğrenilmiş cehalet algısı
yönetilerek kafasına sokulmuş hatalı bilgiyi gerçek sanma gafletidir. Öğrenilmiş
cehalette hatalı bilgiye sahip olduğunu kabullenmek yerine kendilerini
uyaranları suçlamak daha kolay ve rahatlatıcı bir yoldur. (2)
Cehalet vicdan muhasebesini gereksiz kılar. Muhakeme
edemeyen insan "kandırılıyor muyuz" diye kanıt aramadığı için cehaletin
büyük yaygınlığı burada başlıyor. Şüphe gereksiz hale geliyor. Şüphe ortadan
kalkınca vicdani sorgulama da ihtiyaç duyulmuyor.
Cehalet kendini yeniden üretir. Cehalet yalnızca
bireyin özelliği değildir; aile, eğitim, dünya görüşü, din anlayışı, lider, toplum,
olaylar, medya, propaganda, kültür, hepsi birbirini besleyen büyük bir döngü
oluşturur.
Cehalet kültürü içinde doğan birey karşılaştırabileceği başka bir dünyayı görmeyi denemediğinden değiştirmeyi düşüneceği şeyleri de hayal edemez.
Bu çerçevede "cahil olmanın faydaları", aslında toplumun faydaları değil; iktidarın, demagogların, çıkar gruplarının ve sorgulamadan yaşamayı tercih eden bireyin yaşam döngüsü formülüdür. Uzun vadede ise bedeli ağırdır; gerçeklikten kopmuş bir toplum, daha iyi bir düzeni hayal edemez, hayal edemediği için de onu inşa edemez. Bu yüzden cehalet, yalnızca bugünü açıklayan bir olgu değil, geleceği de sınırlandıran bir kültürdür.
Cehaleti bireysel bir kusur olmaktan çıkarıp, lideri, propagandayı, dini sembolleştirmeyi, eğitimi, aidiyet duygusunu ve otoriteyi birbirine bağlayan bütüncül bir toplumsal sistem olarak ele almalıyız. Bu yaklaşım, sıradan "cehalet eleştirisi" metinlerinden ayırılan bir özellik değil midir?
***
Cahil kalmak, bireye hiçbir çaba sarf etmeden "ahlaklı ve dindar" görünme fırsatı sunar; alışıldık değerlere sığınarak ahlaki üstünlük sağladığını düşünür. Sadece mevcut otoriteye sadakat göstererek ve dinsel sembolleri yücelterek, kendisinin "yüceltilmeye layık, iyi bir insan" olduğuna inanır ve bu görüntüsünü yansıtmaya çalışır. Bu illüzyon, grubunda kendisini meşrulaştırdığından ve diğerleri de aynı ilüzyona dahil olduğundan bireylere manevi tatmin sağlar.
Cehaletin bireysel bir eksiklik olmaktan çok, belirli toplumsal yapılarda işlevsel bir özellik haline gelmesini temel alırsak, "cahil olmanın faydaları" ironik bir başlık altında aslında cehaletin birey ve otorite açısından hangi işlevleri yerine getirdiğini incelemekle mümkündür. Buradaki "fayda", etik anlamda olumlu değil; belirli kişi, kurum veya iktidar yapıları açısından sağladığı avantajlar anlamındadır. Sonuç olarak cehalet, rasyonel bir gözle bakıldığında toplumsal bir geri gidiş ve yıkım gibi görünse de, cahil kalmayı seçen veya buna maruz bırakılan birey için zihinsel tembelliğin, sorumsuzluğun, korkulardan kaçışın ve güvensiz bulduğu dünyada bir güven arayışının en zahmetsiz yoludur. Bu yönüyle cehalet, yukarıda da belirttiğim gibi sadece bir bilgi yoksunluğu değil; bireyin kendi çıkarı adına (düşünsel, ruhsal, fiziksel rahatlığı) ister gönüllü, isterse bilmeksizin dahil olması, otoritenin, önderlerin, politikacıların, pazarlamacıların bekaları için birlikte sürdürdüğü işlevsel, döngüsel, simbiyotik bir ekosistemdir.
(1) https://akilalparslan.blogspot.com/2023/05/kullar-toplulugunda-lider-faktoru-ve.html
(2) Tayfun Uzbay, Cehalet Bilimi, Destek Yayınları
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder