27 Ocak 2026 Salı

“İMTİHAN” KAVRAMINA AGNOSTİK BAKIŞ

- inanç oluşturmak ve doğru olduğunu düşünmek

"İMTİHAN" KAVRAMINA AGNOSTİK BAKIŞ

Evren, milyarlarca yıldır uzun, kaotik, acılı evrimin sonucunda, hastalıklar, felaketler, rastlantılar, başarısızlıklar, henüz çözemediğimiz ya da çözemeyeceğimiz varoluş ile hayatta kalma stratejileri barındıran, maddenin sürekli değişimi ve dönüşümüne dair süreçlerden oluşmuştur.

İki yönlü yaklaşılabilir.

1-    Tanrı’nın nezdinde hayatın imtihan veya deneme süreci olduğu fikrine dayanır ve kişinin zorluklar ve acı karşısında sabrını, iradesini, teslimiyetini, inancını, sadakatini ölçen bir süreç olarak ele alınır.

2-    Kutsal emirlerin insanlar tarafından çiğnenebilir olması, dinlerdeki "ödül ve ceza", "cennet ve cehennem" mekanizmasının ve imtihan kavramını temelini oluşturur.

Birinci yaklaşımda: İslami düşüncede insan yaşamındaki acı, yoksunluk, hastalık, doğal afetler ve kötülükler, insanı zorlayan her durum çoğunlukla bir "imtihan" kavramı çerçevesinde yorumlanır. Bu anlayış, hem ilahi adaletin hem de insanın nihai kaderinin açıklayıcısı olarak kullanılır ve dünya hayatındaki "acı, kötülük ve ıstırabı" tanrısal bir amaca bağlar. "Hayat bir imtihandır" ifadesi, birçok dinde ve felsefede bulunan bir temadır. Bu görüş, insanların dünya hayatında karşılaştıkları zorlukların ve olayların, Tanrı’nın nezdinde bir tür imtihan veya deneme süreci olduğu fikrine dayanır ve kişinin sabrını, iradesini, teslimiyetini, inancını, sadakatini ölçen, bireyin manevi derecesinin yükseltildiği ilahi bir yaklaşım olarak görülür. Ancak modern felsefe ve bilişsel bilimler ışığında bu yaklaşımın hem mantıksal ve felsefi, hem de ahlaki ve psikolojik düzeyde ciddi sorunlar taşıdığı görülmektedir.

İkinci yaklaşımda: Kitaplar, yaratıcı ile bağ kurmak isteyen birey için kuralları belirleyen iletişim rehberleridir. Tanrı kitaba emir, yasak, davet, öneri, tavsiye, niyet, telkin yoluyla arzuladıklarını, isteklerini, söylemlerini yazmıştır ve bunlara insanların davranışları ve sözleriyle katılmalarını beklemektedir. Öneri yöntemlerinin "kitaba yazılması" ve insanlardan bunlara uyulmasının istenmesi, sürecin insani belirsizliğini ve ihlal edilebilirliğini gösterir. Bir emir veya öneri mekanizması, muhatap özneden eylemde bulunma ve yönelme bekler ama istenen şeyin yapılmasını garanti etmez.

Allah'ın yasakladığı inanç, söz ve eylemleri işlemek veya emirlerini yerine getirmemek suretiyle oluşan "günah"tan kaçınma ve Tanrı’nın emirlerini ihlal edip etmeme insanın iradesine bağlıdır. İnsanın Tanrı’nın emirlerine uymaması Tanrı’nın planına insanların uymadığı ve Tanrı’nın emirlerinin ihlali anlamına gelir ve bu durum "imtihan" kavramının temelini oluşturur.

Teolojik açıklamada, semavi dinlerde insan seçim yapabilen bir varlıktır. Doğru ile yanlış arasında seçim yapma iradesine sahiptir. Emirin uygulanması insan yararınadır. Eğer emirlerin ihlali imkansız olsaydı, imtihan, itaat, itaatsizlik, cennet/cehennem kavramının, ahlaki sorumluluğunun bir anlamı kalmazdı.

Bu yazının ana konusu birinci yaklaşım olacaktır.

Başa gelen olayları bir imtihan olarak yorumlamak doğru mudur? Tanrı neden insanları imtihan etme gereği duymaktadır? Acıyı ve kötülüğü veren Tanrı neden iyiliğin ve düzenin hakim olduğu bir dünya yaratma yoluna gitmemiştir? İmtihan söylemi Tanrı’nın buyruğu mudur yoksa insani bir ihtiyacın dillendirilmesi için inançlara adapte edilmiş dinsel bir argümanı mıdır?

Dinler bir tür hayatı anlama, anlamlandırma ve hayatta kalma stratejisidir. Getirdiği kurallar ve inanç sistemi ile insanların hayata dair değerleri anlamlı olmasını sağlayan bilgisel ve varoluşsal bir zemin sunmayı amaçlar. Yaşamın zorluk, karmaşasına rağmen bireye hayatın yaşanabilir olduğunu, Tanrı’ya ve emirlerine boyun eğildiğinde, herşeye gücü yeten, her şeyi bilen olduğuna inanıldığında bunun mümkün olabileceğini söyler. Dinler hayatın geçiciliği, çaresizliği, acılarına ve insanın zayıflıklarına rağmen, Tanrı’nın mutlak içselleştirmesi gerektiğini ve kozların onun elinde olduğunu mistik korkuyla ve cennet vaadiyle sürekli hatırlatırlar. Tanrı’nın değerini sonsuz boyutlara taşıyarak, insanın sınırlarını ve görevlerini belirleyerek ona teslim olunmasını sağlamaya çalışırlar.

Tarihin her döneminde toplumlar acıyı ve yaşamın kırılganlığını ya da ölümlü doğayı anlamlandırmak için tanrılar, mitler, ritüeller üretmiştir. İnsan, doğası gereği belirsizlikten kaçan, acılar ve kötülükler karşısında sığınacak yer arayan ve çareler üreten bir varlıktır. Yaşamını sürdürebilmek için daima "güvenli" alanlarda kalmak ister. Kontrol edemediği acı ve kötülükleri, rasyonel "ilahi bir düzene" bağlayarak hayatın anlamı olduğunun inancı ile zihinsel ve ruhsal rahatlama sağlamayı amaçlar. "Bütün bu yaşananlar bir planın parçası" gibi düşünerek öngörülebilirlik duygusunu yaşamlarına entegre etmeye çalışır, belirsizlikten kaçar ve anlam mekanizmaları üretirler. Bu yaklaşım insanın acı karşısında geliştirdiği savunma mekanizmalarının dogmatik bir biçimidir ve anlam veremediği ya da müdahale edemediği olaylar karşısında zihinsel, biyolojik ve psikolojik sığınak olarak konumlanır. Bu tür irrasyonel prensipler, insanın realitenin yıkıcılığına karşı geliştirdiği bir "savunma" işlevidir. Dolayısıyla da "imtihan" kavramı dinsel bir gerçeklikten çok, varoluşsal bir teselli arayışıdır; mitlere ve dinin irreal prensiplerine inanarak hayatta kalmaya ve destek bulmaya çalışırken aşkın ve ilahi nedenlere sığınma ihtiyacı duyar.

İnsan mantığı, yaşamı deneyimlerken tüm canlılar gibi kendisinin de ölümlü bir varlık olduğunu doğrular ve eninde sonuda hiçliğe gideceği kaçınılmaz gerçeği bilir. Bu varoluşsal trajedi evrene bakışını sarsmıştır. Çünkü şanssız tesadüflere, nedensiz acılara, adaletsiz sonlara, masumların çektiği ıstıraplara tahammül etmekte zorlanır; kontrol edemediği katı ve soğuk gerçekler karşısında travma yaşar. Ölüme ilahi bir neden/amaç atfederek direnmeye, teselli ve "bilişsel ve pikolojik rahatlama" sağlamaya ve çaresizliğini telafi etmeye çalışır. Ölümlü olma fikri dehşet veren acı bir mekanizmadır, absürd ve yıkıcıdır. Bu çaresizlik karşısında imtihan inancı, hayatın travmatik olduğu, acıların, kötülüklerin, sıkıntıların, hastalıkların, kazaların, dayanılması gereken pek çok yaşamsal zorluğun her an başa gelebileceğinin hem göstergesi hem de hayatta kalma arzusunun da ötesinde devamlılık duygusunu içselleştirme ve başetme çabasıdır.

Acıya ve başa gelenlere şikayet etmeden katlanmanın Tanrı’ya olan güveni sürdürmenin, ona ve yarattığı dünyaya isyan etmemenin, cenneti kazanmanın ve varlığını sonsuza dek sürdürmenin bir yoludur "imtihan" kavramı; anlamsız acıyı anlamlı bir senaryoya dönüştürür ve kontrolsüz olanı kontrollü gibi gösterir. "Bu başıma geldi çünkü sınanıyorum" demek, "Bu başıma geldi, hiçbir nedeni yok ve ben bunu haketmedim," demekten psikolojik olarak daha anlaşılabilir, "Başıma gelen kötü şey, anlamsız bir talihsizlik değil, beni sınayan anlamlı bir sınamadır," diye düşünmek daha kabul edilebilirdir.

İnsanların farklı genetik özelliklerle, farklı ailelerde, farklı kültürlerde ve farklı psikolojik kırılganlıklarla dünyaya gelmesi ama sonuçtan eşit biçimde sorumlu tutulmaları doğru mudur?

İmtihan kavramı, birey ve toplulukları yatıştırma işlevi görür, bireye sabırlı olmayı, umudu sürdürmeyi ve ahlaki sorumluluklarını hatırlatır. Bu psiko-sosyal rol, dinin "yaşamsal destek" mekanizması olarak işlev görürken aynı zamanda islami inanca uygun davranışları yönlendiren kurallar çerçevesi de sunar. Yaşam örüntüsünün ya da dini söyleyiş ile "kaderin akışını" tayin eden gücün insana (kullara) sahip çıkacağına, ödüllendireceğine "imtihan" gibi ilahi kavramlar ve dayanaklar yaratarak hem Tanrı ile bağların devamı hem de realiteyi yönlendirerek acıya rasyonel olmayan anlamlar atfedilmesini sağlar.

Dinde Tanrı her şeyi bilendir, dolayısıyla kişi doğmadan önce bile onun nasıl davranacağını, hangi kararları vereceğini ve "imtihanı" geçip geçmeyeceğini bilmektedir. Bu durumda şu çelişki doğar: Tanrı zaten sonucu ve kişinin nasıl davranacağını biliyorsa,  özgür iradenin olmadığı yerde imtihan fikri anlamsızdır. Kaçınılması imkansız bir "kader" varsa ve özgür irade yoksa sorumluluk yüklemek etik olarak geçersizdir. Tanrı sonucu bilmiyorsa ve insanın özgür iradesi varsa "her şeyi bilen" değildir. Yani imtihan anlamlıdır, fakat bu durumda "her şeyi bilen Tanrı" fikri değerini kaybeder.

Her şeye gücü yeten, hiçbir şeye ihtiyaç duymayan Tanrı, amacını ve her şeyi baştan beri biliyorsa ve her şeyi kendisi planlamışsa niçin evren gibi dolambaçlı, travmatik ve acı üzerine kurulmuş bir yaratım yöntemine ihtiyaç duymuştur? Herşeyi bildiği için insanları test etmekteki amacı nedir? Tanrı kendi zihninde yaşadıklarını neden maddeleştirerek yansıtma, "varlaştırma" gereği duymuştur? Böyle bir akıl almaz, böyle meşakkatli, böyle kaotik, 14 milyar yıllık maddi projeksiyone ihtiyaç var mıdır? Eğer Tanrı zaten her sonucu biliyorsa ve amaç gerçekleşmişse, süreç bir simülasyon gibi görünmez mi? Tanrı’nın varoluşsal ya da  bilmediğimiz amaçlarına ulaşmak için insanları yaratması zorunlu mudur? Bununla birlikte sınaması için "zorunlu olarak acı ve kötülüğe" ihtiyaç duyması, O'nun mutlak iyiliğini sorgulatmaz mı? Neden daha az acı verici, etik olarak daha savunulabilir bir imtihan yöntemi seçilmemiştir? Dolayısıyla pek çok mühim soru vardır, cevaplanması gereken.  

Tanrı her şeyi bilme sıfatından feragat ederek imtihanı gerçek bir belirsizliğe bırakmalıdır (ki bu teolojik açıdan mümkün değildir), ya da özgür irade bir yanılsamadır, sorumluluk ve ceza-ödül sistemi anlamsızdır. Programlanmış kaderden dolayı ceza almak etik dışı ve rasyonel olarak tutarsızdır ve adilane değildir.

Özgür irade, insanın seçim yapma, karar verme ve eylemlerinden sorumlu olma yetisidir ve imtihanın temelini oluşturur. Eğer Tanrı imtihanın sonucunu, kimin başarıp başaramayacağını "en baştan beri biliyorsa", imtihanın kendisi "gereksiz bir formalite" haline gelir, sorumluluk ve ceza anlamını kaybeder. Daha da ötesi, eğer Tanrı her şeyi "belirliyorsa", bireyin iradesi bir yanılsamadır ve bu durumda Tanrı, sahte bir özgür irade hissi veren ve ardından önceden belirlediği başarısızlıklar için onları cezalandıran bir yaratıcı pozisyonuna düşer. Bu iki iddia aynı anda geçerli tutulduğunda ise çelişki kaçınılmazdır; ya Tanrı’nın bilgisi insan özgürlüğünü kısıtlar, ya da özgürlük, Tanrı’nın mutlak bilgisiyle bağdaşmaz. Bu noktada "Determinizm/Kadercilik" ve "Özgür irade" arasında çözülemez bir paradoks oluşur. İmtihan fikri, ancak ve ancak insanın "gerçek bir seçim yapma yeteneğine, özgür iradeye" sahip olması durumunda anlam kazanır.

Tanrı, mutlak bilgiye sahip olduğu için imtihan başlamadan "kimin geçeceğini ve kimin kalacağını zaten bilmekte," denilmektedir. Kişinin kendince davranması Tanrı açısından yeni bir veri değildir. Eğer Tanrı sonucu kesin olarak biliyorsa, imtihanın süreci neye hizmet edecektir? Tasarımının mutlaklığı karşısında, insanların iradesi anlamsız kalmaz mı ve önceden belirlenmiş bir sonucun uygulayıcısı olmaz mı? İmtihan, Tanrı'nın bilgisine yeni bir şey katmıyorsa (zaten bildiği için), kendini kendine ispat etme eylemi haline gelmez mi?  Sonuç baştan belirlenmişse, insanı yaratmanın ve sonra da imtihan etmenin gereği var mıdır?

Savaşlar, toplu katliamlar, doğal afetler, bebek ölümleri, rastlantısal biçimde zarar gören insanların çektiği acılar yani masumların durumu karşısında ahlaki ve vicdani adaleti kim, nasıl sağlayacak? Teistlere örneğin doğuştan ağır hastalıklarla doğan bebekler hatırlatıldığında, "Onlar değil, yakınları imtihan ediliyor,"  biçiminde en yaygın savunmayı yaparlar. Ebeveyni çocuğunun çektiği ızdırapla imtihan etmek çok acımasızdır ve adaletsizdir. O bebeğin günah yükü nedir ki, ızdıraplı bir hayata doğmuştur? Burada bireylerin ne bir tercihi vardır ne de sorumluluğu. Bu acılar, "başkalarının imtihanı" gerekçesiyle savunulduğunda bir çocuğun ebeveyni için araç haline getirilmesi çok ciddi, travmatik bir sorundur. Üstelik ebeveynler suçluluk duygusuyla nasıl başedeceklerdir? Birincisi, bebeğin dünyaya getirilmesine neden oldukları için, ikincisi inançsal sorgulamalarında kendilerini suçlayacak nedenler arayacaklar ve düşünce krizleri yaşayacaklardır: "Hangi günah ve hatalarımdan dolayı bunlar başıma geldi, yaşayacağım zor hayat Tanrı’ya bağışlatmam gereken günahlarımın sonucu mu, bebeğim ve biz bunu hak ediyor muyuz?" 

Masumun acısı, başkasının sınavına malzeme yapıldığında, artık adil bir hayattan bahsedilemez ve savunulamaz. Bu acılar ahlaki ve ilahi imtihan olamaz, onların yaşadıkları acılar, "imtihan" kavramıyla adil biçimde gerekçelendirilemez. Bu yüzden agnostik pozisyon gevşek davranamaz ve şunu söylemelidir: Masum acısı varsa, hiçbir ibadet, hiçbir dinsel argüman adaletli olduğunu düşünmemeli.

"İmtihan" kavramı insan-merkezli, yaşam deneyimine dayanan bir anlatıdır ve Tanrı kavramının içinde, insanın anlam üretme ve adalet ihtiyacının metafizik yansımasıdır. Realitenin acımasız ve rastlantısal doğası karşısında insan zihninin ürettiği psikolojik bir hayatta kalma mekanizmasıdır, gerçekliğin mantıksız ve kabul edilemez yönleriyle başa çıkmak için yaratılmış, rasyonel olmayan bir söylemdir. Yani iman edenlerin zihnindeki soruları yatıştırmaya yönelik bir açıklamadır. Bu irrasyonel bir açıklamadır ve teolojik bir gerekçelendirme olarak görülebilir, paradoksu çözmez ancak başka dini argümalar tarafından çözüleceğini söyleyerek erteler. Yani büyük gizemi yönetilebilir ve anlaşılabilir kılma çabasında pragmatik bir denge arayışıdır.

Günlük yaşamda insanlar özgür iradeye sahip olduklarını deneyimlerken aynı zamanda ilahi adalet sistemi içinde bulunduklarını zihinsel olarak bilmek ve duygusal olarak hissetmek isterler. Ancak bu, daha çok bir dogmayı haklı göstermeye çalışan, savunmacı stratejidir. Evrende ve doğada adalet diye bir kavram yoktur, tabiat yasaları tarafsızdır. Fiziksel dünyada doğa olayları ahlaki bir pusula ile hareket etmezler. Yerkabuğu, üzerinde yaşayanların masum bir çocuk mu yoksa azılı bir katil mi olduğuna bakmadan depremde binaları yıkar.

Yukarıdaki düşünceler kelam alimlerinin teorilerine ve Cüz’i irade kavramına girmeden anlatıldı. Aşağıda, kelamcıların bu paradoksu görerek teolojik uzlaştırmaya dair fikirlerini ve Cüz’i irade kavramı ile birlikte "imtihan" meselesini ele alacağız.

Cebriye ve Mutezile mezhepleri, İslam düşünce tarihinde önemli kelam ekollerindendir. Kronolojik olarak Mutezile mezhebi, Cebriyeden önce ortaya çıkmıştır. Mutezile, İslam düşüncesinde sistematik kelam ilminin kurucuları olarak kabul edilir. Akılcılığı ve insanın özgür iradesini vurgulamışlar, insanın tam özgür iradesini olduğunu savunmuşlar ama cüz’i irade kavramını kullanmamışlardır. Cebriye ise, insanın fiillerinde zorunluluğu savunan bir ekoldür. İnsanın hiçbir iradesi olmadığını, her şeyin Tanrı’nın mutlak iradesiyle gerçekleştiğini savunur ve Mutezile’ye tepki olarak ortaya çıkmıştır.

Eş’arilik ise Mutezile’nin Tanrı’nın mutlaklığını sorgulatan aşırı akılcılığına ve Cebriye’nin determinizmine karşı bir orta yol bularak, insan iradesini "Cüz’i irade" olarak tanımlamıştır. Bu kavram, insanın sınırlı yani "cüz’i" iradesini ifade eder ve Tanrı’nın mutlak iradesi (külli irade) ile insan iradesi arasındaki dengeyi kurmaya çalışır. Mutezile’de ise "İnsanın iradesi vardır, kendi fiillerinin yaratıcısıdır" fikri ile Cebriye’de "İnsanın hiçbir iradesi yoktur" fikri arasındaki gerilim "Cüz’i irade" kavramı ile çözülmüş ve mantıksal boşluk doldurulmaya çalışılmıştır. Cüz’i irade, Tanrı’nın mutlak kudretini korurken, insanın ahlaki sorumluluğunun insiyatifi arasındaki bağlantıyı kurmak için üretilmiş bir kelam çabasıdır. "Tanrı kullarının kötülüğünü istemez, kulun kendi seçimi," demenin tek yoludur. "İmtihan" fikrini ayakta tutma ve rasyonelleştirme için gerekli minumum özgürlük alanını sağlama ve realiteyi farklı yorumlama girişimidir. Bağlantıyı kurar gibi görünür ama yapının iç gerilimini ortadan kaldırmaz.

Tanrı her şeye kadirken, insan eylemlerinden, fikirlerinden, niyetlerinden nasıl sorumlu tutulabilir? İşte burada tutarlı bir cevap verebilmek için Cüz’i irade kavramı ortaya atılmıştır. Külli irade, Tanrı’ın evren üzerindeki mutlak hakimiyetini ifade ederken, Cüz’i irade, insanın kendi eylemlerinde sorumlu tutulmasını sağlar.

"Cüz'i irade" kavramı, İslam düşüncesinde, özellikle Eş'arilik ve Maturidilik gibi kelam ekollerinde tartışılan, insanın sınırlı iradesini ifade eden bir terimdir. Bu kavramın kökeni, 9. ve 10. yüzyıllarda İslam kelamının geliştiği dönemlere dayanır. Cüz’i irade, Kur’an’ın açık öğretisi değildir. Evrendeki her şey Tanrı’ın külli iradesiyle olur; yağmurun yağması, güneşin doğması, canlıların yaratılması… İnsan ise, Tanrı’ın kendisine verdiği Cüz’i iradeyle seçim yapabilir, fiillerinde de serbesttir, iyi veya kötü davranışlarda bulunabilir, yemek yemeyi seçebilir veya oruç tutmayı tercih edebilir; bunlar Cüz’i iradesiyle yaptığı seçimlerdir. Eşa’ri şöyle açıklar: Tanrı'ın her şeye gücü yeter ve her şeyi o yaratır. Tanrı'nın insanın iradesine müdahale etmemesi, "gücünün yetmemesi" değil, koyduğu "imtihan yasası" gereği o alanı insana sınırlı bir özgürlük alanı tahsis etmiştir. Cüz’i irade olmasaydı yetkiyi veren Tanrı’nın, sonuçtan ahlaken sorumluluğu olurdu, insanın değil. Eğer Tanrı her şeyi bilir, belirler ve kudreti sınırsızsa, insanın özgürlüğü ve sorumluluğu nasıl açıklanır? İşte kelamcılar, insana sınırlı bir seçim hakkı (cüz’i irade) tanındığını, bu yüzden sorumlu tutulduğunu ileri sürerler. Bu yaklaşım, Tanrı’nın mutlak kudreti ve kader ile insanın sorumluluğu arasındaki çelişkiyi çözmeye yönelik bir uzlaştırma girişimidir. İnsan özgürlüğünü tamamen reddetmek toplumsal ve ahlaki açıdan sorunlu olacağı için, sınırlı bir özgürlük alanı tanımlanır. Cüz'i irade, imtihan fikrine bir anlam yüklemenin yoludur. Aksi takdirde insanın "tercihi" gerçek bir alternatif içermediği imtihan anlamsız kalacaktır, çünkü sonuç zaten bellidir ve kişinin kontrolünde değildir.

Eleştirel olarak bakıldığında eğer mutlak bir tanrı tanımı yapıyorsanız (her şeyi bilen, her şeyi yaratan, zamanın dışında olan), bu tanımın yanında "tamamen bağımsız" bir insan iradesi konumlandırmak matematiksel olarak zordur. Ancak dini sistemin işleyebilmesi, ödül ve ceza için bu kavramın varlığı zorunludur. Rasyonel düzlemde "Hala neden özgürüm?" sorusuna tam bir cevap vermekten ziyade, "Tanrı neden sorumlu değildir?" sorusuna yanıt üretir. Yani bu ilke, kulun özgürlüğünü kanıtlamaktan çok, Tanrı'nın adaletini korumayı amaçlar. Gerçek özgürlük, Tanrı’nın mutlak bilgisiyle bağdaşmaz. Eğer Tanrı geleceği biliyorsa, insanın seçimleri önceden belirlenmişse "imtihan" kavramı bir yanılsama olabilir. Cüz’i irade, bireyin sorumluluğunu ve imtihanı anlamlı kılmak ve vurgulamak için işlevsel bir fikir olarak yapılandırılmıştır. Toplumsal düzeni sağlamaya yardımcı olurken ve insanlar yaptıklarının hesabını vereceklerini düşünmelerini sağlar. Ancak bu, felsefi ve mantıksal düzeyde özgürlük sorununu çözmez.

Agnostik bakış açısından bu tür kavramlar, Tanrı’nın mutlaklığı ile insan deneyimini bağdaştırmaya yönelik teolojik yapılardır. Yani daha çok "inananların zihnini rahatlatan" açıklamalardır. Gerçek özgürlük, mutlak yaratıcı fikriyle bağdaşmaz. Çünkü mutlak yaratıcı, her eylemin hem sebebi hem sonucu olur. Tanrı mutlak yaratıcı olarak kabul edilirse Cüz’i irade kavramı gerçek bir çözüm değil, bir yol bulma çabasıdır. Daha çok ahlaki düzeni sağlamak ve imtihan fikrini korumak için geliştirilmiş bir düşünce aracıdır ama felsefi düzeyde tutarlı değildir.

Eş'ari ekolünün Kesb (sahiplenme, kazanım) teorisinde, İslam düşünce tarihinde eleştiriye çok açık kavramlardan biridir. "Niyet kuldan, yaratmak Tanrı’dan" formülünde, rasyonel bir düzlemde irade ve yönelişin insana, fiilin yaratılmasının ise Tanrı’a ait olduğu anlatılır. Yani Kesb, insanın fiile yönelip onu sahiplenmesi ama yaratıcı olmaması demektir. Fiilin varlık kazanması yani gerçekleşmesi Tanrı’ya aittir. "İnsan, kendi iradesiyle yöneldiği fiilin sahibi ve sorumlusudur ama yaratıcısı değildir," der.

Eş‘ari ise "Tanrı’nın bilgisi kaderi belirlemez, sonucu ve geleceği sadece bilir ama senin iradeni zorlamaz, sen Cüz’i iradeni kullanarak yönelirsin," diyerek özgürlüğü korumaya çalışır. Mantıksal olarak tatmin edici değil çünkü sonuç olacağı zaten sabitlenmiş oluyor bu da özgürlüğü sınırlıyor. "Tanrı, senin hangi fiile yöneleceğini, ‘niyetin’ hem ezelden bilir, hem de gelecekte yaratır. Tanrı’nın bir şeyi bilmesi, o şeyin öyle olmasını zorunlu kılmaz." Eş‘ari bunu Tanrı’ın ezeli bilgisine bağlıyor ve Tanrı’nın mutlak kudretini korurken yani "hiçbir fiil O’nun yaratması dışında olamaz," derken insanın yükümlülüğünü korumayı amaçlıyor ki kul günah işlediğinde sorumlu tutulabilsin. İşte bu ikisini uzlaştırmak için "kesb" kavramını ortaya koymuştur. Bu görüşe göre Tanrı zamanın dışındadır. İnsan açısından seçimin sonucu gelecekte gerçekleşir; Tanrı açısından ise zaman dışıdır. O yüzden "önceden bilme" ifadesi aslında bizim zaman algımıza göre söylenmiş bir şeydir. O'nun için "gelecek" yoktur, "ezeli bir şimdi" vardır. Kulun neyi seçeceğini önceden görmesi, kulun o seçimi yapma özgürlüğünü elinden almaz. "Tanrı bildiği için sen yapmıyorsun, sen yapacağın için Tanrı biliyor" ilkesidir. Bu teori açıklayıcı olmaktan çok, özgür irade ile Tanrı'ın her şeyi kuşatan bilgisi arasındaki çelişkiyi çözmek için "teolojik ikna edici bir orta yol" dengesi kuruyor. Tanrı’nın mutlaklığına halel getirmeden insanı sorumlu tutuyor. Burada "zaman" kavramının muğlak ve anlaşılmaz bırakıldığını görüyoruz. "Tanrı, zamanın dışındadır," söyleminde teologların ve teistlerin böylesi kesin bilgiye nasıl ulaştıkları da ayrı bir düşünme konusudur.

Eğer Tanrı kesin olarak biliyorsa, kulun başka bir ihtimali seçme şansı yoktur. Bir şeyin "bilinebilir" olması için o şeyin "belirli" olması gerekir. Bilinen eylem (malum), Tanrı’nın bilgisinden farklı gerçekleşebilir mi? Eğer benim 20 yıl sonra ne yapacağım bugün Tanrı katında "malum" (bilinen) ise, o eylem zaten sabitlenmiş demektir. Sabitlenmiş bir eylemde "değiştirme gücü" (alternatif imkan) yoksa, buna özgürlük denebilir mi? Kul, Tanrı'ın bildiğinin aksini seçme gücüne sahip midir? Eğer seçebilseydi Tanrı yanılmış olurdu. O halde kulun önünde tek bir yol (bilinen yol) vardır. Tanrı kulun 20 yıl sonrasını biliyorsa "belirlenmişlik" vardır ve kul kendi belirlediği durumu seçtiğini zannetse de 20 yıl sonrasında bilinen durum kesinlikle gerçekleşeşecektir.

Kelamcılar, insana sorumluluk vermek ve Tanrı'ı "fail" olmaktan çıkarıp "bilen" konumuna çekmek için bu ilkeyi kullanmışlardır.

Eş'ari, insanın niyetini fiziksel dünyadan izole bir "tercih" gibi konumlandırıyor. Ancak modern nörobilim ve felsefi materyalizm şunu sorar ve söyler: Düşünmek ve niyet etmek de fiziksel bir süreç değil midir? Eğer taşın havada süzülmesi için gereken fiziksel yasaları Tanrı yaratıyorsa, taşı atamaya "niyet" sırasında beyindeki nöronların ateşlenmesini, sinaptik bağların kurulmasını kim yaratıyor? Eş’ari, "niyet"i adeta fiziksel dünyanın dışından gelen, bedene komut veren metafiziksel bir "tercih" gibi görüyor, "metafizik bir niyet" ile "fiziksel bir eylem" arasında hayali bir sınır çiziyor. Ancak modern bilim bu sınırı yok sayar; çünkü niyetin kendisi de bir eylemdir ve beynin prefrontal korteksinde oluşan fiziksel bir çıktıdır. Eğer niyet fiziksel bir süreçse ve fiziksel yasaları Tanrı yaratıyorsa; Tanrı sadece "eylemi" değil, "niyeti" de bizzat yaratmış olur. Bu durumda Eş’ari’nin "Niyet kuldan, yaratmak Tanrı’dan," ayrımı anlamsızlaşır. Çünkü "niyet" de aslında Tanrı’nın yarattığı fiziksel bir eylem yani nöron aktivitesi haline gelir.

Hayattaki acı ve kötülük, biyolojik rastlantıların, fiziksel yasaların, toplumsal ve tabiatın diyalektiğinin sonucudur. Bunların rasyonel realitede sıradan durumlardır. İmtihan inancı, bu sıradanlığı reddeder ve olaya "gizli bir ilahi amaç" atfeder. Bu, metafizik sığınma hali "bilişsel rahatlama" ve zorluklarla başa çıkma aracı olarak işlev görse de, "eleştirel sorgulamayı" engeller, rasyonel çözüm yollarını (bilimsel, sosyal, politik) arama motivasyonunu azaltır ve insanı "irreal prensiplere" sığınmaya teşvik eder. Acıyı ve kötülüğü gerekçelendirerek ilahi bir amaca hizmet ettiğini düşünerek insan zihnini rahatlatırken "mantıksal tutarlılıktan" feragat eder. Bu durum gerçekçi çözüm arayışlarını azaltan zihinsel tembelliğe yol açmış ve yüzyıllar boyu değişmeden de kalabilmiştir. Teologların teorileri bu absürditeye karşı önümüze konulan dinsel araçlardan başka bir şey değildir.

Burada teistlerin evrenin varlığı, insanın yaratılışına ve kötülük problemine dair görüşlerine girmedik. Teistlere göre: Tanrı özünde iyi ve şefkatlidir ama insanın Tanrı’yı ve hayatı tanımasının bir yolu olarak kötülüğü de, acıyı da yaratarak imtihan için gerekli ortamı hazırlamıştır. Dünya bir sahne, insanlar geçici oyunculardır, asıl olan öteki dünyadır söylemi, hayal kırgınlıklarının getireceği öfke, çöküntü, sıkıntının boşa gitmeyeceği ve başka bir boyutta da olsa sonradan verilen ödül ile haksızlığın ortadan kaldırıcağını savunurlar. Yaşamı ahiretin devamı gibi görürler ve dünyevi gerçeklerin ahiretin evreninde düzeltileceğini vaadine inanırlar. "Cehennem–cennet olmasa, hastalık, kötülük ve acı olmasa iyiliğin ve huzurun kıymetini nasıl bilinirdi, dünya ne olurdu, zorluklar ve acı ruhu olgunlaştırır," derler. "Tanrı’nın hikmeti vardır, biz anlayamayız," görüşü ile tüm rasyonel sorgulamayı iptal ettiklerinin farkına da varmazlar.

 "Bu dünya adil olmak zorunda değil; asıl adalet ahirettedir," savunması farkında olmadan imtihan kavramının içini boşaltır. Çünkü adil olmayan bir zeminde yapılan sınav, sonucu ne olursa olsun adil olamaz. Başlangıcı ve süreci adil olmayan bir değerlendirme, sonradan verilecek ödül ya da ceza ile ahlaklı hale gelmez. "Ahirette telafi edilir", inancı adaletsizliği ortadan kaldırmaz; yalnızca üzerini örter. Bir çocuğa sebepsiz yere acı çektirip sonra hediye vermek, o kişiyi adil yapmaz. Çünkü dünya adil değilse, yöntem adil değilse sonuca nasıl "adil" deniyor. Bu durumda "adil" kelimesi İnsan ahlakıyla bağını koparır. Dini argüman yine şunu der: "Dünya zaten adil olmak zorunda değildir, asıl adalet ahirettedir." Peki, eğer dünya adil olmak zorunda değilse, imtihan da adil olmak zorunda değildir. Bu bir mantık kuralıdır: Adil olmayan bir zeminde, adil bir değerlendirme yapılamaz. Dolayısıyla teist şunu kabul etmiş olur: İmtihan adil değilse sorumluluk çöker, adalet olgusu yok olur, eşitlik kaybolur, orantı olmaz, değerler aşınır, haklı–haksız, iyi-kötü ayrımı ortadan kalkar. O halde insan neden sonuçtan sorumlu tutulsun ki? Dolayısıyla bu savunma teistleri haklı çıkarmaz.

"Herkes hak ettiğini alıyor mu, bana bu dünyadan bahset ey fani!" diye teiste sormak lazım.

Teistik düşünce, imtihanın Tanrı için değil, insan için olduğunu söyler: Tanrı sonucu bilir; insan bilmez. Eğer test sadece insanın öğrenmesi içinse, Tanrı’nın bu deneyime neden ihtiyaç duyduğu açıklanamıyor, çünkü Tanrı sonucu biliyor. Tanrı için deneyim zaten bildiği için bilgi olmamalıdır, her şeyi bildiği için bilir. Dolayısıyla, evren, Tanrı için bilgisel bir kazanç sağlamaz. Zaten hiçbir şeye, hiçbir ek bilgiye ihtiyaç duymayan Tanrı insana niçin gereksinme duysun ki? Evren başka bir şey  için mi yaratılmıştır, ya da ne için yaratılmıştır, işte burada "bilinmezde" kalır?

Sonuçta teologların ve teistlerin imtihan kavramına getirdikleri açıklamaların hiçbiri dünyadaki adaletsizliği, ağır hastalıklarla doğan bebeklerin ve yakınlarının acılarını, çocuk istismarının, işkencelerin bıraktığı yaraları ve zulmü gidermez yani acının gerçekliğini değiştirmez aksine tespit eder. Savaşlarda ölen milyonlar, doğal felaketler sonucu veya erken ölümler gibi olaylarda masumların, çocukların, yaşlıların çektiği acılar, "bireysel irade imtihanı" olarak açıklanamaz. Dünyanın acısının, ahirette telafisi mümkün mü, sorusunu cevaplamaz? "Sadece erteler ve inaçlı insanlar için tolere edilebilir hale getirir," demek de doğru mu; sonuçta onlar da insan, dünya dışı bireyler değiller.

Halihazırdaki mevcut işleyişin yürüdüğü hissi ve inancıyla "üst insandan" (Nietsche) çok uzak bir dünyanın devamı eksikliklerle, zayıflıklarla, despotlukla, sıkışmışlıkla bir "düzen" adı altında sağlanıyor ya da biz bu oluşumu/kaosu düzen zannediyoruz.

Son olarak agnostik pozisyonda şunu diyebiliriz: Anlatılan Tanrı modeli insan zihninin projeksiyonudur. Evren, Tanrı’nın değil ancak insanın Tanrı anlayışının projeksiyonu olabilir. Yani, insan anlam arar, anlamı evrene yayar, evreni sanki özel bir niyete sahipmiş gibi okur. Bu durumda, evren Tanrı’nın projeksiyonu değil,  insan evreni Tanrı’nın projeksiyonu gibi anlamak istemiştir. Yani anlatı Tanrı’dan çok insana aittir ve Tanrı kavramı, insanın anlam ve adalet ihtiyacının metafizik yansımasıdır; evrenin acı dolu yapısını açıklamaktan çok, insanın evrenin karşısında anlam ve adalet arayışını sembolize eder.

Albert Camus ile bitirelim: "Gerçek şu ki, dünya bizim anlam ihtiyacımıza yanıt vermeyen, iyi ya da kötü her şeyin mümkün olduğu bir yerdir. Dahası, sandığımız kadar önemli değilizdir." Akil ALPARSLAN 2026


KAYNAKLAR

https://islamansiklopedisi.org.tr/ (çeşitli maddeler)

https://ansiklopedi.tubitak.gov.tr/ (çeşitli maddeler)

https://tr.wikipedia.org/ (çeşitli maddeler)

https://www.matematiksel.org/albert-camus-ve-absurdizm-hayatin-bir-anlami-var-mi/

 


11 Aralık 2025 Perşembe

İDEALİST KURUNTULAR

İDEALİST KURUNTULAR

Tutucu bireyler, toplumsal referans değerleriyle oluşturduğu kimlik konumlanmasına göre olayları yorumluyorlar. Değişmemeyi, dini otoriteye itaati kural edinen anlayışları toplumsal kimliklerinin ve aidiyetlerinin en temelini oluşturuyor. Değişim, "istikrarsızlık" ve düzen bozucu olarak görüldüğünden mevcut bilgiyi ve kültürü tekrarlamak ve korumak, tutucu toplumun kimliğinin bir parçası ve ideali haline geliyor.

İslami toplumun geneli yenilik arayışına yatkın değildir. "Merak" ve "yeniliğe açıklık" sadece bireysel bir psikolojik özellik değil; toplumların kültürel, siyasal ve dinsel gelişim süreçleriyle şekillenmiş kolektif tutumların da bir yansımasıdır. Bu durum yeni bilgilere yaklaşımı, yeni deneyimleri etkilediği gibi, içinde bulunulan şartları bilişsel olarak değerlendirmeyi ve daha uygun stratejiler üretmeyi etkileyen temek özelliktir. Biat, itaat, kul olma psikolojisi bireysel düşünce ve duyguların ifadesini kısıtladığından "özgün" olmayı asla teşvik etmiyor, "meraklı ve farklı" düşünceleri uzak tutuyor. Kültürel, dinsel, geleneksel normlar kolektif davranış veya tutumlara dair kalıpları ve eğilimleri belirliyor.

Kişinin kendini bağlı hissettiği toplum ile aralarındaki "zincirlerin", "gerçekliği çarpıttığını" farketmesi çok önemlidir. Bariz olanı görememek ve netliği ayırt edememek, nedenlerden sonuca giderken mantıksal yanlışlığa, anlam yitimine, doğru yargıdan uzak kalmaya neden oluyor. Bu noktada kişinin cesaret ve özgüveni ile düşünce değişikliğine evrilmesi gerçekliğin kavranmasında ilk adım olacaktır ama bu hiç kolay bir evrilme olmayacaktır. Gerçekliğin çarpıtılması rasyonel kavrayışı engellediği gibi ahlaki bir yıkıma da neden oluyor. Adalet, doğruluk ve vicdan işlevi olmayan kavramlara dönüşüyor.

Evren, insan tarafından, bir taraftan kuramsal ve pratik etkinliklerden toplumsal bilinç biçimlerine (bilim, felsefe, siyaset, din, sanat gibi) dönüştürülüp yeniden üretilirken, bir taraftan da nesnel gerçeklikten uzaklaşarak önyargılar, inançlar, kuruntular çerçevesinde karşımıza çıkarılıyor.

İdealist yanılgılar pratikte olanı görememekten, denetleme isteksizliğinden, değer yargılarının karmaşasından, belirsizliğin kuralsızlığa açık kapı bırakmasından kaynaklanıyor. İdealist kuruntular, nesnel faaliyetler ve durumlar ile düşünceler arasındaki bağlantının kopması neden oluyor. Apaçık bir yalandan doğru sonuç çıkardığını düşünen, olan şeyi başka bir şey sayan, yanılgılarını göremeyen bireyler ve oluşturdukları büyük topluluklarla birlikte yaşıyoruz. Düşünsel bilgi oluşurken rasyonel akıl değil, taraflı, sabit yargılar ağır basıyor. Dolayısı ile de dindar toplumlar temel sorunlarının farkına varamıyor.

Özellikle siyasette dinsel bağlılık seviyesinde, topluluklar kendilerine korunaklı alanlar yaratıyorlar. Bu korunaklı alanlar, gerçeklikten etkilenmeyecek kadar yüksek irade duvarlarıyla çevrilmiş durumda. Gerçeklik algısı bu duvarlarda eriyor, önemini yitiriyor, bireyi ütopik, hipnotik bir bağlılıkla kuşatıyor. Adeta kitlesel bir kendinde olmama hali,  toplu etkilenme ile kör inancın çemberi içinde sorgusuzca bağlanmanın psikolojisini yaşarlarken gerçeklik ile yüzleşmeyi reddediyorlar. Akıl sağlıklarından şüphe etmediğimiz böylesi topluluklar gerçeklikten koparak bir anlamda kollektif yalan dünyalarında, birbirlerine benzeyen zihin yapılarıyla masif bir doku oluşturuyorlar. Olayların niteliği farketmeksizin toplum kendi düşünce yapısına uygun çıkarımlar, akıl yürütmeler, eğilimler ve tabii ki bulduğu mazeretlerle mutlaka haklı olduğuna inanıyor. Yüzyıllardır milyonlarca kişi yanlış da olsa bir davranışı veya görüşü benimsiyorsa topluluğun yeni nesilleri de öğretilenin doğru olduğuna inancı ve psikolojisine kapılarak kültürel zinciri sorgulamadan devam ettiriyor.

Gerçek dışı olaylara inanmak, toplumun kendi muhakemeleriyle doğruyu ayırt edemediği, sunulan her söylemin ötesine geçmeyi asla düşünmediği adeta toplumsal genlere işlemiş biçimiyle günümüzde de devam ediyor. Yaşamın akışına değer atfetmede rasyonel bir eğilim gösterememeleri tarihsel, kültürel zeminin yüzyıllardır yetiştirdiği benzer bireyler olmalarından kaynaklanıyor. Değişime kapalı oldukları, aynı zihin yapılarına sahip oldukları, sorgulama gelenekleri olmadığı, açık fikirli, yaratıcı ve meraklı olmadıkları, ahlakı dinsel alan ile sınırladıkları için binlerce yıllık özlerini koruyorlar. Geleneklerinin, alışkanlıklarının, sosyal ilişkilerinin, düşünce kapasitelerinin, dinsel inanışlarının çerçevesinde belirli şeyleri duymak, görmek, değişimi ve yeni fikirleri savunanlara önsel tepki vermek üzere yetiştirilip koşullandırıldılar. İçinde bulundukları toplumun değer yargılarını incelemek, eleştirmek gibi itkilere, düşünce sıçramalarına ve açık bir sezgiye sahip değiller. Bunu eğitim seviyesinden bağımsız bir içgörü ve yetenek olarak söylüyorum. Her alanda dar görüşlü, bilime katkısı olmayan, sanata mesafeli, özgür düşünceye yasaklarla yaklaşan, dogmatik toplumun siyasal gücü ve kültürel yansımaları tarihsel süreçte devam ederek günümüze gelmiştir.

Adeta ortak yalanlarla inşa edilmiş düzende toplumsal benlikleri, nesnel, sosyal gerçekler karşısında durumu sadece bilgisel bir karşı koyuş değil, hayatta kalma mücadalesi olarak algılıyorlar. İnançlarının güçlü referansını da katarak bu siyasal ve sosyal mücadeleyi daima canlı tutuyorlar. Onları koşullandıran yaşam bağlantıları kökenlerindedir, motivasyonlarını dinsel-geleneksel, kültürel alt yapıdan alırlar. Güçlü ve inançlı davranış ve düşünce ögeleri yüzyıllar sonra da azalmadan insanları etkilemeye devam ediyor. Bunu sağlayan faktörlerden en önemlileri, "Öfke" ve "Yüceltme" duygusudur.

 "Öfke"

Birey kendini ait olduğu grubun (dini, mezhebi, kültürel) normlarına göre tanımladığında, "biz" ve "ötekiler" ayrımına neden oluyor. Dolayısıyla, tepki gösterme eşiği de kimlik ve aidiyet sınırlarına göre değişiyor.

Öfke, kendinden olmayana, karşı tarafa, kendisi gibi düşünmeyene, tehdit unsuru olarak gördüklerine karşı oluşan güçlü bir duygudur. Tutucu bireyler "ötekiler" tarafından kısıtlanacağını, engelleneceğini, değerlerinin ellerinden alınacağını, yoksunlaştırılacağının endişesini öfke duygusu ile gösteriyorlar. Bu duyguyu her zaman dışavurmasalar da içlerinde taşıyorlar.

Tutucu toplum benimsediği sosyal, siyasal ve dinsel anlayışın dışında kendisi gibi düşünmeyenin değersiz, yanlış, din karşıtı, günahkar, yoldan çıkmış gibi tanımlıyor. Empati yapma gereği duymadan onların hemen hemen tüm değerleri de yanlış, faydasız olarak niteliyorlar. Kendi dini-ahlaki prensiplerine uygun davranışları aşırı yüceltme, aksi davranışları ise fazlasıyla kınama eğilimi ve düzen bozucu olarak niteleme eğilimindedirler. Kendi grubundakilerin kusurlarını dışsal faktörlerle açıklarken (örneğin dış güçler), ötekilerin kusurlarını içsel karakter zayıflığına bağlama eğilimi vardır. Aynı davranış, kendi grubundan gelince daha kabul edilebilir, karşı gruptan gelince "ahlaki sapma" olarak görülüyor. Kendi grubunu koruma refleksiyle yapılan yanlışları "mazur görme", karşı grubun benzer hatalarında ise "ağır cezalandırma" isteği içindeler. Toplum kendilerinden taraf olan birinin hatasına tarafsız değerlendirme yerine merhamet ve affetme duygularını öne çıkararak yaklaşken, "öteki"nin yanlışına ise yoğun öfke hissediyorlar. Bu öfke çoğu kez kişinin kendi ahlaki üstünlüğünü teyit etme ve karşıdakine kabul ettirme işlevi görüyor. İnandığı dini-ahlaki ilkeler ile sevdiği bir kişinin davranışı çatıştığında, kişi genellikle inancını esneterek ya da olayı "istisna" sayarak uyumsuzluğu azaltmaya çalışıyor. Böylesi insanlar birbirlerine son derece korumacı ve adil davranırken diğer birey ve topluluklara açıkça düşmanca, önyargılı ve merhametsiz davranıyorlar. Oysa suçladıkları kesimin çoğunluğunun islam ile bağı vardır ve sadece bakış açıları farklıdır.

İşte bu ayrımcı anlayışın görünmeyen duvarlar arkasındaki tutucucu düşünce, dini-ahlaki değerleri referans aldığını düşünürken kendi toplumsal kişiliğine uygun ve yorumlayarak idealize ettiği değerlerin dinin öngördüğü "ahlak ve hoşgörüyü", tam olarak yansıtmadığını, değerleri kendilerine göre yorumladıklarını, kendilerine önderlik edenlerin yönlendirmelerine göre hareket ettiklerini ve uygulamadaki sorunsallığı anlayamıyorlar.

İnsan taraf olduğu şeylere kıymet verir, korur, savunur, yanında olur. Ama gerçekliği çarpıtarak, taraf olduğu şeyleri koşulsuz destekleyerek, coşkuyla abartarak, önyargıyla sahiplenerek, desteklediği değerlerin doğruluğuna kesin inançla yaklaşan insanlar bağnazdırlar. Hem körü körüne, hem saplantılı inançları ile kendi tarafından olmayanı koşulsuz dışlarlar ve daima haklı olduklarına inanırlar. Adil ve vicdani davranmadıklarını bir türlü anlayamazlar. Zihinleri ve kişilikleri gerçekliği değil tarihsel süreçte yarattıkları, dini-kültürel ve geleneksel değerlerini anlamlandırmaktadır.

 "Yüceltme"

Zihin fakirliğinin başladığı yerde muhakeme yeteneği kaybolur ve gerçekliği yeniden üreten baskıcı yönetimler başa gelmeyi iyi bilirler. Lider ya da toplumun ileri gelenleri sürekli "ötekilerin kusurlarını" işleyerek, rakip olarak gördüklerine karşı baskı ve hukuksuzluk ile kaos yaratarak, haklılığını ispat edecek manipülasyonlarla tutucu toplum üzerinde kurduğu büyüyü canlı tutmaya çalışır.

Yüceltilmiş lider böylesi tutucu bir toplumun alt yapısına uygun üst, yönetimsel yapının kurulmasını sağlar. Üst yapının dar bir perspektif ile pompaladığı bilgileri kaynak olarak alacak topluluk zaten hazırdır. Doğruları ve gerçekleri muhakeme edebilecek farkındalığa sahip olmayan, nesnel algı yeteneği bozulmuş bireylerin oluşturduğu toplum yönlendirildiklerini, bazı şeylere aşırı tepki verirken, bazı durumlara da tepkisiz kaldıklarını fark etmezler. Bağlılıklarının körlüğü ile hiçbir şeyin arkasına bakmayı akıllarına getirmezler, hiçbir şeyi eleştirmeye yanaşmazlar. Olgulara göre değil algılara göre anlamlandırma ve  görme idealinden vazgeçmezler. Saçma argümanlardan oluşan düşünce yapılarını sorgulamak için bir neden görmezler.

Tutucu toplum itaati en doğru ve üstün meziyet sayarak, liderlerini aşırı yücelten bir yaklaşıma sahiptirler. Liderleri tarafından "şeytani dünyaya" karşı daima savunulduklarını ve kendilerini ezmeye çalışanlara karşı onun tarafından kahramanca korunduklarını düşünüyorlar ve lideri bu uğurda mücadele eden adil bir figür olarak algılıyorlar. Bu süreçte onun yaptıklarının ve gelecekte yapacaklarının doğru ve vazgeçilmez olduğuna koşulsuz kabullenmenin katılığını, dürüstlük ve sadakat olarak kabul ediyorlar. Liderin kendi yerlerine en doğru kararı vereceğinden, yaptıklarından, söylediklerine kadar hiç şüphe duymuyorlar ve alınan kararları sorgusuzca benimseyip kabul ediyorlar. En saçma vaatlerde bulunsa bile onun ve fikirlerinin alternatifsiz olduğuna, söylemin içeriğine, doğru olup olmadığına bakmadan, sırf o söyledi diye irrasyonel bir motivasyonla ve coşkuyla inanıyorlar. Hatta "mümkün mü" diye sorgulamak ve "kandırılıyoruz mu" diye kanıt aramak yerine, bu vaadi ancak onun mümkün kılacağına, mucizevi icraatı sadece onun gerçekleştireceğine saygıyla inanıyorlar.

Bu durum söyleneni değil, söyleyeni önemseyen, duyulara ve duygulara önem veren, gerçeği ve aklı öteleyen bir toplumun önderlerine itaati, onların egemenliğini kabul ve yüceltme kültürünü ve derinliğini gösteriyor. Akil ALPARSLAN 2026

 

6 Ekim 2025 Pazartesi

FARKLILIKLAR, DEĞERLER, İNANÇLAR

Apaçık yalanlara, apaçık inanmamayı tercih ederim.

FARKLILIKLAR, DEĞERLER, İNANÇLAR -1-

"Tepki"

İnsanların aynı olaylara karşı farklı düşünsel, duygusal tepkiler vermesi, her bireyde kendine özgü faktörlerin farklı etkileşimini gösteriyor. Olaylara algılama biçimimiz ve tepkilerimiz birçok faktöre bağlı olarak değişiklik gösteriyor. Zihinsel kavrayış, psikolojik ve sosyal kişilik, dışsal faktörler, altta yatan nedenler insanın tepkilerini benzersiz kılıyor. Her insan farklı kültürlerden, çevrelerden, ebeveynlerden, yaşam deneyimlerinden ve inanç sistemlerinden geliyor, herkesin farklı farkındalık, zekâ, duygu, yetenek, güçlü ve zayıf yönleri var ve her bir insan, nerede, nasıl koşullarda yetiştirildiğinin ve yaşadığı farklı deneyimlerin toplamından oluşuyor. Dolayısı ile insanlar aynı olaya ya da uyarana karşı kişisel benzersizliklerini "davranışları ve tepkileri" ile ortaya koyuyorlar.

Toplumun geneli bazı durumlarda tutarlı bazı tepki parametreleri gösterse de, tepkileri ne düzeyde sergileyeceği kendini konumlandırdığı yere göre, referans aldığı kurallara ve inançlarına göre büyük oranda değişiyor. Örneğin, omzu askılı elbise giymiş bir kadının cinayetinde özgürlükçü düşüncelere sahip kesim ile, tutucu kesimin tepkileri birbirlerinden çok farklı oluyor. Özgürlükçü, insancıl bakış açısı, cinayeti, temel hak ve özgürlüklere karşı işlenmiş bir suç olarak görüyor ve kıyafeti suçun gerekçesi saymıyor. Tutucu, geleneksel, dini bakış açısı ise, kadının kıyafetini, faili suça teşvik edecek gerekçe olarak yorumluyor. Hatta bu değerlendirmeyi olayın gerçeklerini ve ayrıntılarını bilmeden sadece bir an medyadan gördüğü tek fotoğraf üzerinden yapılabiliyor. Tutucu kesimin zihnindeki adalet duygusunu geleneksel, sabit ahlak anlayışı şekillendiriyor. Bu yaklaşımda birey kendi vicdanı ve iradesi yerine ahlaki-dini normların çerçevesini ön kabul ile esas alıyor.

Burada tepkilerin farklılaşmasının kökeni, toplumun ve bireyin referans değerleridir. Bir taraf insan haklarını, bireysel özgürlüğü merkeze koyarken, diğer taraf ahlaki-dini kuralları ve toplumsal düzeni merkeze koyuyor. Toplum, kadın özgürlüğünü bireysel bir hak olarak değil, toplumsal düzenin bir parçası olarak algılıyor. "Suç" ya da "vahim olay" karşısında bile, bireyin yaşam hakkı yerine toplumsal normların ihlali, tartışmanın merkezine yerleşiyor. Dolayısıyla kıyafet, sadece bir giyim biçimi değil, toplum düzeninin ve ahlak anlayışının sembolü haline getirildiği için vahşi bir kadın cinayet bile suçlu ve mağdurun gerçekliğini değiştiriyor. Böylece failin suçu yerine kadın mağdurun davranışı tartışılıyor.

Din ile kültür iç içe geçmiştir ve İslam ahlakı, geleneksel ataerkil normlarla birleşince kadın üzerinde daha katı denetim araçlarına dönüşmüştür. Bu tarihsel birikimle günümüzde bir kadın cinayetinde, toplumun bir kısmı bunu "bireyin yaşam hakkına saldırı" olarak değil, "toplumsal ahlakın ihlaline bağlı olası bir sonuç" olarak değerlendiriyor. Kadınlar "toplumsal düzeni bozma" riski olan taraf olarak düşünülüyor. Oysa ataerkil savaşlar, katliamlar, cinayetler, tecavüzler, hırsızlıklar, yalanlar, talanlar, iftiralar, adaletsizlikler, düzenbazlıklar, insan hayatının değersizleştirilmesi, çevrenin hiçe sayılması, kötücül her türlü niyet ve eylem, feodal baskılar, "toplumsal düzenini bozma" riski olarak gösterilen kadının varlığı kadar ahlakın temelinde yer almıyor. Kadının sıradan duruşu ve gündelik eylemleri ataerkil geleneksel bakış açısı ile yukarıda saydıklarım kadar ahlakı ihlal eden sorunlar olarak görülmüyor. Burada şöyle bir alan oluşuyor. Kadını ahlakın temeline koyan ataerkil zihniyet, ahlakın diğer temel kurallarını ikincil ya da uyulmasa bile sorun olmaz, diye düşünüyor. Akil ALPARSLAN 2025

 

21 Ağustos 2025 Perşembe

İRRASYONEL ÖZGÜRLÜK ALANI

-İman, gerçeği bilmek istememektir. (Friedrich Nietzsche)

İRRASYONEL ÖZGÜRLÜK ALANI

İnsanoğlu, dünyayı anlama ve hayatta kalma çabasında irrasyonel özgürlüğünü sonuna kadar kullanırken din gibi fizik ötesi "ciddi" ve "mistik" kurumlar ile yaşam biçimleri yaratmıştır.

Bilimsel yasalara göre imkansız olmasına rağmen insanlar doğaüstü varlıkların gerçekliğine inanırlar. Var olduğu farzedilen ama bilinemeyen o boyutla ve güçleriyle bağlantıya geçerek, ne olup bittiğine dair cevap arayışlarını sürdürürler. Dinin sunduğu yöntemlerle ve ritüellerle hem dünya yaşamını aşmak ve hem de kontrol altına almak için çok çabalar gösterirler.

Dinler bir tür hayatı anlama ve hayatta kalma stratejisidir. Getirdiği kurallar ve inanç sistemi ile kimi insanlara hayata dair değerleri anlamlı bulmasını sağlayan bilgisel ve varoluşsal bir zemin sunar. Yaşamın zorluk, karmaşasına rağmen bireye "hayatın" yaşanabilir olduğunu Tanrı’ya ve emirlerine boyun eğildiğinde bunun mümkün olabileceğini söyler. Dinler böylece hayatın geçiciliği, çaresizliği, acılarını ve insanın zayıflıklarını sürekli söyleyerek Tanrı’nın mutlak içselleştirmesi gerektiğini ve kozların onun elinde olduğunu mistik korkuyla sürekli hatırlatırlar. Tanrı’nın değerini sonsuz boyutlara taşıyarak, insanın sınırlarını ve görevlerini belirleyerek ona teslim olunmasını sağlamaya çalışırlar.

Yaşam çok karmaşık, aklı zorlayan bir süreçtir ve insan yaşamı boyunca teselli arayan bir varlıktır. Din, insanların anlam veremediği ya da müdahale edemediği, belirsiz ve çaresiz olaylar karşısında sığınak olarak konumlanır. Dinler, arzularının gerçekleşeceği, kontrol edilemeyen katı ve soğuk gerçekler karşısında destek hissedebileceği ilahi bir güçten yardım isteme çağrısı ve yöntemlerini sunar. Yaşam örüntüsünün ya da dini söyleyiş ile "kaderin akışını" tayin eden gücün insana (kullara) sahip çıkacağına, koruyacağına, kayıracağına, arındıracağına, sürecin yolunda gitmesini sağlayacak güçlerin ve oluşumların yanında ve tarafında olacağına, yeni nedenler yaratarak, farklı sonuçlar doğuracağına inandırır.

Bilim, test edilebilir deneysel kanıtlara ve gözlemlere dayanır, din ise öznel bir yaratıcı inancına dayanır ve kanıt gerektirmez. Modern bilim sorgulayıcıdır, neden-sonuç ilişkisine dayanır ve evrenin işleyişini tanrısal bir iradenin ötesinde, doğa yasalarıyla açıklamaya çalışır. Bilim ve din, dünya hakkında nasıl bilgi edineceğimiz konusunda taban tabana zıt görüşlere sahip olmalarına rağmen var olma nedenleri, alanları ve temsil ettikleriyle çok etkin olmaya devam ediyorlar. İnsanın iki çok ayrı zihin, düşünce, duygu, bilgiye erişim ve kültür yapısını temsil ediyorlar.

Bilim, gözlem ve deneyden yola çıkarak akıl yürütmeye, bilinmeyen olguları anlamaya, bilgiye, farkındalığa, tartışmaya, değişime ve gelişime dayanır. Din, derin ve tartışmaz bilginin varolduğunu ve bunlara erişebilmenin tüm yollarını Tanrı’ya bağlar. Fizik ötesi boyutların varlığını kabul ederek, önsel olarak onaylanmış Tanrı’nın kapsadığı ve kavradığı bir sistemde yaşadığımızı iddia eder. Din, karmaşık, zahmetli, merhametsiz olan bu dünyaya ruhani, mistik bir boyut katarken akıl ve bilim dışı olduğunu asla kabul etmez.

Yaşadığı dünya ve etrafındaki alem hakkında arayışlarına tatminkar cevapları dinlerde bulan insanlar, vahiy yoluyla gelen bilginin kaynağının kutsal ve doğru olduğuna güvenir, yeterli ve yanlışlanamaz bulur. Çünkü bilimsel bilgi, herkes için kolay hazmedilebilir ve kabul edilebilir değildir. Dindar birey; evrenin hayal edilemez büyüklüğü karşısındaki şaşkınlığı, hayatın akışındaki çaresizliği, yalnızlık ve anlamsızlık hissinin tehdit ediciliğinden kaçınmanın yolu olarak gerçekliğin ötesindeki güce ve kurallara, dinin sunduğu argümanlara kolayca inanmayı seçer.

İnsan zihni doğası gereği anlam üretmeye ve kaotik evrende düzen aramaya eğilimlidir. Ölüm, yaşamın en büyük krizidir ve tabiatın temel kuralıdır. Doğumumuz bir seçim değildir, ölüm ise kaçınılmazdır. Bu bilinçle yaşamak, insanın en derin varoluşsal krizidir. Böylesi temel endişe karşısında insan hem fiziksel hem de ruhsal olarak korunma arayışı ile varoluş korkusunu gidermenin yollarını aramıştır. İşte dinler, ölümü mutlak bir son değil, yeni bir hayata başlangıç olarak sunarak, korkuyu umutla ve sonsuzlukla telafi etmeyi, ölümün yeniden dirilişle anlamını bulacağını vadederler. Ahiret, cennet, cehennem, diriliş, günah, sevap, melek gibi kavramlar geliştirerek "iyi ve inançlı" insanlara ölümün travmatik korku ve endişelerinin huzura dönüşeceği, kutsanacağı, yüceltileceği, fiziksel ölümün aşılacağı maddesiz bir boyutta sonsuz, acısız ve hatta keyifli bir zamansızlık hayaline dayalı sonrasının sözünü verirler. İnsanoğlunun bu dünyada kabullenemediği tüm psikolojik, travmatik durumların sihirli bir boyutta telafi edileceğine dair teselli argümanları sunarlar.

Dinler, ölüm karşısında varoluşun ve anlamın sürekliliği sağlamayı üstlenirler ve bir anlamda nesnel gerçekliğin açtığı duygusal, psikolojik yaraları, felsefi ve zihinsel düşüncelerin yarattığı boşlukları doldurma aracına dönüşürler.

İnançlı insanlar yaşamın karmaşası ve zorlukları karşısında tesadüfe değil ilahi bir iradenin mutlak varlığına ve hükümlerine inanırlar. Böylece korkuya karşı bir anlam mekanizması kurarak ve kontrol dışı olaylara karşı çaresiz kalmayacağını, Tanrı’nın koruyacağını, kucaklayacağını, ödüllendireceğini, ritüellerine, ibadetlerine, dualarına karşılık vereceğini düşünürler. Keşke bu idealist, umut dolu cümleler, inançlar, düşünceler gerçek dünyada yerini bulacak etkileşerek büyük planın bir parçası olarak entegre olabilseydi.

Şüphe duymayan, şüphe duymayı günah sayan, zihinlerini sınırladıklarını farketmeyen, özgür düşünmeyi yersiz bulan ve bir kısım insanların beklentilerini karşılayan bir din anlayışı özü itibarı ile dogmatiktir. İnsan aklının sınırlı tecrübelerinden kesin sonuçlar, sonsuz doğrular üretme alışkanlığı vardır. Uyanmak istemeyen topluluklar daha dindardırlar, asla değişmeyi ve varoluşlarına dair tartışmalara girmek istemezler. İnançlarının gereğini yaparlar, kalıplarını korurlar niçin böyle düşündüklerini ve yaptıklarını sorgulamazlar.

Dindarlar hayatın çaresizliği ya da anlamsız hissedeceği tehditler ve sonuçları karşısında "Sen Tanrı için önemlisin" düşüncesini bırakmazlar. Çünkü dinler, insanı ilahi ve aşkın bir varlıkla ilişkilendirerek evrensel ölçekte önemli ve büyük planın parçası olduğunu hatta evrenin ‘insana göre tasarlandığını’ iddia ederler.

İlk bakteriden bu yana 3 milyar yıldır evrim devam ediyor. İnsanın hem yaşayan hem de nesli tükenmiş canlılarla biyolojik akrabalığı, dünyanın dört bir yanındaki antropologlar ve biyologlar tarafından teoride değil pratikte ispatlanan bilimsel olgudur. Dünyanın milyarlarca yıllık evriminde çeşitli bitki, hayvan ve diğer canlı türlerinin kökeninin, önceden var olan diğer türlerden geldiğini ve ayırt edilebilir farklılıkların birbirini izleyen nesillerdeki değişikliklerden kaynaklandığını tüm bilimsel veriler desteklemektedir(1). Gen benzerlikleri de gösteriyor ki insan, biyolojik evrimin sonucu türemiştir(2).

Büyük dinler geçmişten bu yana evrenin kökenleri ve amacı hakkında hikayelerle birlikte gelerek insanı bir anda meydana gelmiş ilahi bir oluşum, bir mucize gibi göstermişlerdir. İnsanlar bu konuda zihin çelen açıklamalar üretmişlerdir. İnsanın bir anda yoktan var olması, ancak mucizelere muktedir bir yaratıcı ile açıklanmasını gerektirdiği için çok mistik ve ilgi çekicidir.

Dünyevi olguları anlamaya, çözmeye çalışmak mı yoksa dini inançlara bağlanarak zihinleri korumaya almak ve sığınak olarak tercih etmek mi? Dinler "anlaşılabilir ve hazır" bir dünya modeli sunarlar. Sorgulanamaz diye öğretilenlere sığınarak eylemden, meraktan, kuşkudan, değişmekten korkmak ve kaçmak insanın yaratıcı, üretici ve düşünsel yeteneklerini köreltmez mi? Araştırmak, kökenlere inmek, gerçeklerle yüzleşmek cesaret ister. Bazı insanlar bu cesareti akılla, bazıları ise gerçeklerin mahrumiyetinde inancın motivasyonuyla yakalamaya çalışırlar, kanıtların varlığını ve doğruluğunu sorgulamadan dinsel cevap alanlarını tatminkar sınır olarak kabul ederler. Dinler, hayat ile bir başa çıkma, insanın kendisiyle ve evrenle kurduğu bağlantı yöntemlerinden biridir. Dünyevi gerçeklerle yüzleşmekte zorlanan bireylerin, bu gerçeklikten uzaklaşmak için dine yönelmesini; inancın, hakikatten korunmak için bir zırh gibi kullanıldığını görüyoruz. İnançların hayat ile yüzleşmede gerçekliği bastıran güvenli bölge görevini üstlendiği, savunma alanı yarattığı açıktır. Bireysel sorumluluktan ve gerçekleri görmekten kaçınmak, insanın kendine ve çevresine katkısını ve kapasitesini gözden kaçırmasının nedenidir.

Dinler, muhafazakar öğretileri gereği insanların yaşamlarının nasıl olması gerektiği, nasıl düşünmeleri, neye inanıp neye inanmayacaklarının belirlenmişliğinin hedefi doğrultusunda zihin yapıları oluşturarak bir sonraki nesile aynen aktarmayı rehber edinirler. Bu noktada ritüellerin rolü büyüktür. Ritüeller, gerçekliği dinin pencerinden görme ve gerçekliği değiştirme arayışlarının törensel ve kutsanmış halleridir. Ritüellerle bireyler ortak değerler yaratırlar ve benzer ruh halleri ile büyük bir bütünün parçası olduklarının memnuniyetini hissederler.

Ahlaki olan, zorluklarla yüzleşmeye, bilimi teşvik ederek insanı ve tüm canlıları tanımaya, dünyayı bilmeye, yaşanabilir alanlara dönüştürmeye, merakı artırarak evreni anlamaya çaba göstermek değil midir?

Sigmund Freud’a göre din, varoluşun yarattığı kaygı ve korkuyu  bireyin isteklerinin tatmin edilmesi yoluyla azaltan bir kurumdur ve insanlar ihtiyaç, endişe ve belirsizlik durumlarında dine yönelirler.


(1) https://www.britannica.com/science/evolution-scientific-theory

(2) https://evrimagaci.org/gen-benzerligi-genetik-benzerlik-nedir-insan-genomu-diger-canlilara-ne-kadar-benzer-32

 


BLOG İÇERİĞİ / LIST OF CONTENTS

YAZILAR Aklıma takılan sosyolojik, psikolojik, felsefi, sanatsal düşünce denemeleri:  kutsal değerlerin psikolojisi, cehalet kültürü, sorula...