6 Haziran 2025 Cuma

TOPLUM - 1

KAPALI TOPLUM

Kapalı toplumlarda “eğitim” yetersiz kalıyorsa, seviye geriye gidiyorsa dış dünyayı anlamlandırma yeteneği de gelişmeyecektir. Özgür ve eleştirel düşünebilmeyi bilmeyen bir toplumun şimdiki nesli, önceki nesillerin gelişmeyi engelleyen özelliklerini terketmiyorsa değişmesi, atılım yapması ve daha mutlu olması düşünülemez. Yeni, beklenmedik, zor sorularla yüzleşmeye cesaret edilemez ve nesnel gerçekler karşısında akıllıca tavır alınamaz, cesaretli ve açık fikirli olunamaz ise gerileme kaçınılmazdır. Kapanıklık arttıkça zihinler de körelir. Geçmişi korumak adına bugünün olgularını, oluşumlarını, düşüncelerini görmezden gelmek yanlıştır ve tutuculuktur. Dünyadaki gelişmeler karşısında afallayıp geleneklerin düşünce ve eylem alanına sıkışıp kalmak huzursuzluğu yaygınlaştırır. Geleneğin saygınlığı, doğruluğu yaşanılan zamanın koşullarına göre sorgulanmalıdır. Burada geçmiş ile bağların koparılmasını değil güncellenmesinin gerekliliğine inanıyorum ve folklorik gelenekten bahsetmiyorum. Yine saygın, ama daha eşit, daha özgür, daha ahlaki, daha demokratik kültürel değerler, alışkanlıklar yaratılmalı ve öğretilmelidir.

Bir toplum, kendisinden ileri düzeydeki insanlara sahip çıkmıyorsa,

Bir toplum, kendisinden ileri düzeyde insanların çıkmasına müsaade etmiyorsa,

Bir toplum, kendisinden ileri düzeyde insanlar çıkaramıyorsa,

O toplum ilerleyemez,

O toplum yerinde sayar,

O toplum yozlaşır,

O toplum aydınlık ruhlara karanlık bir ülke tarihi yazar.

2 Haziran 2025 Pazartesi

KURNAZLAR VE ZAYIFLAR

KURNAZLAR VE ZAYIFLAR

Ne yaptıklarının farkında olmayan insanlığın toplaştığı yerde "zayıflar" vardır. Zayıflara karşı ne yaptığının farkında olanların toplaştığı yerde ise "kurnazlar" vardır.

Zayıfların hidayetine, mutluluğuna çalıştığını söyleyen her kurnaz kendi gücü ve çıkarına odaklandığını gizlemeyi başarır. 

Kurnazlar efsunlu konuşurlar ve etkilemeyi iyi bilirler. Kurnazların zihinleri sürüngenleri andırır; sinsidirler, sürekli pusudadırlar ve daima baskın yapmak için planları vardır.

Zayıflar kısır ruhlarını, kurnazlara gümüş tepside sunarak yücelen ve yücelten olduklarını sanırlar. Her iki tarafta çıkar mutluluğunun sahte gözyaşlarını birbirlerinden esirgemezler.

Zayıfların seviyesinde oynaşmak kötücüldür. İnsanlığın yükselişine mani olurlar ve yükselmeyi isteyenlerin kanatlarını düşünmeden kopartırlar. Çünkü zayıflar insafsızdır ve dava edindikleri ideal uğruna acımasızlığın gururunu öğrenmişler ve öğretmişlerdir.

Kutsal sosa bulanmış maddi ve manevi her türlü kırıntıları kapışırlarken başlarındaki kurnazların kendilerine armağan geldiğini kabul edenler zayıflardır.

Zayıfların zihinleri sınırlıdır. Onlar dünyayı tarif edemezler ya da yanlış tarif ederler. Gerçekleri görmezden gelirler ve gerçekleri önemsizleştirerek kendi alanlarındaki diğer zihinlerin ortaklığına ve kurnazların onları onaylamasına güvenirler.

Kurnazlar için zayıflar çok doyurucudur. Güçlerinin ve doygunluklarının kaynağı zayıfların fakir bilinçleri, muhafaza edilmiş ve zayıflıklara uyum sağlamış işe yaramaz alışkanlıkları ve işlenmeye hazır itaatkar ruhlarıdır.

Zayıflar, omuzları üzerinde dans ederek kurnazca eğlenenlerin kendilerine kıymet verdiklerini zannederler ve bunu onurlu hayatın bir erdem töreni olarak görürler. Kurnazlar ise onursuzluklarından taviz vermeden iktidarda ya da önde olmayı düşünürler. Onlar kendilerine baktırarak aşağıdakileri oyalarken güçlü sevinç çığlıkları atmak yerine iradelerini bir sonraki kurnazlığa saklarlar. Onlar sadece madenlerini koruyan akbabalardır, iyi niyet taşımazlar.

Zayıflar yozlaştırmıştır insanlığı. Herkes insandır görünüşte. Kendi ahlakının allayıp pullayıp yüceltirken, kokuşmuşluğun farkında değildir. Zayıflar yalancıdır. Kendilerinden akıllı hiçbir soruya cevap veremezler. Soru sorulmasını zaten hiç sevmezler. 

Kurnazlar, gizemli ve ilahi güçlerin zayıfların sessiz biatlarını ödüllendireceğini onları huzura kavuşturacağını sürekli tembihlerler. Kendilerinin de bir ödül olduğunu zayıflara inandırırlar. Zayıflar da tereddüt etmeden kuklacıların işlerini kolaylaştırırlar. Kurnazlar, kuklalarının iplerini asla bırakmazlar.

Zayıfların oluşturdukları yaşam düzeni büyük bir teslimiyet içerir. Bilinmeyen mertebelere kabullenilmeyi hak ettiklerini düşünürlerken gururlanırlar. Bağlılıklarından dolayı ve kör inançlar adına yapılan hiçbir şeyin arkasına bakmayı akıllarına getirmezler, hiçbir şeyi eleştirmeye yanaşmazlar. Olguları ve gerçekleri dışlarlar.

Sorgulamamanın konforunu teslimiyet ve  adanmışlık olarak her şeyin üstünde görürler. 

Kurnazlar aldatıcıdır ve faydacıdır. Büründükleri dokunulmaz ve kırılmaz bir zırh olarak kullanmaya devam ettikleri inançlara sığınırlar ve inançları yalnızca işlerine yarayacak hale dönüştürmeyi iyi bilirler. 

Zayıflar işin özüne bakmazlar ve kurnaz algılarla oluşan değerlerin iyi niyet taşımadığını anlamazlar. Aksine özendirici bir masumiyetle kötü niyetlere teslim olurlar. 

Kurnazlar için "dava" uydurmak ve bulmak kolaydır. Onlar, zayıfların peşlerinden koşacakları ve inanacakları davaları eksik etmezler. Uydurulan dava uğruna her yolu mübah sayarlar ve her yolun mübah olduğunu anlatırlar. 

Kurnazlar inandırırlar ve inançları kullanmak onlar için çok geçerli ve sonsuz bir yoldur. Kurnazların önde gelenleri ise ilk yalancılardır. Varolmayan ya da derin şüphe edilen herşeyi ve yalanlarını gerçeklik adı altında sunarlar. Gösterişli aldanış zayıflara çok hoş görünür. Kurnazların büyük yalanları ortaya dökülse ve hatta itiraf etseler bile zayıflar bunu önemsemezler. Çünkü kurnazlar insani zayıflıkların boşluklarını yanlış inançların etrafında doğru diye biçimlendirmişlerdir. 

Yanlış kavramlar, yanlış anlamlandırmalar kurnazların ve zayıfların karakteridir. Yoldan sapmışlardır. Ahlaki çöküşlerinden habersizdirler.

Zayıflar ve kurnazlar kendilerine uygun zihniyeti inançla, siyasetle, hukukla, gelenekle, masallarla, algılarla eninde sonunda yaratırlar ve bu anlayışa dayalı yaşam biçimi kural haline getirerek benimserler, sahiplenirler ve nesillere aktararak sürdürürler. Nasıl bir dünya görmek istiyorlarsa isteklerini karşılayacak seviyede meşrulaşan temel özellikler, görme biçimleri olarak yerleşir. Zayıflar ve kurnazlar kendi seviyelerine ve beklentilerine uygun yorumlarla kendilerine benzer bir akışa adapte olurlar. Dünya onların anladıkları gibi deviniyordur ve başka bir seçenek ihtimali de yoktur.

Zayıflar ve kurnazlar kutsala yaklaştıklarını zannederek güzel duyguların sarhoşluğunu doğru yolda olduklarının kanıtı sayarlar. Oysa uzak karanlıklarda ne aradıklarını bilemeyen yetersizlerdir. 

Kurnazlar, zayıfları kandırmadıklarını, doğru yolda ve birlikte olduklarını, ortak cennetlik rüyaları ve kutsal diye bildikleri ortak hayalleri ve amaçlarını açıklayan sözleri ve tutumları ile daima hileliyi işletirler.

Hem kurnazlar, hem de zayıflar birbirlerinin çıkarına, ortak fayda için çalışırlar. Her iki tarafta kendi çıkarına olduğunu düşündüğü şeylere karşı gelen durumlara ortak tepki verirler. Fakat çıkarlarının dereceleri çok farklıdır; kimine bir ekmek, kimine bir kasa altın, kimine bir koltuk ganimettir.

Demokrasiyi bir araç olarak kullanarak yönetimi ele geçirebilen otokrat kurnazlar, zayıfların tepkilerini, içgüdülerini, zihinlerini kontrol ederek, neyi, nasıl, ne kadar düşünmelerinin kararlarını vererek istediklerini yaptırırlar.

Hem kurnazlar, hem de zayıflar gerçekliği küçümseyerek hatta aşağılayarak bakma hakkını güçlü bir hipnoz, halüsinasyon ve kendinden geçme halinden ve kusurlu insan karakterinden alırlar. Onlar balyoz gibi gerçeklerle bile uyanmazlar, uyanmak istemezler.



25 Mayıs 2025 Pazar

ALGI VE ANLAMAK

ALGI VE ANLAMAK

Anlamak ya da anlamamak, işte bütün mesele bu !

Anlam, anlatılmak istenen şeyin bağlamlarından çıkan kavramdır. Duyular vasıtasıyla beyine iletilen duyumlar algı verileri olarak bilinçte işlenir ve anlamlanır.

Gördüğünüz ışık, dokunduğunuz nesne, işittiğiniz ses, kokladığınız, tattığınız şey duyusal algılardır. Gündelik duyusal uyarıcıların bilgisi insanların duyu organları ile ulaştığı algılardır.

Zihinsel algı ise düşünme, hatırlama, mantık ilişkisi kurma, akıl yürütme, bilgiyi anlama ve anlamlandırma, öğrenme ve yeni bilgiler üretme sürecidir. Dolayısıyla teknik, bilimsel, felsefi bilgiye ulaşmak zihinsel algı ile mümkündür. Eğer zihinsel algı verileri, bilinçte bağlantılı veya sezgisel çağrışımları yapmaya yetmiyorsa zihin olguları kavrayamaz, analitik düşünemez, üst bilgiye düşünce üretme kabiliyetine dolayısı ile bilimsel, felsefi, yaratıcı, eleştirel bilgiye ve ulaşamaz. Zihin yeni etkiler ve izlenimler edinemez. Üst bilgiye ulaşmak için bilince taşınan algısal verilerin doğru işlenmesi ve anlamını bulması, kavramlaşması gerekir. Zihinsel ve sosyal algıların dış dünyadan içe yansırken nasıl, ne kadar, ne doğrulukta bilinç tarafından işlediği ve zihinde yaratttığı etkinin mahiyeti çok önemlidir. Zira insanın kendisini, çevresini tanımasını, mantığının örüntüsünü, bilgiyi kavrama ve olguları anlamlandırma düzeyini belirler. Algılar kavramlara ve kişinin düşüncelerini geliştirecek sıçramalara evrilmezse durağan, yavan bir zihin, bilgi ve düşünce dünyası ve sonrasında elbette benzer toplum yapısı ortaya çıkar.

Anlamak, zihnin algısal bağlantıları kavrayarak ve nesnel geçerliliği olan bilgi durumuna ulaşmasıdır. İnsan çevresinde olan biteni anlama yeteneğine sahip bir varlıktır ama anlama yeteneği bağlamlarla atılım yapamıyorsa fakir düzeyde kalır. Anlama biçimi ve anlama kabiliyeti anladığınız şeyin özüne, uygunluğuna ve gerçekliğine yaklaşım derecesini belirler.

Bilhassa sezgisel algısı eksik olan insanlar sanat eserleri, sanatçı esinleri, içsel, soyut yaratımları anlamakta güçlük çekerler. Örneğin, klasik müziği algılayamayan biri için Beethoven’ın senfonisi sadece bir gürültüdür, müziği sadece ses olarak duyar, esere sanatsal, müziksel, duygusal anlam ve değer yükleyemezler.

İnsanın kendindeki farkındalık, dış dünyaya karşı geliştireceği yaklaşımları, bilgi edinme, seçme ve yorumlama tavırlarını belirler. Kendine ve dış dünyaya sorduğu her soru farkındalığını artırır, yaklaşımlarını ve deneyimlerini olgunlaştırır. Bilinç nesnel gerçekliğin insandaki yansıtıcısıdır, farkında olmaktır. İnsan içinde yaşadığı dünya ile bağ kurarken algıları işleyerek tecrübe edinir. Tecrübeler bilinci ve bilinç düzeyi de insanın ve düşüncelerinin evrilerek önce kendini tanıması ve sonrada dünya ile ilişkilerini, katılımını ve katkılarını belirler. Bilinç ne düzeyde ve ne kadar başarılı ise dış dünya ile etkileşim de, anlama kabiliyeti de o düzeyde gerçekleşir. Algılar bilinçte duyarlı, genişleyen, artan, merak uyandırıcı tasarımlara dönüşmüyorsa çözümleme ve değerlendirme yeteneği de yeterince gelişemez.

Sınırlı zihinlerde anlama kabiliyeti, bilgi kalitesini etkiler ve nesnel olmayan eğilimlerle beslemeye başlar. Sınırları inançları, gelenekleri, algıları, yönlendiricileri, öğretileri sorgulayabilenler, nesnel gerçekleri görmek isteyenler aşabilir. Yerleşmiş olanı benimseme, devam ettirme, eskiyi sürdürme gibi eğilimleri kabul etmek insan için çok kolaydır, çünkü açıklama gerektirmez. Çaba gerektiren olguları görmezden gelenler ya da anlamlandıramayanlar, akıl yürütemezler, gerçekleri reddetme eğilimine girerler. Aynı zamanda durağan ahlaki, dini düşünce ve öğretilerini de tek ve mutlak kabul edilmesi gereken değerler olarak algılarlar. Bundan dolayı kendileri gibi düşünmeyenleri ve davranmayanları da anlayamazlar, anlamaya yanaşmazlar. Gerçeklerle ve olgularla bağ kuramayan yani anlamayan/anlayamayan insanlar dünyadan bihaber yaşarlar ve bencilleşirler.

Biz çevremizi kendimiz kadar kavrayabiliriz.

Anlamak değişime ve gelişmeye ayak uydurmayı da gerektirir. Bu aynı zamanda kendi zihniyle ve inandıklarıyla çelişmeyi göze almak anlamına da gelir. Çelişmeyi göz ardı etmek karşıtlıkların çatışmasıyla gelişen süreci dışlamak, toplumsal, tarihsel gerçeklere sırt çevirmek, zihinsel kapasiteyi, düşünceyi, yaratıcılığı, ilhamı sınırlandırmak anlamına gelir. Bu durum elbette dogmatik inanç alanını genişletir, yaygınlaştırır. İnsan düşünebiliyorsa ve farkındalığını artırmak istiyorsa çelişmeyi de göze almalıdır.

Doğru algılanan dünya, aşama yapabilen, çelişmeyi devindirici ve geliştirici bir süreç olarak hedefleyen akılcı insanların dünyasıdır. Yanlış algılanan, anlaşılamayan dünya ise kapalı toplumların, gelişmemiş tutum ve davranışların, bilgisizliğin, yobazlığın düzenini oluşturur.



17 Mayıs 2025 Cumartesi

TEKNOLOJİ YAZISI - 2009

KUTSALLAŞAN TEKNOLOJİ

Yaşamın kalitesine artık bilgisayarların yönettiği makineler, yazılımlar ve oluşturdukları sistemler belirliyor ve karar veriyor. Henüz dünyayı ele geçirmediler ama varlıkları ile her yerdeler.

Teknoloji ve onun getirisi olan makine insanın bir üretimidir. Yaşamını sürdürebilmek, kendini koruyabilmek ile başlayan alet yapımı günümüzde daha karmaşıklaşarak yaşamın tüm evrelerine girmiş, ayrılmaz bir parçası olmuştur. En ilkel ve basit alet ile en karmaşık makine arasında öz bakımından bir ayrılık yoktur; insanın yaşamını sürdürmesine yardımcı olmak, iş ve üretim yapmak, fayda, kolaylık, güvenlik, çabukluk, düzen, verimlilik, rahatlık sağlamak vs… Teknoloji bugünün, yarının, bilimin, insanlığın somut ve kaçınılmaz bir gerçeğidir. İlkelden modern insana kadar dünya ile evren arasında kurduğu bağlantıların, yaşamını sürdürebilmesinin, aklının, merakının ve varoluşunun bir göstergesidir.

20 yıl öncesine kadar bilim-kurgu filmlerinde ancak hayalini kurduğumuz akıllı cep telefonu, günümüzde onsuz düşünülemeyecek, mecburi ve merkezi konumdadır. Aklınıza gelebilecek pekçok araç dijitalleşerek cep telefonunda yeni formlara ve olanaklara dönüştürülmüştür. Teknoloji eski değerleri yeniden şekillendirmiş, yeni değerler (olumlu ya da olumsuz) ve etkileşimler yaratmış, ihtiyaçlar ve olanaklar düzenlenerek uyarlanmış ve işlevselleştilmiştir.

Akıllı cep telefonu vazgeçilmez hatta kutsal* bir konuma yükselmiştir. İki yaşındaki çocuktan yüz yaşındaki bir insana kadar yaş sınırı olmaksızın odaklanılan, faydalanılan, kullanılabilen, hatta nefret edilen bir araçtır. Öyle ki akıllı cep telefonu, kişisel uygulamalardan, bilim, bürokrasi, medya, bilişim, bankacılık, ticaret, eğitim, iletişim, sağlık, alışveriş, eğlence vs. gibi unsurların yönlendiği mecburen sahip olunması gereken, yetki ve görev verilmiş önemli bir araç konumdadır. Tümleşik bir kumanda merkezi gibidir ve artık sistemin ve kişiselliğin tamamlayıcısıdır.

Şimdi, geçmiş ile karşılaştırıldığında bu büyük değişime hayretle bakılmakta, 20 yıl öncesinin cep telefonsuz yaşam şekli tuhaf karşılanabilmektedir. Oysa bu hiç şaşırılacak bir durum değildir. İnsan bulunduğu ortamın değerlerine, çağının gereklerine göre düşünür, alışkanlıklarına göre yaşar. Ürettiği maddi ve manevi veriler ile içinde yaşadığı medeniyetin bir parçası olarak hayatını sürdürür. Kendi çağının verileri, ihtiyaçları, eğilimleri ve gerçekleri ile var olur.

Gereksinme duymadığınız bir makine, eşya, araç, yazılımın yada şeyin hayatımızda şu anda bir yeri ve dolayısı ile de etkisi olmaz, olamaz. Hayatımıza henüz girmemiş, varlığı  ile görev üstlenmemiş, yaşamımızı yönlendirmeyen bir şeyin eksikliğini şayet fütürist değilseniz hissetmezsiniz. Oysa otuz yıl sonra yaşama dahil edilecek belki de vazgeçilemeyecek “şeyin”şu anda toplumsal, yaşamsal anlamda geçerliliği ve kıymeti elbette yoktur.

Akıllı cep telefonu teknolojik adaptasyonun ve bağımlılığın popüler bir göstergedir ve yaşadığımız çağın araçsal, bilgisel, iletişimsel, kültürel değeri olarak insanlığa mal olmuştur.

Evet, bazı değişimler hızlı ve daha önce hiç düşünmediğimiz ölçüde derinlik yaratarak hayatımıza ortak olmuştur.

İnsanoğlu on binlerce yıl önceki avcı-toplayıcı dönemindeki basit araçlardan başlayan, uzayı ve atom altını keşfedene değin geçen süreçte çağları değiştirecek icatlar yapmıştır. Şimdi ise yapay zekâya sahip makineler ve araçlar çağına giriyoruz. Makinelerin kutsallaştırılma çağı çoktan başlamıştır. Makinelerin kendilerini kutsallaştırma ve hakimiyet çağları ise yakındır.

*Kutsal terimini burada “tutkuyla ve aşırı bağlı” anlamında kullandım.

(Bu yazı 2009 yılında yazılmıştır)

BLOG İÇERİĞİ / LIST OF CONTENTS

YAZILAR Aklıma takılan sosyolojik, psikolojik, felsefi, sanatsal düşünce denemeleri:  kutsal değerlerin psikolojisi, cehalet kültürü, sorula...