29 Nisan 2025 Salı

ADALETSİZLİK

ADALETSİZLİK

Canlılar adaletli bir dünyada evrimleşmemiştir, doğanın adil olma gibi bir amacı da yoktur. Doğa, kendine özgü kuralları ile adalet içermeyen fiziksel, kimyasal yasalara ve biyolojik süreçlere göre işler.

Adalet insani bir kavramdır ve insanlık tarihi boyunca üzerinde en fazla durulan, hakkında sayısız teoriler üretilen ve aynı zamanda ahlaksal ve politik anlamda en çok tartışılan, insanlığın ulaşacağı ideal durumu gösteren temel unsur ve insanca yaşamak için vazgeçilmez bir nedendir. İnsan sosyal bir canlıdır. Toplum içinde yaşamını sürdürebilme kapasitesi, hakkaniyetli bir dünyada yaşadığı inancı ile temellenir ve sosyal doğası gereği adil bir dünya arzusu taşır. Bu arzunun temelinde, yapılan eylemlerin karşılığını göreceği, iyiliğin ödüllendirileceği ve kötülüğün cezalandırılacağına dair akıl, ahlak, sosyal ve dinsel denge inancı ve ihtiyacı yatar. Söz konusu inanç, bireyin "hayatın" yaşanabilir olduğu ve hayata dair değerleri anlamlı bulmasını sağlayan bilgisel ve varoluşsal bir zemine sahiptir.

Vicdan, irade ve düşünce olarak kendini evrensel doğruluk içinde sayan bireyler ahlaklı olarak onaylanmayı bekler. Devleti, hukuku, ahlak ve değerler sistemini, kültürü güvenli, sığınılacak, sorunlarına çare bulunacak ortamlar olarak algılamak ister. Adaletin sağlanamadığı, yargının bağımsızlığını kaybettiği durumlarda hem birey hem de toplum büyük bir sosyal sarsıntı yaşar. Bozuk bir düzende adalet duygusu zedelendiğinde yalnızca hukuksal ve toplumsal düzen değil, aynı zamanda bireylerin kişisel ahlak anlayışı, yaşama sevinci, yaşama biçimi, bilgi, erdem, iyilik, doğruluk, dürüstlük, sadakat, saygı, sabır gibi hayatı tanımladığı değerler de anlamını kaybeder. Bu bağlamda, adalet yalnızca bir dışsal koşul değil aynı zamanda bireyin hayatı algılayış biçimini de kökten etkileyecek, kırılma yaratacak bir kavramdır ve içsel dünyasından dış dünya karşısında takındığı tavırlara, karşısındaki insana davranışından karşılığında beklentilere dek adil bir düzenin bütünlüğünü ister.

Toplumun bir kısmı bu değerlere zarar gördüğünü düşünmeye başladığında ahlaki arayış yerini işlevselliğe ve yararcılığa bırakır: “Ne doğrudur, ne iyidir, neden kötüdür, niye yanlıştır?” diye düşünmek yerine, “Nasıl düşünürsem durumdan faydalanabilirim? Doğruluk zarar getiriyorsa, o hâlde neden doğru olayım?” diye yararcı ve bencilce yozlaşmalar başlar.

Ahlaki kurallar aşınıp, karşılık görmediğinde toplum bir vazgeçiş ve güvensizlikle, “Doğru bildiğim şeyler cezalandırılıyor, yanlış olduğunu düşündüğüm şeyler ödüllendiriliyorsa sorun vardır?” diye düşünenler ise çöküntüyü farkedenlerdir.

“Adaletin bu mu dünya” diyerek başlayan Selda’nın meşhur şarkısında adaletsiz yaşama karşı derin bir serzeniş vardır. Hayatın, insanın olumlu beklentileri ile umutlarını bertaraf etmesinden ve kötülere daha adil davranmasından yakınır.

Adalet kavramı genelde hukuki terimlere dayandırılarak açıklanmaya çalışılsa, yalnızca mahkeme salonlarındaki sorunlarla öne çıkan kavram olarak görülse de, ‘Adalet’ insanın iç huzuru ile toplumdaki düzen için en temel unsurdur ve temel beklentidir. Kendi eliyle kurduğu ve düzenlediği kurumların, sosyal yapıların yani  yarattığı düzenin doğru olup olmadığının göstergesidir. Ailede, sokakta, okulda, iş yerinde, bürokraside, ticarette, mahkeme salonlarında, politikada, seçimlerde, trafikte, ödediği faturalarda ve insanın içinde, düşüncesinde, eylemlerinde kısacası hayatın her alanında, her anında hukukun üstünlüğüne dayalı adil bir düzeni temsil eder. İnsan, insani beklentileriyle tarafsızlığa ve şeffaflığa duyulan özlemle, bir başkasına, topluma, iktidara ve devlete inanmak, güven bağlarını hissederek yaşamak ister. Adalet, hem ihtiyaç duyan kişiyi, hem de olağan günlük hayatının her anında bireyi haksızlığın korkusu ile yaşamaktan kurtarır.

Aristoteles’e göre insanın insanca yaşaması, mutlu ve erdemli bir hayat sürebilmesi, daha da önemlisi, insanın insan olabilmesi için adalet vazgeçilmez bir unsurdur.

Adaletin sağlanmasında en önemli rolü oynayan kurumlara güvenin zedelenmesi, otoriter baskılar, ispatsız suçlamalar, manipüle edilmiş gerçekler, asılsız gerekçeler, uydurulmuş delillerle suçlanacağı korkusuyla insanlar hiyerarşisi ne olursa olsun kurumları sığınılacak, hak aranacak bir yer olarak değil, tehdit eden, zorlayıcı hatta zorbalık eden kurum olarak algılar. Giydirilen üniformaların, oturulan koltukların gücünü arkasına alan liyakatsiz, yobaz ve cahil kişiliklerin adalet anlayışları kendilerine benzer. Hukukun siyasallaştığı, yargının bağımsızlığını yitirdiği, eleştirel seslerin susturulduğu, muhalif veya farklı düşüncelerin tehdit olarak algılandığı durumlarda toplumsal korku yerleşik hale gelecektir. Hukuk iktidarın elinde bir araç hatta bir sopaya dönüşür ve adaletsizliği sıradanlaştırırsa bireyin iradesinin, haklarının, isteklerinin bir önemi kalmaz. Bu noktada güvenin kaybolmasıyla hayatı karanlık ve tehlikeli algılama eğilimiyle yaşamak anlamsızlaşır ve sonunda insanda travma etkisi yaratır.

Adaletsizlğin yarattığı travma bireyin haksız yere cezalandırılması, yalan yere suçlanması, tehdit edilmesi, korkutulması, dışlanması, baskı altına alınması, taciz edilmesi, zorlanması, hedef alınması, itham edilmesi, etiketlenmesi, sınırlarının ihlal edilmesi, kişisel haklarının elinden alınması sonucu ortaya çıkan psikolojik tepkidir.

Evrensel hukuk kurallarına aykırı kötücül niyetler ile çevrili bir ortam insan onurunu da, insani değerleri de yok sayar. Yargılamaktan, bertaraf etmeye çalışmaktan, gücünü ispata çekinmeyen adaletsiz sistem ile karşılaşan veya tanık olan bireyler, zamanla umutsuzluk ve çaresizlik hissine kapılır, güven duygularını kaybederler. Kendi emeğine, çevresine ve topluma güvenmeyen birey, zamanla içe kapanır, toplumdan uzaklaşır, kendini yalnız hissetmeye başlar. Bu yalnızlık hali insanın aidiyet ihtiyacını ve isteğini zedeler, sosyal bağların çözülmesine yol açar. Aidiyetin kaybı ise paranoya, içe kapanma ve toplumdan soyutlanma, yalnızlaşma, umutsuzluk ve nihilizmi doğurur. Tükenmiş ve depresif hisseden insan, geleceğe dair umut taşımaz çünkü gelecekte de adaletin olacağına dair bir beklentisi kalmaz.

Adalet ortak geleceği anlamlandırır, birlikte yaşama ideali ile öngürebilir, umutlu geleceği yaratacak olan şimdinin adil ortamıdır. Bu motivasyonun yokluğunda gelecek günlerin şimdiden kaybolduğunu görmek büyük bir düş kırıklığıdır.

Kimileri cezalandırılma endişesiyle hiç istemese de kendi değerlerinden ödün verir, kimileri ise tamamen yabancılaşarak otoriteye karşı pasif ya da aktif bir direniş geliştirir, kimileri ise zaten yönetimin gönüllü kölesi olduğundan hiç etkilenmeyerek yapılanları onaylayacaktır. Böyleleri adaletsiz düzen ile zaten uyum içinde, yönetimin oluşturmak istediği modele uygun; uyuşmuş, kuklalaşmış, kabusta olduklarını fark edemeyen, memnun ve cesaretli tavırları ile zihniyetleri ve ruhları ele geçirilmiş, kayıp kişiliklerdir.

Adaletin yokluğu, sadece kişisel bir hak kaybı değil; aynı zamanda bir toplumun geleceğini ipotek altına alan çok ciddi ve hayati bir tehdittir. Beklentisi boşa çıkan toplumda ve bireylerde öfke birikimi arttıkça dış dünyaya karşı yabancılaşma hissi başlar. “Yabancılaşma”, Kafka’nın eserlerinde sürekli bir tema olarak karşımıza çıkar. İnsan bu aidiyetsizlik duygusu ile sarsılır. Kafka eserlerinde toplumdaki bürokratik yapıların insanın ruhunu nasıl ezdiğini ve bireyi nasıl küçük düşürdüğünü gösterir. "Dava" romanında Josef K., bir sabah nedenini bilmediği bir suçla yargılanmaya başlanır ve bu süreç boyunca sürekli saçma ama aşılamaz bir bilinmezliğin içinde kalır. İnsanların hem modern dünyanın, hem de karmaşık, adaletsiz ve anlaşılmaz sistemlerin içinde nasıl ezildiğini ve anlamsızlığa sürüklendiğini göstermesinin en güçlü örneklerinden biridir.

Haksızlığa uğrayabileceği ve hakkını arayacağı kurumların güçlünün veya ideojilerin elinde olması bireylerin yalnızca özgürlüklerini değil, onurunu da hedef alır. Suçun ispatı yerine suçlama öncelik olursa, insanlar “ya bana da aynısı yapılırsa” korkusuyla susmaya ve çekinmeye başlar. Medya ve kamuoyu yönlendirilerek gerçekler çarpıtılacak, algı operasyonlarıyla insanlar birbirine karşı baskı aracı hatta düşmanlaştırılacaktır. Gerçeklerin yerini propaganda ve söylem alacak, hakikatin önemi ise giderek kaybolacak, irrasyonel, kaotik düzene dayalı hakimiyet kurulacaktır.

Albert Camus’nun “absürd” kavramı, adaletsizliğin bireyde uyandırdığı varoluşsal krizi açıklamak için oldukça yerindedir. Camus'ya göre insan hayatının bir amacı ve anlamı yoktur ama yine de evrende bir anlam arar; fakat karşılaştığı şey genellikle anlamsızlık, kaos ve belirsizliktir. Adaletsizlik, bu absürd duyguyu daha da belirgin hâle getirir. İnsan bir düzen beklerken düzensizlikle, hakkaniyet beklerken keyfiyetle, eşitlik beklerken ayrıcalıkla karşılaştığında, yaşamın ve dünyanın adaletsizliğine, akıl dışılığına dair hissi yoğunlaşırken bireyin iç dünyasında tutarsızlık, anlamsızlık, çatışma yaratır. Fakat Camus, hayatın anlamsızlığına rağmen yaşama sarılmanın, direncin ve mücadele etmenin insanın özgürlüğünü ortaya koyduğunu, evren bize hiçbir anlam ve adalet sunmasa dahi yaşamaya ve anlam peşinde koşmaya devam etmemiz gerektiğini vurgular.

İnsanlar dünyanın adil bir yer olmadığı gerçeğiyle yüzleşirken kendi etnik, sosyal, cinsiyet, dinsel ve kişisel kimlikleriyle, arzularıyla ve korkularıyla da yüzleşmek zorunda kalır. Sürekli kafa karışıklığı ve endişeler içinde cevap bulunamayan yaşam deneyimleri insanı içten içe kemirir. Zedelenen insani değerlerden, neyin doğru neyin yanlış olduğunun ayırdından uzaklaştırılan bireyler sorunun kendisinden kaynakladığının suçluluk duygusuna kapılırlar. Sadece varoluşu ile bile otoritenin nazarında kusurlu sayılan bazı bireylerin adaletle olan imtihanı daha buhranlı ve çetrefillidir. Görünmez devasa otorite kanunlarıyla, uygulamalarıyla, töreleriyle, alışkanlıklarıyla, tabularıyla suçlu olarak etiketlenen bireyleri sürekli olarak kontrol edecek, onlara sınırlar çizecek ve adaletsizliğin çarkları arasında kaybolmaya zorlayacaktır. İnsanlar baskıyı derinden hissederken neden suçlandıklarını, niye suçlu ilan edildiklerini bile bilmeyeceklerdir. Varlığı ile sisteme tehdit oluşturmanın, suçlanması için yeterli olması o bireyler için ne acı ve absürd bir deneyimdir.

Totaliter yapılar insanların nasıl yaşayacağına, nasıl düşüneceğine, nasıl tepki vereceğine karar verdiğinde, bilginin, emeğin değersizleştiği, iyiliğin cezalandırıldığı ve kötülüğün ödüllendirildiği bir düzende bireyin, “yaşamaya değer mi?” sorusuna karşı cevabınız ne olur? İnsan hayatının ve onurunun değersizliştirildiği dünyaya kim değer verebilir? Birey doğru olanı yaparak acı çekerken, yanlış yapanların ödüllendirilmesi nasıl açıklanabilir? Evet, bu çok katmanlı ve derinlikli bir krizdir. Doğru bilginin, doğru öğretilerin reddine dayalı adaletsizlik günlük bir rutin ise yaşamın anlamı ile insan hayatının önemi sorgulandığında ve “neden böyle” sorusuna cevap arandığında bu insanın karşılaşacağı en dehşetli soru değil midir?

Suçu isnat ederek, güçlerini göstermek, gözdağı vermek ve halkı susturmak için birilerini “suçlu” hatta “hain” ilan ederek ve keyfi delillerle insanı oradan oraya fırlatan bürokrasinin soğuk ve absürd olaylara açılan her kapısı insanları daha da yalnızlaştırarak, kendinden ve varoluşundan pişman ettirecek güce sahiptir maalesef.

Kayrılanların gerçek suçlu olsalar bile nasıl aklanacağına, suçlanması hedeflenen kimselerin nasıl hukuksuzluğa uğrayacağına çarpık bürokratik ve yargı düzenleri acımasızca karar ve hüküm verecektir. Kayırmak ve kayırılmak sisteme olan bağlılığa, etnik, dinsel, sosyal, sınıfsal birlikteliğin ve çıkar ilişkisinin derecelenmesine göre değişecektir.

Böylesi bozuk bir düzende hukuk yürürlüktedir ama uygulayıcıları adaletsizdir, dolayısı ile hukuk anlamsızdır. Hangi davranışının suç sayılacağı, suçlandığında kendini nasıl savunacağını belirsizdir. Yargı gücü tamamı ile hakkaniyetsiz bir iktidarın eline geçtiğinde çaresizlik en kahredici duygudur. Adil bir toplumu ideal olarak hayal ederken, çürümüş, iktidar hırsıyla delirmiş bu acımasızların yarattığı adaletsiz ve totaliter dünyası distopiktir. Böylesi karanlık bir atmosferin yoğun propaganda ortamında itaatin yalnızca taraftarlar değil herkes tarafından benimsenerek iklim yaratılması amaçlanır. Aynı zamanda cehaleti de takdir ve taklit ederek ve benimseyerek yaygınlaştıran politik, dini, sosyal, kişisel zihin yapıları, temel insan haklarının, eşitliğin, özgürlüğün, gelişmenin düşmanıdır.

Kanunlarda ya da kutsal kitaplarda yazdığı gibi adil ve adaletli olmak ancak eylem ile görünür olur. Yani adil ve erdemli davranışları bireyler, bürokrasiden, hukuktan, dini referans alan diğer insanlardan, kurumlardan görmelidir ki, bir başkası da diğerine gösterebilsin. Adaleti bilmeyen insan adil davranamaz. Politik söylemlerde, dini vaazlarda kavramı överek, bilinen şeyleri tekrar ederek kendinizi ve karşınızdakini kandırmamak için eylem ile göstermeli ona uygun davranmalısınız. Aksi halde geriye kalan içi boş ve anlamını kaybetmiş, değersizleşmiş bir kelime ile kendinizi avutuyorsunuz ve boşuna oyalanıyorsunuz demektir.

Adaletsizlik, Sartre felsefesindeki “bulantı” hissini artırır. Sartre’a göre insan manasız bir varlık ve boşuna bir hayat karşısında bulmakta ve çabalamaktadır. Bu  manasızlık ile yüzleşme, insanda bir irkilme, kaçınma hali oluşturur. Sartre, buna “bulantı” adını vermektedir. İnsan, bir yandan varoluşunun ağır yükünü hissetmekte, bir yandan da saçmalıktan ibaret olduğunu kavramaktadır. Bu varoluşsal sıkıntılı, çıkmaz bir durumdur insan için. Anlamsız ve yetersiz hisseden, adalet ve anlam ile kendisini ve hayatı temellendiremeyen, ağır sorumluluk sahibi insan tedirginliği ve şaşkınlığı ile bulantıyı hisseder.

Törelerle, dayatmalarla, sürü psikolojisi ile öğretile gelmiş, davranış ve düşünce sistemlerine sinmiş, içimize işlemiş, insan haysiyeti ve hakkaniyete aykırı öğretileri söküp atabilecek irade ortaya çıkarılmalıdır. Adaletsizliğe karşı geliştirilen tepkisel, etik ve düşünsel direniş motive edici yeni kapıları aralayabilir, yeni direnç biçimlerinin eşiklerini yaratabilir, sancılı ve zor da olsa yeniden doğuş sürecine zemin hazırlayabilir. Bu nedenle, bireylerin ve toplumların kötücül efendilere karşı adalet talebinden vazgeçmemesi ve direnç göstermesi gerekiyor.

Dünya, temel insan haklarının kısıtlandığı farklı tarihsel süreçlerde güçlülerin, egemenlerin, zorbaların adaleti ve kuralları ile çok acı çekmiştir. Hayat bir belli bir çizgide ve ütopik tekdüzelikte gitmez. Adaletsizlik, doğduğumuz yere ve zamana göre değişiklik gösterir ve her an yanıbaşımızdadır. Birilerinin elinde kötücül sektör olmaya devam etse de umarım bir sonraki üst-insan (Nietzsche’nin deyimiyle) adaleti hakim kılmaya yakın olacaktır. Temennimiz odur ki yeni ahlaklı dünyada erdemli toplumların, erdemli yöneticiler seçerek, yaşamın temel bir unsuru olarak adaleti zihinlere ve kültüre yerleştirmesi, insanca ve eşit haklarla yaşayarak ve yaşatarak içselleştirilmesidir.


7 Ocak 2025 Salı

YAPAY ZEKADAN SANAL İNSANA

YAPAY ZEKA, SANAT VE SANAL İNSAN

Yapay zekada yaratıcılık, sanatçının karakterini içermez. Çünkü makinenin/yazılımın insani dürtüleri, anıları, deneyimleri, kişiliği, ruhu, evrimsel geçmişi yoktur. 

Yapay zekanın ürettiği imaj seçenekleri arasından seçim yapılarak sanat yapılamaz ve bu şekilde sanatçı olunamaz. Sanatçı, makinenin ürettiği çıktılar arasında seçim yapan kişi değildir. Sekiz yaşında bir çocuk bile bir yapay zeka ile onlarca ilginç çıktı üretebilir ve ürettikleri arasında kedince "iyi/doğru/güzel" diye ya da "işte bu" diyerek seçim yapabilir ve size sunabilir. Ancak, "Seçmek" yalnızca bu çıktıyı beğenmek/vurgulamak/tercih etmek anlamına gelir.  

Yapay zeka imaj üreteçlerinin ürettiği birçok çıktı arasından seçim yaparak sanat yapmanın ve sanatçı olmanın mümkün olduğunu düşünmek, önce kendine sonra başkalarına karşı samimi olmayan aldatıcı bir davranıştır.

İster bilgisayar tabanlı ister kalem, kağıt, boya, mermer, fırça kullanılsın, üretim süreci sanatın temel katmanlarından biridir. Sanatçının kişiliğinin bu sürece ihtiyacı vardır ve aktif olmak ve bu süreci tutkuyla yaşamak ister. Yani yapay zekanın sonuca odaklanması ve insana özgü tüm yaratım sürecini atlaması sanatın temelini yok eder, ortadan kaldırır. Çünkü yaratma süreci yaşamın ta kendisidir.

Evet çağ değişiyor, yine değişiyor. Artık kameralara, insanlara, yüzlere, doğaya ihtiyacımız yok mu? Artık sokaklarda ve manzaralarda dolaşmamıza veya dolaşmamıza gerek yok mu? Artık kağıda, yazıya veya boyaya ihtiyacımız yok mu? Artık ilham sürecine ihtiyacımız yok mu? Artık gerçeğe, ellerimize, bedenimize ve yaratıcı aklımıza ihtiyacımız yok mu? Öyleyse bir eser yaratmaya, bir konu, bir olay, akıl hakkında düşünceler üretmeye, hayatı ve kendini düşünmeye, duygusallaşmaya ve özgür olmaya gerek yoksa yaşamanın ve insan olmanın bir anlamı kalır ? 

İnsan olarak varlığımız, aklımız, merakımız, mutluluğumuz, kederimiz, umudumuz, hayal kırıklığımız, dürtülerimiz, ahlakımız, sanatımız ve gerçekliğimiz var ve onu asla terk etmemeliyiz. Aksi takdirde, insan olmanın faydası nedir ve yaşamın insani özelliklerinden arındırılmasının bir sonucu olarak ne olur: sanal insan, sanal yaşam ve anılarda kalan insanlık.

AI TO VIRTUAL HUMAN

AI, ART, VIRTUAL HUMAN

Creativity in artificial intelligence does not include the artist's character. Because the machine/software does not have human impulses, memories, experiences, personality, soul, or evolutionary history.

The artist is not the person who chooses between the outputs/options created by the machine. Art cannot be made by choosing from the options produced by artificial intelligence, and one cannot become an artist in this way. Even an eight-year-old child can produce dozens of interesting outputs with a machine, that is, artificial intelligence, and present it to you by making a "good/right/beautiful" choice among what they produce. However, "Selecting" only means liking/highlighting/preferring that output.  After all, such a choice cannot reveal the identity and qualities of the artist. Thinking that it is possible to make art and become an artist by choosing from many outputs produced by artificial intelligence image generators is a deceptive behavior that is not sincere first towards oneself and then against others.

Whether computer-based or pen, paper, paint, marble, brush are used, the production process is one of the basic layers of art. The artist's personality needs this process and wants to be active and experience this process with passion. In other words, the fact that artificial intelligence focuses on the result and bypasses the entire human-specific creation process destroys the basis of art, eliminates it. Because the process of creation is life itself. Because the process of creating is life itself.

Don't we need cameras and models anymore, don't we need to travel or walk around the streets, landscapes anymore? Don't we need paper, writing or paint anymore? Don't we need the inspiration process anymore? Don't we need reality anymore? Then, let alone creating a work, there is a need to generate thoughts, reason, think and get emotional about a subject, an event, or is there still a meaning to living and being a human being? We have the mind, the curiosity, the happiness, the grief, the hope, the disappointment, the morality, the art of human existence, and we should not abandon it. Otherwise, what is the use of being human and what happens as a result of the purification of life from its human characteristics: virtual human, virtual life and the humanity that remains in memories.

6 Ocak 2025 Pazartesi

AI, PHOTOSHOP, MS WORD

ARTIFICIAL INTELLIGENCE, ADOBE PHOTOSHOP, MS WORD…

A machine with artificial intelligence is not an artist. I explained in the article here why it couldn't be. His creativity, which focuses on the result with artificial intelligence, is automatic and lacks human phenomena, emotions, and experience. Artificial intelligence is not aware of the reality of art, human and life, that is, it does not include the activity required by creativity and human emotionality.

-I am referring here to the classic main program module of Photoshop or similar image processing programs that does not contain artificial intelligence. (Artificial intelligence modules were put into service as an add-on.)

Yes, Photoshop is a fun program created with image processing logic on a computer. Many menus and tools that have been thought out for the production process perform certain predetermined/programmed tasks. But Photoshop can't draw a portrait on its own because it doesn't have the ability to self-produce. It needs a human being to produce and forms the instrumental basis of production for the activity of the human being who uses it. In the same way, someone who does not have the ability to draw pictures can't produce something qualified, original, even if he uses the latest version of Photoshop and an advanced graphics tablet. What is the result when you ask such a person to paint/draw a portrait with Photoshop? So, is it true that such a person who does not carry the spirit of art, someone who does not have the ability to produce aesthetic works, produces something with artificial intelligence and presents it as art? Is it moral?

Let's think about the MS Word program instead of Photoshop. Can MS Word or a word processing program write poetry or short stories on its own? “No! Although there is an incredible difference and improvement between the 1983 and 2024 versions of MS Word, its basic mission and function have not changed. No matter how much the menus, commands, interface changes, its instrumental nature is the same: to enable a person to decipher his thoughts into writing. MS Word produces articles in accordance with the abilities and wishes of the person who uses it. Everyone can write with it, but not everyone can write a novel or a poem. If you ask someone who has nothing to do with literature to write a novel with the most advanced MS Word program, this will not be possible. But a novelist can write his novel with the most primitive version of the program, even with a typewriter. The MS Word program is nothing more than a technological tool that reveals a person's thoughts, abilities and culture through writing. The ability of the person, not the program, is important.

Both programs are only an instrumental basis that helps to take the path and make it visible in the desired design process with imagination, expression, search for meaning in production based on the human factor.

Just because someone knows how to use Photoshop does not mean that they will make good designs. Because an operator may also have excellent knowledge of using Photoshop or MS Word, but he cannot have the ability to create an artistic image or literary composition and transfer his own thoughts to writing.

An artist, an illustrator, a writer, whether with MS Word or with Photoshop, has a purpose and an effort to express meaning/meaning while materializing the value in his mind, that is, making it readable/visible. An artist reveals his aesthetic expressions with his enthusiasm, imagination and ability to express himself by establishing a connection with his work. By using programs according to their purpose, i.e. menus, commands, it allows them to serve their purpose as part of the production concept on the computer. We are talking about a process that proceeds only with the initiative of man. After all, an artist uses a computer as a tool in a production flow without artificial intelligence in order to reveal his work during the production process with his own human abilities, to reach what he wants to tell, to produce.

Computer software that does not contain artificial intelligence cannot self-define your thoughts and does not offer guidance suggestions, humans are involved in every stage of the output creation process, and this is the most important point, and humans have the freedom to edit, intervene, change at any time.

Such programs make suggestions for correction, not editing. These recommendations indicate the technological development of software and therefore tools. Marking the misspelled word in the MS Word program and suggesting the truth of the word or similar ones or similar meanings is a technological aid that helps a person. What he is proposing only speeds up the process. Photoshop or MS Word does not offer a method, it offers easy steps, an easy environment to the person who will apply the method. Because these programs have no idea about the content that the artist or the person who uses them will create. MS Word lacks the suggestion of creating an essay in Photoshop, just as it cannot make a content and subject suggestion, orientation about the story in the author's mind. (But in the future, MS Word self-production content, Photoshop and similar image processing programs will also be integrated with modules for self-production of compositions from different templates.)

An ordinary Photoshop user can produce images using several filters and take advantage of the random effects of filters. It can perceive the different effects of filters as a suggestion for editing. He can also make it look like he imagined the program's abilities and produced them himself, but this is not the way an illustrator or artist works. What the illustrator or artist wants to do before starting the composition is in his mind and imagination as a core. It creates its composition not by accidental formations, but by conscious steps. Even drawing sketches first and creating their drafts to start projects with a plan requires greater experience.

12 Ocak 2024 Cuma

UZAKTAN…

Evrenin sınırlarına oranla hayal edilemeyecek kadar küçük bir bölgesinde, küçük bir yıldızın etrafında dolanan küçük, mavi bir gezegen var. Nasıl da berrak, saf, parıltılı bir su damlası gibi sessiz ve sakin devinmeye, hiçbir zihnin baştan sona kavrayamayacağı düzeni ile uzay boşluğunda hızla bir yerlere doğru yol alıyor.

Uzaktan…

Üzerine gelişigüzel serpiştirilmiş, kara parçalarının kenar çizgilerini gizleyen bulutsuların altında sanki gülümsüyor. Atmosferi buğulu bir ışık gibi yuvarlağı çevreliyor.

Evet...

Her insana dünyayı seyrettirmeli uzak uzay boşluğundan; bu gizemli, çekici mavi nesneyi ve ardında uzanan sonsuz boşluğun karanlığında, kendi küçük varlığını görebilmeli ve hissedebilmeli insan… İşte orada.

İçimizdeki karanlıklar yüzünden, bilgiçlikten ve bencillikten, hayatta kalma içgüdüsünün inançların meşruiyeti üzerinden şiddete ve zulme dönüşerek kanıksandığı ve takdir edildiği, şekillendirdiğimiz, şekillendirildiğimiz dünya… İnsanlığın neden uhrevi ve soyut vaatlerle oyalanıp bugünkü acınası duruma düştüğünün bir açıklaması olup olmadığını düşünmeye başlayacağımız dünya… İşte orada…

Ve…

Aşağıdaki keşmekeşten, doğru bir düzene neden geçemediğimiz, nasıl geçeceğimiz sorusundaki suçluluk duygusunu fark edemeyen çoğunluğun yaşadığı dünya… Kendi soyumuza, suyumuza, hayvanlarımıza, havamıza ihanet ettiğimiz gerçeği ile de cesurca yüzleşemeyen herkesin kahrolması gereken dünya… İşte orada

Ve...

Her şeyin yolundaymış gibi görünmesinin ve göstermeye çabalamanın bir yanılsama olduğunu fark edemediğimiz dünya… İşte orada.

Ve…

Korku, acı, yok oluş ile baş etmeye çalıştığımız fani dünya… İşte orada;

Ve…

Cehaletiyle böbürlenen zerrelerin dünyası…

İşte orada…

Her insana dünyayı seyrettirmeli uzay boşluğundan...

İşte orada…

6 Ocak 2024 Cumartesi

 YAPAY ZEKÂ, ADOBE PHOTOSHOP, MS WORD…

Yapay zekâya sahip bir makine sanatçı değildir. Buradaki makalede neden olamayacağını anlatmıştım. Yapay zekâ ile sonuca odaklanan yaratıcılığı otomatiktir ve insana ait olgulardan, duygulardan, yaşanmışlıktan yoksundur. Yapay zekâ; sanat, insan ve yaşam gerçekliğinin farkında değildir yani yaratıcılığın gerektirdiği aktiviteyi ve insani duygusallığı içermez.

-Burada Photoshop veya benzeri görüntü işleme programlarının yapay zekâ içermeyen klasik ana program modülünü kastediyorum. (Yapay zekâ modülleri bir eklenti olarak hizmete sunuldu.)

Evet, Photoshop bir bilgisayarda imaj işleme mantığı ile oluşturulmuş eğlenceli bir program. Üretim süreci için düşünülmüş pek çok menü ve araç önceden belirlenmiş/programlanmış belirli görevleri yapıyorlar. Ama Photoshop kendi başına bir portre çizemez çünkü kendi kendine üretim yapma yeteneği yok. Üretmek için insana ihtiyaç duyuyor ve onu kullanan insanın faaliyeti için üretimin araçsal zeminin oluşturuyor. Aynı şekilde resim çizme yeteneği olmayan birisi de son versiyon bir Photoshop ve gelişmiş bir grafik tablet kullansa da nitelikli, özgün bir şey üretemez. Böyle birine Photoshop ile bir portre boyamasını/çizmesini istediğinizde sonuç ne olur? Peki, sanat ruhu taşımayan böyle birinin estetik yapıt üretme yetenekleri olmayan birisinin yapay zeka ile bir şeyler üretmesi ve sanat diye sunması doğru mu? Ahlaki mi?

Photoshop yerine MS Word programı için düşünelim. MS Word ya da bir kelime işlemci program kendi kendine şiir veya öykü yazabilir mi? Hayır! MS Word'ün 1983 ile 2024 versiyonu arasında inanılmaz bir fark ve gelişme olmasına rağmen temel görevi ve işlevi değişmemiştir. Menüler, komutlar, ara yüzü ne kadar değişse de araçsal niteliği aynıdır: insanın düşüncelerini yazıya aktarmasını sağlamak. MS Word onu kullanan insanın yetenekleri ve istekleri doğrultusunda yazılar üretir. Onun ile herkes yazı yazabilir ama herkes bir roman veya şiir yazamaz. Edebiyat ile ilgisi olmayan birisine en gelişmiş MS Word programı ile bir roman yazmasını isterseniz bu mümkün olmayacaktır. Ama bir roman yazarı programın en ilkel versiyonu ile hatta bir daktilo ile romanını yazabilir. MS Word programı insanın düşünce, yetenek ve kültürünü yazı ile ortaya koyan teknolojik bir araçtan başka bir şey değildir. Programın değil insanın yeteneği önemlidir.

Her iki program da insan faktörüne dayalı üretimde hayal gücü, ifade, anlam arayışı ile istenilen tasarım sürecinde yolu almasına ve görünür kılınmasına yardımcı olan sadece araçsal bir zemindir.

Birisinin Photoshop kullanmayı bilmesi onun iyi tasarımlar yapacağı anlamına da gelmez. Zira bir operatör de mükemmel seviyede Photoshop ya da MS Word programını kullanma bilgisine sahip olabilir ama kendi düşüncelerini sanatsal nitelikte görüntü ya da edebi kompozisyon oluşturma ve yazıya aktarma yeteneğine sahip olamaz.

Bir sanatçı bir illüstratör, bir yazar ister MS Word ile ister Photoshop ile zihnindeki değeri maddileştirirken yani okunur/görünür kılarken bir amacı ve anlam/ifade etme gayreti vardır. Bir sanatçı estetik dışavurumlarını coşkusu, hayal dünyası ve ifade yeteneğiyle, eseriyle bir bağ kurarak ortaya çıkarır. Programları kendi amacına uygun kullanarak yani menüleri, komutları bilgisayarda üretim konseptinin bir parçası olarak amacına hizmet etmesini sağlıyor. Sadece insanın inisiyatifi ile ilerleyen bir süreçten bahsediyoruz. Sonuçta bir sanatçı kendi insani yetenekleriyle, üretim sürecinde eserini ortaya çıkarmak, anlatmak istediğine ulaşabilmek, üretebilmek için yapay zekâ içermeyen üretim akışında bilgisayarı araç olarak kullanır.

Yapay zekâ içermeyen bilgisayar yazılımları sizin düşüncelerinizi kendi kendine tanımlayamaz ve yönlendirici önerisi sunmaz, çıktıyı yaratma sürecinde her aşamasına insan dâhildir ve bu en önemli noktadır ve insan istediği anda düzenleme özgürlüğüne, müdahale, değiştirme etkinliğine sahiptir.

Böylesi programlar düzenleme değil düzeltme önerilerinde bulunurlar. Bu öneriler yazılımların ve dolayısı ile araçların teknolojik gelişimini gösterir. MS Word programında yanlış yazılan kelimenin işaretlenerek, kelimenin doğrusu ya da benzerlerinin ya da benzer anlamlıların önerilmesi kişiye yardımcı niteliğinde bir teknolojik bir yardımdır. Önerdiği şey süreci sadece hızlandırır. Photoshop ya da MS Word bir yöntem sunmaz, yöntemi uygulayacak kişiye kolay adımlar, kolay bir ortam sunar. Çünkü bu programların sanatçının veya onları kullanan kişinin yaratacağı içerik hakkında bir fikirleri yoktur. MS Word, yazarın zihnideki öykü hakkında nasıl ki bir içerik ve konu önerisi, yönlendirmesi yapamadığı gibi Photoshop’da kompozisyon yaratma önerisinden yoksundur. (Fakat ileri ki bir zamanda MS Word kendi kendine içerik üretme, Photoshop ve benzeri imaj işleme programlarına da kendi kendine farklı şablonlardan kompozisyonlar üretme modülleri entegre edilecektir.)

Sıradan bir Photoshop kullanıcısı birkaç filtre kullanarak imajlar üretebilir ve filtrelerin tesadüfî etkilerinden faydalanabilir. Filtrelerin farklı etkilerini düzenleme önerisi gibi algılayabilir. Ayrıca programın yeteneklerini kendisi hayal etmiş, kendisi üretmiş gibi gösterebilir ama bu bir illüstratörün ya da sanatçının çalışma biçimi değildir. İllüstratörün veya sanatçının kompozisyona başlamadan önce yapmak istediği şey bir nüve olarak onun zihninde ve hayalindendir. Tesadüfî oluşumlarla değil bilinçli adımlarla kompozisyonunu oluşturur. Hatta önce eskizler çizerek taslaklarını oluşturarak bir plana sahip projelere başlamak, daha büyük tecrübeler ister.

01 2024

20 Temmuz 2023 Perşembe

SORULAR...

Bilgiye ulaşmaya istekli, demokrat, laik, düşünceye açık, sosyal, mutlu ve huzurlu bir toplumda yaşamak isteyen ama yaşayamayan sade bir vatandaş olarak kendinizi nasıl hissediyorsunuz?

Aklın, bilimin, sanatın ve ahlakın yaşam biçimlerine ve kültüre niçin nüfuz etmediğini sorgulayıp duruyor musunuz?

Yalanların gerçek gibi sunulması sizi ürkütüyor mu?

Düşüncesizliğin ve bencilliğin insana ait genel bir karakter olduğuna mı ikna oldunuz?

Bulunduğunuz toplum ilerlememeyi kural edinmişse, siz kural dışı mısınız?

Ruhunuzda giderek büyüyen bir tahribat olduğunu ve bunun giderilip giderilemeyeceğinin karmaşasını yaşamakta mısınız?

İçinizdeki umut kırıntıları, derin umutsuzlukla baş etmeye yetebiliyor mu?

Bencil, kendini önemseyen, dünyayı tanımayan, kendi düşüncelerine hayran ve biricik olduğunu düşünen ve bunu da kaba kuvvetle anlatmaya hazır yığınlar arasında boğulmakta mısınız?

İnsanın sosyal bir hayvan olduğu görüşüne katılır mısınız? Yoksa bunun kimilerine iltifat bile olacağını düşünenlerden misiniz?

Şiddet, yok etme, istila, savaş olgularının insanlığa has bir karakter mi yoksa insanlığa ihanet olduğunu mu düşünüyorsunuz?

Karmaşık evrimsel, biyolojik, mucizevî, yaşam sisteminin nasıl böylesi aptal, tutarsız, vahşi, kibirli davranışlar sergileyen canlılar üretebildiğinin hayretini yaşıyor musunuz?

Yaşam ve yeryüzü sisteminin özellikle son yüz yıllık teknolojinin kurbanı olduğunu gözlemek kafanızda çelişkiler yaratıyor mu?

Bireylerin hayatı iyileştirmek, güzelleştirmek ve insanlığı geliştirmek adına yapabileceği şeylerin yüzde kaçını başarabildiğini düşünüyorsunuz?

Bir kitlenin inandıklarının dışındaki gerçekleri söylemek, vurgulamak, önemsemek, ideal edinmek suç olarak görülüyorsa siz de bir suçlu musunuz?

Yalanların gerçeğe dönüştüğü ve yalanın yalan olduğunu fark edemeyecek kadar tek boyutlu ve gerçeklere ilgisiz yapay bir dünya da yaşadığını anlayamayan kitleye saygı duyar mısınız?

Lafta kalan ve gerçekleşmeyen genel ve geniş anlamda barışın nasıl gerçekleşebileceği konusunda bir fikriniz var mı?

Nesiller kültürel ve sosyal içeriklerini bir sonraki nesle aktarırken aklı ve mantığı ön planda tutmuyorsa nasıl bir toplum oluşacağının resmini çizebilir misiniz?

Ahlak kavramlarının dinlerden çok daha önce oluşmuş kavramlar olduğunu, ama dinlerin ahlak alanına hâkim olmasını nasıl açıklarsınız?

Haksız, hukuksuz bir devlet ve sosyal düzeninde yaşamaya mecbur bırakılmak içinizi kemiriyor mu?

Yaşantınızda neleri erteliyor, neleri köreltiyor, neleri aşındırıyor, nelere isyan ediyor, nelerden nefret ediyor ve bütün bunların muhasebesini yapabiliyor musunuz?

Şu anda gördüklerinizin, yaşadıklarınızın hem kişiliğinizi, hem sağlığınızı, hem insanlığı zedelediğini düşünüyor musunuz?

Karşınızda her şeyi ile normal görünen insanların aslında bencil, tutarsız, cahil, düzeysiz olduğunu bilmek kahrolası bir duygu mu?

Sizi hayattan soğutan olgularla nasıl başa çıkıyorsunuz?

Gerçekten ilgilenmek istediğiniz şeylerle ilgilenemediğinizi fark ettiniz mi? Bundan dolayı anlamsızlığa düştünüz mü?

Kirlenmişliğe, ihtirasa, dengesizliğe yenik düştüğünüzü hissetmenize rağmen sizin gibi insanların bulunduğunu umut edip ama böylesi insanları yakınınızda bulmakta güçlük mü çekiyorsunuz?

Hem kör, hem kibirli insanlar her yerdeler mi? Bu gibilerin nasıl iltifat gördükleri, yandaş buldukları, birbirlerini nasıl ağırladıkları sizi şaşırtıyor mu?

Hepimiz yaşarken yeryüzünü kirletiriz ama birilerinin onu yaşanmaz ve artık mahvolma noktasına getirirken ve bu durumun doğayla birlikte hepimizi etkilediğinin farkındayken çoğunluğun bunu hiç umursamamasını nasıl karşılıyorsunuz?

Gördüğünüz, tanık olduğunuz haksızlıkların siz de yarattığı öfke ve huzursuzluğu içinize atarak mı savuşturuyorsunuz?

İnsanın insanlığını neyle, nasıl ölçeriz? Böyle bir ölçüm cihazı tasarımını hayal ettiniz mi?

Ufkunuz geniş mi, ne görüyorsunuz?

İnsan iç görüsünü kaybetmiş midir?

İnsanın başkalarını etkileyen eylem ve davranışlarının belirli kurallara uymaları gerekmez mi? Davranışların etkilerini ve sonucunu kavramak nasıl bir insan olmayı gerektirir?

İnsanların dünyayı kendileri gibi zannettiğini biliyor musunuz? Kendi sınırlarının dünyanın sınırları olduğunu zannettiklerini de biliyor musunuz?

Siz başkalarını dinlerken başkalarının sizi dinlemediğine, umursamadığını kaç kez tanık oldunuz?

Kendinizi rol yapmakta zorlanan, kendi gibi olduğunda, rol yapanlar arasında mutsuzluğa ve bezginliğe düşmüş birisi olarak tanımlar mısınız?

Siz kendiniz misiniz?

İnsanın insanlığa yaptığı en büyük iyilik nedir? İnsanın insanlığa yaptığı en büyük kötülük nedir?

Hiç içinizdeki ‘ben’i aradınız mı? İçinizdeki ‘ben’i bulabileceğine inananlardan mısınız? İnsanların bir türlü arayıp da bulamadığı bu sonuçsuz arayışın bir gün kendinizde gerçekleşeceğini umut ediyor musunuz?

İnsanın kendini tanımlayabilmesi için kendisi olmaması gerekmez mi? Üstelik de her an değişebilirlik karşısında “kendi olmak” saf bir mistisizm değil midir?

İnsanın kendini bulması ne demektir? Kendi hakkında düşünmemesi midir? Kendisi hakkında düşünmemek huzuru sağlar mı?

İnsanın kendini bulması delilik midir?

Siz çevrenizdeki her bir kimseye göre farklı biri değil misiniz? Siz onların toplamı olduğunuzun farkında mısınız?

“Ben bu yazıyı sonuna kadar okudum da ne oldu?” diye içinizden geçirmediyseniz bu yazının amacına ulaşmış olduğunu fark edebildiniz mi?

Akil Alparslan

14 Eylül 2014

23 Mayıs 2023 Salı

CEHALET KÜLTÜRÜ

KULLAR TOPLULUĞUNDA LİDER FAKTÖRÜ VE CEHALET KÜLTÜRÜ

Dayatılan kısıtlı dünya, düşünce ve yaşam biçiminde, gerçeklerle ilgilenmeyen bir toplumda, rasyonel birey olmanın ağırlığını yaşayanlardan mısınız?

"Kul" kelimesi köle, hizmetkâr, emre itaat eden anlamına gelir.

Her çağda kullar kendi efendilerini yaratırlar. Efendileri onları korusun, umut versin ve tebaa olduklarını kendilerine sürekli hatırlatsınlar diye.

Demokrasi, özgürlük, laikliğin yanında, işsizlik, eğitim, enflasyon, terör, yolsuzluk, insan hakları, ifade özgürlüğü, adalet, güvenlik, çevre, tarım, sosyal, ahlaki alanlarda yaşanılan büyük buhranlara rağmen halkın büyük bir kesimi neden hala sorunları yaratan, yanlışlarına devam eden, ayırımcılık yapan bir liderleri, insanları, söylemleri ve politik olarak da hükümeti desteklemeye devam eder? Toplumun her kesiminden ister fakir, ister sistemin yarattığı zengin çıkarcılara kadar otoriteden maddi beklentisi olanların bağlılığını ve desteğini bir kenara bırakırsak olmaması gereken bu dogmatik bağlılığı nasıl açıklarız? Gerçeklerle yüzleşmek, akıl yürütmek yerine neden mutlu cehaleti ve temelsiz önyargıları tercih ederler? "Kullar topluluğu" olarak adlandırdığım toplum kesimi sorunları neden göremiyor ve sorunları yaratanlar "ötekilerdir" fikrine niçin hala körü körüne bağlı ve neden anlaşılmaz ısrarına devam ediyor? "Ötekiler" dedikleri ki onlar adil, özgür, gelişmiş, laik, demokratik, eşit, huzurlu bir ülkede kardeşçe yaşamak isteyen, içinde bulunulan gerçekleri gören ve çözüm arayan bireyler olmalarına rağmen neden onları düşman gibi görülüyorlar? Bir kitlenin inandıklarının dışındaki gerçekleri söylemek, vurgulamak, önemsemek, ideal edinmek neden suç olarak görülüyor? Bu düşmanca tavır kuşaktan kuşağa niye değişmiyor?

Bu kitle, ihtişamlı algı operasyonları ile eğitim ve refah seviyesine bakılmaksızın tüm açık ve acı gerçeklere rağmen yalanların değilmiş gibi sunulduğu ve algılarının kontrol edildiği halk kesimidir. Topluluk, sunulan algı ihtişamını inandıklarının kanıtı sayıyor, kendine sunulanı onaylamakla kalmıyor yüceltiyor, sorgusuzca her şeyin muhteşem ve her şeyin yolunda olduğunu düşünüyor. İşte bu durum temel ve büyük bir toplumsal sorunun varlığı anlamına geliyor. Üstelik yaşadıkları sıkıntıların kaynağının destekledikleri liderin ve fikirlerinin olduğunu sorgulamayacak kadar kapalı, dar, şüphe duymayan bir bakış açısına sahip olmaları ise çok acı verici. Onlara göre tüm sıkıntıların kaynağı "diğerleri" yani doğru yolda olmayanlardır. Kendi topluluğundan, kendi dininden ve inandıklarından, hatta kendi mezhebinden olmayan, kişiler, topluluklar, ülkeler yalnızca çıkarlar dışında yüz çevrilmesi ve mücadele edilmesi gereken unsurlar olarak görülüyor. Bunu da liderlerinin kendileri adına başarıyla, cesaretle yaptığına inanıyorlar.

Topluluğa sunulan coşkulu inandırma yöntemleri, kandırılmayı sağlayan duygusal değerleri canlı tutuyor. Onların dünyasında nesnel olgular ötelendiği için yalanlar gerçeğin yerine geçiyor. Analitik düşünme yeteneği çok gelişmemiş, okuma alışkanlığı olmayan ve aklını işletemez hale gelmiş kitlede "gerçeklik" algı oyunları ile "istenen" ile değiştiriliyor ve zihinler kurmaca bir dünyayı gerçek zannetmeye başlıyor. Yalanlar gerçeğe dönüştükçe gerçek önemsizleşip değerini yitiriyor, toplum gerçeklere karşı körleşiyor ve duyarsızlaşıyor. Dünyayı ve nesnel gerçeklerini inandıkları zihniyete teslim edenler, yalanla başlayan ve yalanla kurguladıkları hayatlarını elbette yalanlarla sürdürüyorlar. Kitle, yalanın yalan olduğunu fark edemeyecek kadar tek boyutlu ve gerçeklere ilgisiz yapay bir dünya yarattığını anlayamazken aynı zamanda hem otoriteden beklentileri hem de kendi arzuları doğrultusunda olmasını istediklerine inanmaya devam ediyor.

Kullar topluluğu biat etmeyi doğru ve üstün meziyet sanan, liderlerini aşırı yücelten bir yaklaşıma sahiptir. Lider tarafından "şeytani dünyaya" karşı daima savunulduklarını ve kendilerini ezmeye çalışanlara karşı onun tarafından kahramanca korunduklarını düşünüyorlar ve onu bu uğurda mücadele eden adil bir figür olarak algılıyorlar. Bu süreçte onun yaptıklarının ve gelecekte yapacaklarının doğru ve vazgeçilmez olduğunu koşulsuz kabullenmenin katılığını dürüstlük ve sadakat olarak kabul ediyorlar ve ona, uygulamalarına, yaptıklarına, söylediklerine karşı hiç şüphe duymuyorlar. Hatta "mümkün mü" diye sorgulamak ve "kandırılıyoruz mu" diye kanıt aramak yerine, bu vaadi ancak onun mümkün kılacağına, mucizevî icraatı sadece onun gerçekleştireceğine inanılıyor. Söyleneni değil, söyleyeni önemseyen, duyulara ve duygulara önem veren, gerçeği dışlayan, sorgulamayan, doğru değerlendirmeler yapamayan, aklı öteleyen bir kitlenin "biat" kültürünün yansımasıdır.

Lider de iyi bir demagog olduğundan en saçma vaatlerde bulunsa bile, kullar topluluğu söylemin içeriğine, doğru olup olmadığına bakmadan, sırf o söyledi diye irrasyonel bir motivasyonla ve duygusal coşkuyla. Ülkede yukarıda bahsettiğim gibi  böylesi blok bir kitle varsa demokrasi her zaman en bilge ve erdemli siyasetçilerin değil en iyi demagogların başa geldiği veya domagogların kazanmaya daha yatkın olduğu bir yönetim sitemine dönüşüyor. Lider, sürekli "ötekilerin kusurlarını" işleyerek, cehaleti, inançları, duyguları manipüle ederek, hitap ettiği topluluğun tutkularını canlı tutarak, coşturarak kendi tarafında tutabiliyor. Egoist demagogların demokratik yollarla, seçimle başa gelmelerinden sonra otokratik bir yapıya ve diktatörlüğe evrildiğini görüyoruz.

Dinsel gücü kullanan siyasi otorite tarihsel süreçte menfaat gereği ve kasıtlı olarak cehaleti muhafaza edip yaygınlaştırmayı amaç edinmiştir. "Cahil" dendiğinde akla gelen eğitimsizlik ve bilgisizlik olgusu yalnız başına cehaleti yaratmaz.  Cehalet, eğitim seviyesine bakılmaksızın insanlık, yaşam, toplum, ülke, dünyayı anlama ve katkı konusunda "düşünce, idrak ve muhakeme sıçraması" yapamayan, aklını alışkanlıklarla değiştirmiş tüm kişi ve kesimleri kapsar. Düşünce, idrak ve muhakeme sıçraması kendinin ve olguların farkında olmayı, bilgiye ve öğrenmeye değer vermeyi, kavramayı, sorumluluğu, uzlaşı kültürünü, birlikte yaşama azmini, tahammülü, duygudaşlığı, gayret içinde ve gelişime açık olmayı, yetkin düşünebilmeyi, toplumsal ve bireysel huzuru önemsemeyi, yozlaşmaktan uzak durmayı, zihinsel ve kişisel değerler üretmeyi öngören, sadece duygularla hareket etmekten kaçınmayı, önyargısız düşünmeyi ve davranmayı içeren aktif bir kavramdır.

Toplumun karakteri daima kendine uygun dini zihniyet yaratır. Bilgisizlik ve itaat, toplumda yaygın ise din anlayışı da bilgisizlik ve itaat ile şekillenir. İrrasyonalite, düşünce tembelliği, ötekileştirme, ilkesizlik, bilginin önemsenmemesi, merak eksikliği, aklını kullanmamak, faydacılık, kolaycılık, gerçeklere yüz çevirme, samimiyetsizlik, tutuculuk, uyumsuzluk, şekilcilik, ön yargıların baskınlığı, analiz-sentez yeteneği yoksunluğu, olguları anlamlandıramama gibi özelliklere sahip toplum bu özelliklerine uygun bir dini zihniyet oluşturacaktır. Oysa ilerlemeyi arzulayan bir toplum eninde sonunda mücadele ile yıllar ve yüzyıllar sürse de dinin, aklı, bilimi, fikirleri, insan haklarını, özgürlüğü, insanca yaşamayı, demokrasiyi kısıtlamasına, yaratıcılığı engellemesine izin vermez ve dini kısıtlayıcı bir sistem olarak yaşam biçimine adapte etmez. Atılım yapamayan, yenilikçi olmayan, yaratıcı olmayan, geri kalmış, sorgulamayan bir toplum kendine benzeyen, kendine uygun dini bir zihniyeti tarihsel süreçte yaratır ve bu anlayış yaşam biçimi ve kural haline gelerek benimsenir, sahiplenilir ve nesillere aktarılarak sürdürülür.

Yani toplumsal zekâ, toplumun temel yapısı, kültür, gelenek, davranış, sosyal, psikolojik, düşünme alışkanlıkları ve dünya algısı yaşam biçimlerine adapte olacak dini zihniyeti oluşturur. Toplumun genel karakterine ve değerlerine göre şekillenen dini zihniyet, sonrasın da toplumun isteklerini karşılayacak seviyede meşrulaşıp temel özellikler, düşünme ve davranış biçimleri olarak yerleşir. Toplum kendini meşrulaştırmak için dini kullanır ve kendine göre yorumlayarak kendine benzer dini bir anlayışı yapısına adapte eder.

Örneğin düşünme eylemini sevmeyen kullar topluluğu bireyleri Kuran’ı okunacak bir kitap değil tapılacak ilahi bir nesne olarak tanımlamıştır. Kuran, Arapça bilmedikleri halde Arapça harflerin okunuşu ile avunan ve sevap kazanılacağını düşünen bir davranışı kendi varoluş amaçlarına aykırı bulurdu kesinlikle. Bir insan, anlamadığı ses dizisi ile nasıl bir anlamlı bir mesaj çıkartılabilir ve diğer insanlara ve kendi iç dünyasına seslenebilir? Anadili Türkçe olan birisi nasıl olur da kendi diliyle Allah ile iletişim kurmakta zorlanır? Evet, ne yazık ki Arapça dilini ve harflerini ikonlaştıran, aracı amaç yerine koyan, tılsımlı, gizemli olduğuna inanan bir zihniyet içeriğe ulaşmayı amaç edinmez. Bu yerleşik dinsel argüman, bilgilenmeyi ve araştırmayı ilke edinmemiş, soyutlama yeteneği eksik olan toplum tarafından, somutun algı kolaylığı nedeniyle benimsenmiş ayrıca toplumu etkilemek, yönetmek, yönlendirmek isteyen liderler, şeyhler, politikacılar, yöneticiler tarafından da kendi amaçları ve ideolojileri doğrultusunda kullanılmıştır. Din gibi karmaşık konuları olan bir olguda halkın kendilerine söylenen ve öğretilen kadar az şey bilmeleri ve sunulan ile yetinerek bilgi sahibi olmaktan kaçınması daima otoritenin işine gelmiştir. Karşılıklı yarar ilişkisinde otorite din dâhil her türlü bilgiyi kısıtlamak, sınırlandırmak, toplumun bir kesimi de kısıtlanmış bilginin memnuniyeti ile sınırlarını zorlamamayı, bilgiyi aramamayı, kendine ve önce ailesine ve sonra çevresine, kendi yöneticilerine ya da ileri gelenlere soru sormamayı tercih etmiştir.

Kullar topluluğu sosyal bir kimlik ve aidiyet sağlar. Bu gruba ait olmak için biat kültürünü kabullenmek, düşünceleri, gelenekleri, davranışları değiştirmemek, mevcut durumu sürdürecek seviyeyi yakalamak ve korumak, bu amaç doğrultusunda söylenen her şeye inanmak yeterlidir. Topluluğu; gelir, eğitim, yaş seviyesine bakılmaksızın bir arada olmayı, benzerliği, beraberliğe dönüştüren faktör "inançtır". Dinsel aidiyet duygusunun baskınlığıdır.

Topluluk kendi düşüncelerine "hitap" edebilen başkalarına, kandırıldıklarına bile aldırmadan daha çok güvenirler. Onların düşünce ve davranışlarını kabullenerek oluşturdukları dünyayı gerçek olarak algılarlar. Bu onların zihin yapıları için kolay ve zahmetsiz, dünyayı anlama, açıklama, yaşama şeklidir ve bu anlayış ne şimdiden çok geçmişe giden bir meselesidir. Olayların izahında ve durumların anlamlandırılmasında etkilendikleri ve etkilenmek istedikleri kişilerin ve yöntemlerin doğruluğuna inanırlarken, kendi deneyimlerini göz ardı ederler.

İnanç dünyalarındaki soyut boşlukları, bilinen kişilikler ile dolduran toplumlara dünyanın farklı ülkelerinde de rastlanmaktadır. Üstün olarak nitelenen kişi ya da lider üstelik aynı çağda yaşayan somut bir figür ise duyusal olarak yüceltilmesi, bağlanılması ve ikonlaştırılması daha kolaydır.

Otorite, ideolojilerini uygulamak, sağlamlaştırmak ve en önemlisi topluluğun kendilerine bağımlılığını sürdürmesi adına kitlenin bilgisizliğini kaynak olarak kullanıyor. Bilgilenme konusunda alanları daraltarak, kasıtlı olarak zihin bulanıklığı yaratıp, cehaleti "toplumun yapısı ve kültürün kendisi" olarak tasarlamayı başlıca amaç ediniyor. Toplum, tarihsel ve sosyolojik olarak da gelişmemiş, tutucu, bilim ve aklı dışlayan yapıya sahipse bilgiye ulaşmayı engellemek daha da kolaylaşıyor. Aydınlanma istenmiyorsa, insanların bilgi havuzuna ulaşmaması için kitlenin tepkisiz kalacağı, kabulleneceği ve savunacağı inanç ve din ağırlıklı eğitim yöntemleri temel amaç ediniliyor. Eğitim onların belirlediği alanlarda yapıldığından çağdaş dünyanın eğitim seviyesinin çok gerisinde kalan kullar topluluğu sonuçta temel dünya, temel ülke sorunlarının farkına varamaz hale geliyor. Kitle, dış dünyayı, gelişen, değişen hayatın dinamiklerini anlamaya gayret etmek yerine reddetme çılgınlığını yaşıyor.

Böylesi bir toplumda düşünebilme kabiliyeti gelişmiyorsa/gelişmesine, aydınlanmaya izin verilmiyorsa yaşam, din, medeniyet ve ahlak algıları o kalıplar içinde şekillenecek ve yerleşik, sorgulanamaz düşünce, inanç ve değerleri biricik ve değişmez değerler olarak yerleşecektir.

Eğitim sistemimiz ile gerçek dünya arasında büyük bir uyumsuzluk var. Aileden başlayan bilgisizlik korundukça safsatalar, boş inançlar ve liderlerin her söylediği, her yaptığı maalesef eğitimsiz kitleye hoş ve alternatifsiz görünüyor. Otorite sürekli eğitimsizliğe yatırım yaparak pozitif bilimi değil, niteliksiz, ezberci, yanlı ve yaratıcılığa izin vermeyen eğitimi yaygınlaştırıyor. Ahlakın mensup oldukları din tarafından zaten bahşedildiğini, öze bakmadan dindar olmanın ya da görünmenin ahlakın varlığına yettiğine inanıyorlar. Çağdaş eğitimi sığlaştırmak, geçiştirmek ve zihinsel uyku halinin devamı için yöntem ve politikaları geliştirmeye ve uygulamaya devam ediyorlar.

Otorite, irrasyonel, gayri ahlaki ve hukuk dışı uygulamalarının meşru olduğunu, kutsal saydıkları ideallerini gerçekleştirme yolunda yapılması gerektiğinin meşruiyetine inanmış ve kitleyi de inandırmıştır. Kendilerini affettirmek ve kendilerine karşı güveni sarsacak olayların gerçek nedenlerini gizlemek ya da değiştirmek, aynı şekilde başarılarını abartmak için "kader, fıtrat, helallik, teslimiyet, cennet, cehennem, şükür etmek, emir, kutsallık, din, iman, şahadet, milliyetçilik" gibi dini sembol söylemleri sık sık kullanıyorlar. Böylesi söylemler kitle tarafından onaylandıkça otoriteye hem mazeret hem de motivasyon sağlıyor.

Telkin mekanizmasının sürekli ve etkin kullanılmasıyla gerçeklerden kopuk, tüketici, bilgiç, kafa yormayan, şiddete eğilimli, kibirli, bilgiyi ve gelişmeyi hor gören bireylerden oluşan, körü körüne bağlanmış, tek sesli bir toplum oluşmuştur. Günümüzün yaygın medya araçları ile "gerçeklerin" göz ardı edilmesi yoğun kara propaganda ile daha kolaylaşıyor. Yanlış, yanlı, değiştirilmiş "gerçekleri", cehaleti ve aptallığı yayma çabaları, hiçbir zaman şimdi ki kadar kolay olmamıştır.

Düşünce fakiri ve cahil insanlar dünyayı/hayatı kendileri kadar, algıları kadar zannederler. Kendi düşünce ve algı sınırlarıyla dünyanın/hayatın sınırlarını da çizerler. Algıların kontrol edilerek yönlendirmesi, dayatılması, sınırlandırma ve inandırma eylemleri pasif ve duygularıyla hareket eden insanlarda çok kolaydır. Yani bireysel ve toplumsal "pasif" (zekâdan bahsetmiyorum) zihin yapısı manipüle edilmiş bilgi dünyasında yaşandığını, belirlenmiş sınırlara mahkûm edildiklerini farkına varamıyor. Bu durum bir toplumun başına gelebilecek en büyük kötülüklerden biridir, bunu da günümüzdeki siyasi güç bizlere ziyadesiyle yaşatmıştır.

Cehalet kültürü dini ve siyasi liderlerin, şirketlerin, yöneticilerin, algı operatörlerinin, söylevcilerin, reklamcıların, çıkarcıların çok ama çok işine geliyor.

İrrasyonellik ve cehaletin yaygınlığı ülkeyi çok sarsıcı şekilde etkiliyor; zihinler gelişmiyor, toplum ayrışıyor ve barış bir türlü gelmiyor.

Kitle, çoğunlukla kutuplaştıran, ötekileştiren dili benimseyen bireylerden oluştuğundan, kendi yandaşlarının dışındakilere yani ötekilere gizli ya da açık bir mesafe koyuyor. Kutuplaştırılan toplumda muhalifler istenilmeyen, asla içlerine sindiremedikleri hatta varlıklarından nefret edilen, tahammül edilemeyen kimseler haline geliyor.

Otoritenin kötü, kaba, hatta acımasız davranışları taraftar topluluk tarafından kolayca göz ardı edebiliyor, umursanmıyor hatta yaşatılan zorbalıkları onaylanıyor. Çünkü onların bunu hak ettiklerini ve daima hak edecekleri önyargısıyla karşı tarafı suçlu ilan ediliyor. "Öteki" insanların lidere kendileri gibi biat etmemelerinden, yanlış tutum, inanç ve yaşam biçimlerinden hatta "günahkarlıklarından" dolayı oluşan kaos ortamının gereği olarak otoritenin baskılarının haklı nedenlere dayandığına inanıyorlar. Kendi düşünceleri, dini inançları, alışkanlıkları dışındaki hiçbir şey anlaşılabilir, uzlaşılabilir hatta saygı duyulabilir değildir onlara göre; bütünlüklerine göz dikmiş, tehditkâr, potansiyel zararlılardır ve hatta dinsel söylemle "münafıklardır". Amaç, gerçeklere ulaşmak, toplumsal birliği sağlamak ve doğruyu bulmak değil, liderlere sadakati göstererek karşı saftakilerin fikirlerini, yaşam biçimlerini kısıtlamak, olguları dışlamak ve hatta bertaraf etmektir.

Otorite, dinsel kimlik üzerinden tabanını dar ve statik düşünce dünyalarına sıkıştırarak söz dinleyen, bağımlı, edindiği kısıtlı ve bilimsel olmayan eğitim, kültür, düşünce yetisiyle, fikir yoksunu bu topluluğu gerçeklerden kopartarak kitlenin sadakatini sürmeyi amaçlıyor. Muhaliflerin "kötü, işe yaramaz" insanlar olduğunu propagandasıyla, kendilerinin ve destek verenlerin yüceltilmeye layık dindar, iyi ve değerli insanlar olduğunu fikrini aşılamaya gayret gösteriyor.

Toplumun benimsediği sosyal ve hatta dinsel anlayış, kendi gibi düşünmeyenin değersiz, uzak durulması gerekenler olduğudur. Bu anlayışın görünmeyen duvarlar arasında güçlü önyargıları vardır ve idealize edilen ahlakın ve dinin öngördüğü "hoşgörü", başkalarına karşı gösterilecek yerleşik bir davranış olmamıştır maalesef tarihsel süreçte. Böylesi insanlar birbirlerine karşı korumacı ve adilane davranırken diğer birey ve topluluklara açıkça düşmanca ve merhametsiz davranma eğilimindeler. Adalet algıları ve duyguları kesinlikle evrensel nitelikte değildir. Liderler de bu durumu körükleyerek rakip olarak gördüklerine karşı baskı ve hukuksuzluk ile sindirme fırsatı yaratırlar.

Kullar topluluğu liderlerinin fikirlerine, davranışlarına, politikalarına itiraz edilmesi ve eleştirilmesini bir hakaret, kabul edilemez bir gaflet olarak değerlendiriyorlar, çünkü lider onların nazarında tartışılması asla düşünülmeyen üstün ve erişilemez bir kişiliktir.

Nesillerin zihinsel, kültürel ve sosyal içeriklerini bir sonraki nesle aktarırken aklı ve bilimi, insanlığı, iyi bir ülke ve dünya vatandaşı olmayı ön planda tutmaması halinde nasıl bir toplum, nasıl bir ülke, nasıl bir hukuk, nasıl bir ekonomi oluşacağının resmini çizebilir misiniz, deseler son çeyrek yüzyıla bakın derim. Demokrasi bilinç gerektiren bir yönetim biçimiyse, halkın bu bilince sahip olmaması için açıkgöz ve totaliter liderlerin dini söylemleri kullanması, inançları siyasete dönüştürmesi maalesef tarih boyunca ve halihazırda çok kolay ve etkileyici bir yöntem olmuştur. Sonuçta otorite gerçekleri daima gizleyerek, değiştirerek, dinsel hassasiyetleri kullanarak, güdümleme ve yoğun propaganda ile ancak yaşamalarına yetecek kadar ekonomik koşullar yaratarak kullar topluluğunda ve etkilenmeye hazır insanlar üzerinde adeta bir hipnoz etkisi yaratmıştır.

Oysa cehalettir bu yalan ihtişamı yaratan. Öylesi bir topluluk iktidarın baskısını hissetmez çünkü akılcı duyarlılığını kapatmıştır/kaybetmiştir ve gerçeklikten kopmuştur. Gerçeklikten kopan topluluk/halk özgürleştirilecek, geliştirilecek, daha adil, daha eşit, bilime, felsefeye, ahlaka, akla ve sanata önem veren başka bir dünyayı hayal edemez. Algılarının doğruluğuna olan inancın katılığını erdem olarak kabul ederler.

Cehalet, sonuçta milyonlarca hoşgörülü, dünya vatandaşının istemediği, onaylamadığı bir gerici bir medeniyetin gelişmesine olanak verirken, otoriter beyinler tasarlanan bir dünya düzeni kurmanın zeminini oluşturmaktadır. Böyle bir mühendislik toplumu çatıştırır, zayıflatır, yobazlaştırır ve asla ne ahlaki, ne siyasal ne de ekonomik olarak gelişmesine müsaade etmez. Rasyonel, halkını ve halkının geleceğini düşünen dürüst bir lider önce laik ve demokratik bir temelin değerini anlamalı ve sonra adil ve gerekli adımları cesaretle atacak kararlığı göstermelidir. Doğruyu ve gerçeği aramaya yönelik eylemlerde bulunmayan, gelişme ve gelişememe sorunlarını irdelemeyen, özgür düşünemeyen toplumlarda asla istikrar olmayacağını bilinmelidir.

1997 yılında BM Genel Sekreter Kofi Annan bir konferansta yaptığı konuşmada şöyle demiştir: İnsanları düşman yapan şeyin bilgi değil cehalet olduğuna inanıyoruz. Çocukları savaşçı yapan bilgi değil cehalettir. Bazılarını demokrasi yerine tiranlığı savunmaya iten bilgi değil, cehalettir.

Akil Alparslan 05/2023


BLOG İÇERİĞİ / LIST OF CONTENTS

YAZILAR Aklıma takılan sosyolojik, psikolojik, felsefi, sanatsal düşünce denemeleri:  kutsal değerlerin psikolojisi, cehalet kültürü, sorula...