25 Mayıs 2025 Pazar

ALGI VE ANLAMAK

ALGI VE ANLAMAK

Anlamak ya da anlamamak, işte bütün mesele bu !

Anlam, anlatılmak istenen şeyin bağlamlarından çıkan kavramdır. Duyular vasıtasıyla beyine iletilen duyumlar algı verileri olarak bilinçte işlenir ve anlamlanır.

Gördüğünüz ışık, dokunduğunuz nesne, işittiğiniz ses, kokladığınız, tattığınız şey duyusal algılardır. Gündelik duyusal uyarıcıların bilgisi insanların duyu organları ile ulaştığı algılardır.

Zihinsel algı ise düşünme, hatırlama, mantık ilişkisi kurma, akıl yürütme, bilgiyi anlama ve anlamlandırma, öğrenme ve yeni bilgiler üretme sürecidir. Dolayısıyla teknik, bilimsel, felsefi bilgiye ulaşmak zihinsel algı ile mümkündür. Eğer zihinsel algı verileri, bilinçte bağlantılı veya sezgisel çağrışımları yapmaya yetmiyorsa zihin olguları kavrayamaz, analitik düşünemez, üst bilgiye düşünce üretme kabiliyetine dolayısı ile bilimsel, felsefi, yaratıcı, eleştirel bilgiye ve ulaşamaz. Zihin yeni etkiler ve izlenimler edinemez. Üst bilgiye ulaşmak için bilince taşınan algısal verilerin doğru işlenmesi ve anlamını bulması, kavramlaşması gerekir. Zihinsel ve sosyal algıların dış dünyadan içe yansırken nasıl, ne kadar, ne doğrulukta bilinç tarafından işlediği ve zihinde yaratttığı etkinin mahiyeti çok önemlidir. Zira insanın kendisini, çevresini tanımasını, mantığının örüntüsünü, bilgiyi kavrama ve olguları anlamlandırma düzeyini belirler. Algılar kavramlara ve kişinin düşüncelerini geliştirecek sıçramalara evrilmezse durağan, yavan bir zihin, bilgi ve düşünce dünyası ve sonrasında elbette benzer toplum yapısı ortaya çıkar.

Anlamak, zihnin algısal bağlantıları kavrayarak ve nesnel geçerliliği olan bilgi durumuna ulaşmasıdır. İnsan çevresinde olan biteni anlama yeteneğine sahip bir varlıktır ama anlama yeteneği bağlamlarla atılım yapamıyorsa fakir düzeyde kalır. Anlama biçimi ve anlama kabiliyeti anladığınız şeyin özüne, uygunluğuna ve gerçekliğine yaklaşım derecesini belirler.

Bilhassa sezgisel algısı eksik olan insanlar sanat eserleri, sanatçı esinleri, içsel, soyut yaratımları anlamakta güçlük çekerler. Örneğin, klasik müziği algılayamayan biri için Beethoven’ın senfonisi sadece bir gürültüdür, müziği sadece ses olarak duyar, esere sanatsal, müziksel, duygusal anlam ve değer yükleyemezler.

İnsanın kendindeki farkındalık, dış dünyaya karşı geliştireceği yaklaşımları, bilgi edinme, seçme ve yorumlama tavırlarını belirler. Kendine ve dış dünyaya sorduğu her soru farkındalığını artırır, yaklaşımlarını ve deneyimlerini olgunlaştırır. Bilinç nesnel gerçekliğin insandaki yansıtıcısıdır, farkında olmaktır. İnsan içinde yaşadığı dünya ile bağ kurarken algıları işleyerek tecrübe edinir. Tecrübeler bilinci ve bilinç düzeyi de insanın ve düşüncelerinin evrilerek önce kendini tanıması ve sonrada dünya ile ilişkilerini, katılımını ve katkılarını belirler. Bilinç ne düzeyde ve ne kadar başarılı ise dış dünya ile etkileşim de, anlama kabiliyeti de o düzeyde gerçekleşir. Algılar bilinçte duyarlı, genişleyen, artan, merak uyandırıcı tasarımlara dönüşmüyorsa çözümleme ve değerlendirme yeteneği de yeterince gelişemez.

Sınırlı zihinlerde anlama kabiliyeti, bilgi kalitesini etkiler ve nesnel olmayan eğilimlerle beslemeye başlar. Sınırları inançları, gelenekleri, algıları, yönlendiricileri, öğretileri sorgulayabilenler, nesnel gerçekleri görmek isteyenler aşabilir. Yerleşmiş olanı benimseme, devam ettirme, eskiyi sürdürme gibi eğilimleri kabul etmek insan için çok kolaydır, çünkü açıklama gerektirmez. Çaba gerektiren olguları görmezden gelenler ya da anlamlandıramayanlar, akıl yürütemezler, gerçekleri reddetme eğilimine girerler. Aynı zamanda durağan ahlaki, dini düşünce ve öğretilerini de tek ve mutlak kabul edilmesi gereken değerler olarak algılarlar. Bundan dolayı kendileri gibi düşünmeyenleri ve davranmayanları da anlayamazlar, anlamaya yanaşmazlar. Gerçeklerle ve olgularla bağ kuramayan yani anlamayan/anlayamayan insanlar dünyadan bihaber yaşarlar ve bencilleşirler.

Biz çevremizi kendimiz kadar kavrayabiliriz.

Anlamak değişime ve gelişmeye ayak uydurmayı da gerektirir. Bu aynı zamanda kendi zihniyle ve inandıklarıyla çelişmeyi göze almak anlamına da gelir. Çelişmeyi göz ardı etmek karşıtlıkların çatışmasıyla gelişen süreci dışlamak, toplumsal, tarihsel gerçeklere sırt çevirmek, zihinsel kapasiteyi, düşünceyi, yaratıcılığı, ilhamı sınırlandırmak anlamına gelir. Bu durum elbette dogmatik inanç alanını genişletir, yaygınlaştırır. İnsan düşünebiliyorsa ve farkındalığını artırmak istiyorsa çelişmeyi de göze almalıdır.

Doğru algılanan dünya, aşama yapabilen, çelişmeyi devindirici ve geliştirici bir süreç olarak hedefleyen akılcı insanların dünyasıdır. Yanlış algılanan, anlaşılamayan dünya ise kapalı toplumların, gelişmemiş tutum ve davranışların, bilgisizliğin, yobazlığın düzenini oluşturur.



17 Mayıs 2025 Cumartesi

TEKNOLOJİ YAZISI - 2009

KUTSALLAŞAN TEKNOLOJİ

Yaşamın kalitesine artık bilgisayarların yönettiği makineler, yazılımlar ve oluşturdukları sistemler belirliyor ve karar veriyor. Henüz dünyayı ele geçirmediler ama varlıkları ile her yerdeler.

Teknoloji ve onun getirisi olan makine insanın bir üretimidir. Yaşamını sürdürebilmek, kendini koruyabilmek ile başlayan alet yapımı günümüzde daha karmaşıklaşarak yaşamın tüm evrelerine girmiş, ayrılmaz bir parçası olmuştur. En ilkel ve basit alet ile en karmaşık makine arasında öz bakımından bir ayrılık yoktur; insanın yaşamını sürdürmesine yardımcı olmak, iş ve üretim yapmak, fayda, kolaylık, güvenlik, çabukluk, düzen, verimlilik, rahatlık sağlamak vs… Teknoloji bugünün, yarının, bilimin, insanlığın somut ve kaçınılmaz bir gerçeğidir. İlkelden modern insana kadar dünya ile evren arasında kurduğu bağlantıların, yaşamını sürdürebilmesinin, aklının, merakının ve varoluşunun bir göstergesidir.

20 yıl öncesine kadar bilim-kurgu filmlerinde ancak hayalini kurduğumuz akıllı cep telefonu, günümüzde onsuz düşünülemeyecek, mecburi ve merkezi konumdadır. Aklınıza gelebilecek pekçok araç dijitalleşerek cep telefonunda yeni formlara ve olanaklara dönüştürülmüştür. Teknoloji eski değerleri yeniden şekillendirmiş, yeni değerler (olumlu ya da olumsuz) ve etkileşimler yaratmış, ihtiyaçlar ve olanaklar düzenlenerek uyarlanmış ve işlevselleştilmiştir.

Akıllı cep telefonu vazgeçilmez hatta kutsal* bir konuma yükselmiştir. İki yaşındaki çocuktan yüz yaşındaki bir insana kadar yaş sınırı olmaksızın odaklanılan, faydalanılan, kullanılabilen, hatta nefret edilen bir araçtır. Öyle ki akıllı cep telefonu, kişisel uygulamalardan, bilim, bürokrasi, medya, bilişim, bankacılık, ticaret, eğitim, iletişim, sağlık, alışveriş, eğlence vs. gibi unsurların yönlendiği mecburen sahip olunması gereken, yetki ve görev verilmiş önemli bir araç konumdadır. Tümleşik bir kumanda merkezi gibidir ve artık sistemin ve kişiselliğin tamamlayıcısıdır.

Şimdi, geçmiş ile karşılaştırıldığında bu büyük değişime hayretle bakılmakta, 20 yıl öncesinin cep telefonsuz yaşam şekli tuhaf karşılanabilmektedir. Oysa bu hiç şaşırılacak bir durum değildir. İnsan bulunduğu ortamın değerlerine, çağının gereklerine göre düşünür, alışkanlıklarına göre yaşar. Ürettiği maddi ve manevi veriler ile içinde yaşadığı medeniyetin bir parçası olarak hayatını sürdürür. Kendi çağının verileri, ihtiyaçları, eğilimleri ve gerçekleri ile var olur.

Gereksinme duymadığınız bir makine, eşya, araç, yazılımın yada şeyin hayatımızda şu anda bir yeri ve dolayısı ile de etkisi olmaz, olamaz. Hayatımıza henüz girmemiş, varlığı  ile görev üstlenmemiş, yaşamımızı yönlendirmeyen bir şeyin eksikliğini şayet fütürist değilseniz hissetmezsiniz. Oysa otuz yıl sonra yaşama dahil edilecek belki de vazgeçilemeyecek “şeyin”şu anda toplumsal, yaşamsal anlamda geçerliliği ve kıymeti elbette yoktur.

Akıllı cep telefonu teknolojik adaptasyonun ve bağımlılığın popüler bir göstergedir ve yaşadığımız çağın araçsal, bilgisel, iletişimsel, kültürel değeri olarak insanlığa mal olmuştur.

Evet, bazı değişimler hızlı ve daha önce hiç düşünmediğimiz ölçüde derinlik yaratarak hayatımıza ortak olmuştur.

İnsanoğlu on binlerce yıl önceki avcı-toplayıcı dönemindeki basit araçlardan başlayan, uzayı ve atom altını keşfedene değin geçen süreçte çağları değiştirecek icatlar yapmıştır. Şimdi ise yapay zekâya sahip makineler ve araçlar çağına giriyoruz. Makinelerin kutsallaştırılma çağı çoktan başlamıştır. Makinelerin kendilerini kutsallaştırma ve hakimiyet çağları ise yakındır.

*Kutsal terimini burada “tutkuyla ve aşırı bağlı” anlamında kullandım.

(Bu yazı 2009 yılında yazılmıştır)

6 Mayıs 2025 Salı

KANAL ISTANBUL

KANAL İSTANBUL

Siz hiç sıradan bir vatandaş olarak Finlandiya, Norveç, Japonya, İsveç gibi ülkelerin inşaat faaliyetlerine ve haberlerine ilgi duydunuz mu? Hayır !! Bu ülkelerde yapılan köprüler ve yollar hakkında bir fikriniz var mı ? Yok !! Kendi ülkelerini imar ederek vatandaşlarının daha rahat ve güvenli yaşamalarını sağlayacak faaliyetlerdir bunlar değil mi? Evet !! Onlar da yollar, köprüler, barajlar yapıyorlarsa kendileri için yapıyorlar. Peki, bu dört ülkenin çeşitli istatistikler sıralamasında daima dünyanın en üst sıralarında bulunduğunu biliyorsunuz değil mi? Biliyorsunuz!! Yani bu ülkeler demokrasi, adalet, bilim, özgürlük, ekonomi, eğitim, sanat, refah, gelişmişlik, güven endekslerinde her zaman üst seviyelerdeler, değil mi? Evet !! Ülkemizin böylesi istatistiklerdeki iç karartan seviyesini de biliyorsunuz? Evet !!

İnşaat faaliyetlerini şımarık iç politika malzemesi yaparak dünyaya nam saldıklarını zannetmek/zannettirmek büyük gaflet ! Böyle bir politika süreci ekonomiyi ancak bir süre oyalayabilirdi öyle de oldu. Üstelik “ben bilirim” diyerek yanlışlara yanlışlar katıldı. İktidarın siyasi geleceğini garanti edecek modellerle kalkınma adı altında “aileden” sayılan iş adamlarına uzun süreli ödeme planlarıyla büyük gelir kapısı açılırken (hem de devlet güvencesiyle) halk fakirleşti, hukuk çöktü, demokrasi ötekileştirildi.

Şimdi yine “Kanal İstanbul” gibi ucube bir fikri çıkarcı tayfasına ve cahil itaatkarlara “muhteşem” diye inandırsanız da, aklı başında bir tane bilim insanını yanınızda bulamazsınız, aklı başında hiçbir siyasetçiyi yanınızda bulamazsınız ve aklı başında hiç bir vatandaşı yanınızda bulamazsınız. Çünkü niyetinizin nedenleri ile projenin sonuçlarını analiz edebilen sağduyulu, ahlaklı, adaletli insanlar var karşınızda. Dev bir kentin nüfus yoğunluğunu üstelik su havzası ve tarım alanlarını yok ederek, yeşile ve deprem gerçeğine ihanet ederek artırmak akla ziyan değil midir? Kanal projesinin hiçbir gereksinimi karşılamayacak ve geleceğe ve çok kötü bir miras olacağı besbelli iken nedir bunların niyetleri? Kanal boyundaki nadide arazileri araplara satıp, devasa inşaatlar ile çöken ekonomiyi bir süre daha oyalamak ve tökezleyen iktidar koltuğunun bir ayağından tutmaya devam etmek değil mi? Kanal sadece kanal değil bütünleşik siyasi bir projedir bir o kadar da gereksiz ve abartılıdır. İstanbul’u, ülkeyi hiç önemsemedikleri o kadar aşikar ki. Kibir hastalığı ile muzdaripler ve ne pahasına olursun insanlara, doğaya elbette çocuklara ve geleceğe kıymakta sakınca görmüyorlar. Gözleri kör olmuş ve eko sistemin çökeceğini göremiyorlar, görmemekte de ısrar ediyorlar.

Siz demokrasiyi, adaleti, eğitimi, bilimi, tarımı ve gerçekleri önemsemeden, akılcı davranmadan, ülkeyi içtenlikle sevmeden istediğiniz kadar inşaat yapın bu sizin iktidarınızın gerekliliğini sağlamaz.

Saraylarınızda, ünvanlarınızla, kendinizle ve despotluğunuz ile övünüp, adaletsizliği de baş koltuğa oturtup, itibarı ve iltifatı yerle yeksan ederken, yukarıda bahsi geçen ülkelerin itibarlı olmalarının sırrı ne ola ki diye de sormayın?  

 

29 Nisan 2025 Salı

ADALETSİZLİK

ADALETSİZLİK

Canlılar adaletli bir dünyada evrimleşmemiştir, doğanın adil olma gibi bir amacı da yoktur. Doğa, kendine özgü kuralları ile adalet içermeyen fiziksel, kimyasal yasalara ve biyolojik süreçlere göre işler.

Adalet insani bir kavramdır ve insanlık tarihi boyunca üzerinde en fazla durulan, hakkında sayısız teoriler üretilen ve aynı zamanda ahlaksal ve politik anlamda en çok tartışılan, insanlığın ulaşacağı ideal durumu gösteren temel unsur ve insanca yaşamak için vazgeçilmez bir nedendir. İnsan sosyal bir canlıdır. Toplum içinde yaşamını sürdürebilme kapasitesi, hakkaniyetli bir dünyada yaşadığı inancı ile temellenir ve sosyal doğası gereği adil bir dünya arzusu taşır. Bu arzunun temelinde, yapılan eylemlerin karşılığını göreceği, iyiliğin ödüllendirileceği ve kötülüğün cezalandırılacağına dair akıl, ahlak, sosyal ve dinsel denge inancı ve ihtiyacı yatar. Söz konusu inanç, bireyin "hayatın" yaşanabilir olduğu ve hayata dair değerleri anlamlı bulmasını sağlayan bilgisel ve varoluşsal bir zemine sahiptir.

Vicdan, irade ve düşünce olarak kendini evrensel doğruluk içinde sayan bireyler ahlaklı olarak onaylanmayı bekler. Devleti, hukuku, ahlak ve değerler sistemini, kültürü güvenli, sığınılacak, sorunlarına çare bulunacak ortamlar olarak algılamak ister. Adaletin sağlanamadığı, yargının bağımsızlığını kaybettiği durumlarda hem birey hem de toplum büyük bir sosyal sarsıntı yaşar. Bozuk bir düzende adalet duygusu zedelendiğinde yalnızca hukuksal ve toplumsal düzen değil, aynı zamanda bireylerin kişisel ahlak anlayışı, yaşama sevinci, yaşama biçimi, bilgi, erdem, iyilik, doğruluk, dürüstlük, sadakat, saygı, sabır gibi hayatı tanımladığı değerler de anlamını kaybeder. Bu bağlamda, adalet yalnızca bir dışsal koşul değil aynı zamanda bireyin hayatı algılayış biçimini de kökten etkileyecek, kırılma yaratacak bir kavramdır ve içsel dünyasından dış dünya karşısında takındığı tavırlara, karşısındaki insana davranışından karşılığında beklentilere dek adil bir düzenin bütünlüğünü ister.

Toplumun bir kısmı bu değerlere zarar gördüğünü düşünmeye başladığında ahlaki arayış yerini işlevselliğe ve yararcılığa bırakır: “Ne doğrudur, ne iyidir, neden kötüdür, niye yanlıştır?” diye düşünmek yerine, “Nasıl düşünürsem durumdan faydalanabilirim? Doğruluk zarar getiriyorsa, o hâlde neden doğru olayım?” diye yararcı ve bencilce yozlaşmalar başlar.

Ahlaki kurallar aşınıp, karşılık görmediğinde toplum bir vazgeçiş ve güvensizlikle, “Doğru bildiğim şeyler cezalandırılıyor, yanlış olduğunu düşündüğüm şeyler ödüllendiriliyorsa sorun vardır?” diye düşünenler ise çöküntüyü farkedenlerdir.

“Adaletin bu mu dünya” diyerek başlayan Selda’nın meşhur şarkısında adaletsiz yaşama karşı derin bir serzeniş vardır. Hayatın, insanın olumlu beklentileri ile umutlarını bertaraf etmesinden ve kötülere daha adil davranmasından yakınır.

Adalet kavramı genelde hukuki terimlere dayandırılarak açıklanmaya çalışılsa, yalnızca mahkeme salonlarındaki sorunlarla öne çıkan kavram olarak görülse de, ‘Adalet’ insanın iç huzuru ile toplumdaki düzen için en temel unsurdur ve temel beklentidir. Kendi eliyle kurduğu ve düzenlediği kurumların, sosyal yapıların yani  yarattığı düzenin doğru olup olmadığının göstergesidir. Ailede, sokakta, okulda, iş yerinde, bürokraside, ticarette, mahkeme salonlarında, politikada, seçimlerde, trafikte, ödediği faturalarda ve insanın içinde, düşüncesinde, eylemlerinde kısacası hayatın her alanında, her anında hukukun üstünlüğüne dayalı adil bir düzeni temsil eder. İnsan, insani beklentileriyle tarafsızlığa ve şeffaflığa duyulan özlemle, bir başkasına, topluma, iktidara ve devlete inanmak, güven bağlarını hissederek yaşamak ister. Adalet, hem ihtiyaç duyan kişiyi, hem de olağan günlük hayatının her anında bireyi haksızlığın korkusu ile yaşamaktan kurtarır.

Aristoteles’e göre insanın insanca yaşaması, mutlu ve erdemli bir hayat sürebilmesi, daha da önemlisi, insanın insan olabilmesi için adalet vazgeçilmez bir unsurdur.

Adaletin sağlanmasında en önemli rolü oynayan kurumlara güvenin zedelenmesi, otoriter baskılar, ispatsız suçlamalar, manipüle edilmiş gerçekler, asılsız gerekçeler, uydurulmuş delillerle suçlanacağı korkusuyla insanlar hiyerarşisi ne olursa olsun kurumları sığınılacak, hak aranacak bir yer olarak değil, tehdit eden, zorlayıcı hatta zorbalık eden kurum olarak algılar. Giydirilen üniformaların, oturulan koltukların gücünü arkasına alan liyakatsiz, yobaz ve cahil kişiliklerin adalet anlayışları kendilerine benzer. Hukukun siyasallaştığı, yargının bağımsızlığını yitirdiği, eleştirel seslerin susturulduğu, muhalif veya farklı düşüncelerin tehdit olarak algılandığı durumlarda toplumsal korku yerleşik hale gelecektir. Hukuk iktidarın elinde bir araç hatta bir sopaya dönüşür ve adaletsizliği sıradanlaştırırsa bireyin iradesinin, haklarının, isteklerinin bir önemi kalmaz. Bu noktada güvenin kaybolmasıyla hayatı karanlık ve tehlikeli algılama eğilimiyle yaşamak anlamsızlaşır ve sonunda insanda travma etkisi yaratır.

Adaletsizlğin yarattığı travma bireyin haksız yere cezalandırılması, yalan yere suçlanması, tehdit edilmesi, korkutulması, dışlanması, baskı altına alınması, taciz edilmesi, zorlanması, hedef alınması, itham edilmesi, etiketlenmesi, sınırlarının ihlal edilmesi, kişisel haklarının elinden alınması sonucu ortaya çıkan psikolojik tepkidir.

Evrensel hukuk kurallarına aykırı kötücül niyetler ile çevrili bir ortam insan onurunu da, insani değerleri de yok sayar. Yargılamaktan, bertaraf etmeye çalışmaktan, gücünü ispata çekinmeyen adaletsiz sistem ile karşılaşan veya tanık olan bireyler, zamanla umutsuzluk ve çaresizlik hissine kapılır, güven duygularını kaybederler. Kendi emeğine, çevresine ve topluma güvenmeyen birey, zamanla içe kapanır, toplumdan uzaklaşır, kendini yalnız hissetmeye başlar. Bu yalnızlık hali insanın aidiyet ihtiyacını ve isteğini zedeler, sosyal bağların çözülmesine yol açar. Aidiyetin kaybı ise paranoya, içe kapanma ve toplumdan soyutlanma, yalnızlaşma, umutsuzluk ve nihilizmi doğurur. Tükenmiş ve depresif hisseden insan, geleceğe dair umut taşımaz çünkü gelecekte de adaletin olacağına dair bir beklentisi kalmaz.

Adalet ortak geleceği anlamlandırır, birlikte yaşama ideali ile öngürebilir, umutlu geleceği yaratacak olan şimdinin adil ortamıdır. Bu motivasyonun yokluğunda gelecek günlerin şimdiden kaybolduğunu görmek büyük bir düş kırıklığıdır.

Kimileri cezalandırılma endişesiyle hiç istemese de kendi değerlerinden ödün verir, kimileri ise tamamen yabancılaşarak otoriteye karşı pasif ya da aktif bir direniş geliştirir, kimileri ise zaten yönetimin gönüllü kölesi olduğundan hiç etkilenmeyerek yapılanları onaylayacaktır. Böyleleri adaletsiz düzen ile zaten uyum içinde, yönetimin oluşturmak istediği modele uygun; uyuşmuş, kuklalaşmış, kabusta olduklarını fark edemeyen, memnun ve cesaretli tavırları ile zihniyetleri ve ruhları ele geçirilmiş, kayıp kişiliklerdir.

Adaletin yokluğu, sadece kişisel bir hak kaybı değil; aynı zamanda bir toplumun geleceğini ipotek altına alan çok ciddi ve hayati bir tehdittir. Beklentisi boşa çıkan toplumda ve bireylerde öfke birikimi arttıkça dış dünyaya karşı yabancılaşma hissi başlar. “Yabancılaşma”, Kafka’nın eserlerinde sürekli bir tema olarak karşımıza çıkar. İnsan bu aidiyetsizlik duygusu ile sarsılır. Kafka eserlerinde toplumdaki bürokratik yapıların insanın ruhunu nasıl ezdiğini ve bireyi nasıl küçük düşürdüğünü gösterir. "Dava" romanında Josef K., bir sabah nedenini bilmediği bir suçla yargılanmaya başlanır ve bu süreç boyunca sürekli saçma ama aşılamaz bir bilinmezliğin içinde kalır. İnsanların hem modern dünyanın, hem de karmaşık, adaletsiz ve anlaşılmaz sistemlerin içinde nasıl ezildiğini ve anlamsızlığa sürüklendiğini göstermesinin en güçlü örneklerinden biridir.

Haksızlığa uğrayabileceği ve hakkını arayacağı kurumların güçlünün veya ideojilerin elinde olması bireylerin yalnızca özgürlüklerini değil, onurunu da hedef alır. Suçun ispatı yerine suçlama öncelik olursa, insanlar “ya bana da aynısı yapılırsa” korkusuyla susmaya ve çekinmeye başlar. Medya ve kamuoyu yönlendirilerek gerçekler çarpıtılacak, algı operasyonlarıyla insanlar birbirine karşı baskı aracı hatta düşmanlaştırılacaktır. Gerçeklerin yerini propaganda ve söylem alacak, hakikatin önemi ise giderek kaybolacak, irrasyonel, kaotik düzene dayalı hakimiyet kurulacaktır.

Albert Camus’nun “absürd” kavramı, adaletsizliğin bireyde uyandırdığı varoluşsal krizi açıklamak için oldukça yerindedir. Camus'ya göre insan hayatının bir amacı ve anlamı yoktur ama yine de evrende bir anlam arar; fakat karşılaştığı şey genellikle anlamsızlık, kaos ve belirsizliktir. Adaletsizlik, bu absürd duyguyu daha da belirgin hâle getirir. İnsan bir düzen beklerken düzensizlikle, hakkaniyet beklerken keyfiyetle, eşitlik beklerken ayrıcalıkla karşılaştığında, yaşamın ve dünyanın adaletsizliğine, akıl dışılığına dair hissi yoğunlaşırken bireyin iç dünyasında tutarsızlık, anlamsızlık, çatışma yaratır. Fakat Camus, hayatın anlamsızlığına rağmen yaşama sarılmanın, direncin ve mücadele etmenin insanın özgürlüğünü ortaya koyduğunu, evren bize hiçbir anlam ve adalet sunmasa dahi yaşamaya ve anlam peşinde koşmaya devam etmemiz gerektiğini vurgular.

İnsanlar dünyanın adil bir yer olmadığı gerçeğiyle yüzleşirken kendi etnik, sosyal, cinsiyet, dinsel ve kişisel kimlikleriyle, arzularıyla ve korkularıyla da yüzleşmek zorunda kalır. Sürekli kafa karışıklığı ve endişeler içinde cevap bulunamayan yaşam deneyimleri insanı içten içe kemirir. Zedelenen insani değerlerden, neyin doğru neyin yanlış olduğunun ayırdından uzaklaştırılan bireyler sorunun kendisinden kaynakladığının suçluluk duygusuna kapılırlar. Sadece varoluşu ile bile otoritenin nazarında kusurlu sayılan bazı bireylerin adaletle olan imtihanı daha buhranlı ve çetrefillidir. Görünmez devasa otorite kanunlarıyla, uygulamalarıyla, töreleriyle, alışkanlıklarıyla, tabularıyla suçlu olarak etiketlenen bireyleri sürekli olarak kontrol edecek, onlara sınırlar çizecek ve adaletsizliğin çarkları arasında kaybolmaya zorlayacaktır. İnsanlar baskıyı derinden hissederken neden suçlandıklarını, niye suçlu ilan edildiklerini bile bilmeyeceklerdir. Varlığı ile sisteme tehdit oluşturmanın, suçlanması için yeterli olması o bireyler için ne acı ve absürd bir deneyimdir.

Totaliter yapılar insanların nasıl yaşayacağına, nasıl düşüneceğine, nasıl tepki vereceğine karar verdiğinde, bilginin, emeğin değersizleştiği, iyiliğin cezalandırıldığı ve kötülüğün ödüllendirildiği bir düzende bireyin, “yaşamaya değer mi?” sorusuna karşı cevabınız ne olur? İnsan hayatının ve onurunun değersizliştirildiği dünyaya kim değer verebilir? Birey doğru olanı yaparak acı çekerken, yanlış yapanların ödüllendirilmesi nasıl açıklanabilir? Evet, bu çok katmanlı ve derinlikli bir krizdir. Doğru bilginin, doğru öğretilerin reddine dayalı adaletsizlik günlük bir rutin ise yaşamın anlamı ile insan hayatının önemi sorgulandığında ve “neden böyle” sorusuna cevap arandığında bu insanın karşılaşacağı en dehşetli soru değil midir?

Suçu isnat ederek, güçlerini göstermek, gözdağı vermek ve halkı susturmak için birilerini “suçlu” hatta “hain” ilan ederek ve keyfi delillerle insanı oradan oraya fırlatan bürokrasinin soğuk ve absürd olaylara açılan her kapısı insanları daha da yalnızlaştırarak, kendinden ve varoluşundan pişman ettirecek güce sahiptir maalesef.

Kayrılanların gerçek suçlu olsalar bile nasıl aklanacağına, suçlanması hedeflenen kimselerin nasıl hukuksuzluğa uğrayacağına çarpık bürokratik ve yargı düzenleri acımasızca karar ve hüküm verecektir. Kayırmak ve kayırılmak sisteme olan bağlılığa, etnik, dinsel, sosyal, sınıfsal birlikteliğin ve çıkar ilişkisinin derecelenmesine göre değişecektir.

Böylesi bozuk bir düzende hukuk yürürlüktedir ama uygulayıcıları adaletsizdir, dolayısı ile hukuk anlamsızdır. Hangi davranışının suç sayılacağı, suçlandığında kendini nasıl savunacağını belirsizdir. Yargı gücü tamamı ile hakkaniyetsiz bir iktidarın eline geçtiğinde çaresizlik en kahredici duygudur. Adil bir toplumu ideal olarak hayal ederken, çürümüş, iktidar hırsıyla delirmiş bu acımasızların yarattığı adaletsiz ve totaliter dünyası distopiktir. Böylesi karanlık bir atmosferin yoğun propaganda ortamında itaatin yalnızca taraftarlar değil herkes tarafından benimsenerek iklim yaratılması amaçlanır. Aynı zamanda cehaleti de takdir ve taklit ederek ve benimseyerek yaygınlaştıran politik, dini, sosyal, kişisel zihin yapıları, temel insan haklarının, eşitliğin, özgürlüğün, gelişmenin düşmanıdır.

Kanunlarda ya da kutsal kitaplarda yazdığı gibi adil ve adaletli olmak ancak eylem ile görünür olur. Yani adil ve erdemli davranışları bireyler, bürokrasiden, hukuktan, dini referans alan diğer insanlardan, kurumlardan görmelidir ki, bir başkası da diğerine gösterebilsin. Adaleti bilmeyen insan adil davranamaz. Politik söylemlerde, dini vaazlarda kavramı överek, bilinen şeyleri tekrar ederek kendinizi ve karşınızdakini kandırmamak için eylem ile göstermeli ona uygun davranmalısınız. Aksi halde geriye kalan içi boş ve anlamını kaybetmiş, değersizleşmiş bir kelime ile kendinizi avutuyorsunuz ve boşuna oyalanıyorsunuz demektir.

Adaletsizlik, Sartre felsefesindeki “bulantı” hissini artırır. Sartre’a göre insan manasız bir varlık ve boşuna bir hayat karşısında bulmakta ve çabalamaktadır. Bu  manasızlık ile yüzleşme, insanda bir irkilme, kaçınma hali oluşturur. Sartre, buna “bulantı” adını vermektedir. İnsan, bir yandan varoluşunun ağır yükünü hissetmekte, bir yandan da saçmalıktan ibaret olduğunu kavramaktadır. Bu varoluşsal sıkıntılı, çıkmaz bir durumdur insan için. Anlamsız ve yetersiz hisseden, adalet ve anlam ile kendisini ve hayatı temellendiremeyen, ağır sorumluluk sahibi insan tedirginliği ve şaşkınlığı ile bulantıyı hisseder.

Törelerle, dayatmalarla, sürü psikolojisi ile öğretile gelmiş, davranış ve düşünce sistemlerine sinmiş, içimize işlemiş, insan haysiyeti ve hakkaniyete aykırı öğretileri söküp atabilecek irade ortaya çıkarılmalıdır. Adaletsizliğe karşı geliştirilen tepkisel, etik ve düşünsel direniş motive edici yeni kapıları aralayabilir, yeni direnç biçimlerinin eşiklerini yaratabilir, sancılı ve zor da olsa yeniden doğuş sürecine zemin hazırlayabilir. Bu nedenle, bireylerin ve toplumların kötücül efendilere karşı adalet talebinden vazgeçmemesi ve direnç göstermesi gerekiyor.

Dünya, temel insan haklarının kısıtlandığı farklı tarihsel süreçlerde güçlülerin, egemenlerin, zorbaların adaleti ve kuralları ile çok acı çekmiştir. Hayat bir belli bir çizgide ve ütopik tekdüzelikte gitmez. Adaletsizlik, doğduğumuz yere ve zamana göre değişiklik gösterir ve her an yanıbaşımızdadır. Birilerinin elinde kötücül sektör olmaya devam etse de umarım bir sonraki üst-insan (Nietzsche’nin deyimiyle) adaleti hakim kılmaya yakın olacaktır. Temennimiz odur ki yeni ahlaklı dünyada erdemli toplumların, erdemli yöneticiler seçerek, yaşamın temel bir unsuru olarak adaleti zihinlere ve kültüre yerleştirmesi, insanca ve eşit haklarla yaşayarak ve yaşatarak içselleştirilmesidir.


BLOG İÇERİĞİ / LIST OF CONTENTS

YAZILAR Aklıma takılan sosyolojik, psikolojik, felsefi, sanatsal düşünce denemeleri:  kutsal değerlerin psikolojisi, cehalet kültürü, sorula...