ALTERNATİF
VE UYUMLU YAŞAM FORMLARI
Tanrı’nın
mutlak kudreti ve yaratım serbestisi çerçevesinde, korku, ceza, özgür irade ve
imtihan gibi dünyevi kavramların tamamen dışında bir varlık boyutunun mantıksal
olarak mümkün olup olmadığını sorguluyoruz. Bu, metafizik düşünce deneyi ve
cevabını, Tanrı’nın doğasına ve yaratım amacına bağlı olarak ele alacağız.
Bizler
dünyadaki elementlerin dünya şartlarına uygun tepkimeleri ile oluştuk ve Dünya
üzerindeki tüm yaşam, gezegenimizin ilk dönemlerindeki fiziksel şartların ve
kimyasal elementlerin etkileşiminin doğrudan bir sonucudur. Yaşam, karbon
elementinin benzersiz bağ kurma yeteneğine dayanır. Karbon, aynı anda dört
farklı atomla kararlı bağlar kurarak karmaşık organik molekülleri (DNA,
proteinler) oluşturabilir. Erken Dünya'nın sıcaklığı, atmosfer basıncı ve sıvı
haldeki su, bu karbon bileşiklerinin birbirleriyle reaksiyona girmesi için
mükemmel bir "laboratuvar" ortamı sağlamıştır. (1)
Evrenin
yasaları ve Dünya'nın çevre şartları tam olarak bizim var olabileceğimiz hassas
dengeyi sağlayabildiği için biz buradayız ve aklımızla da bunu
sorgulayabiliyoruz. Şartlar biraz daha farklı olsaydı, ya hiç var olamazdık, ya
da farklı şartlara uyum sağlayan bambaşka element tabanlı canlılar olurduk.
Dünya oluştuktan sonra, bu elementler gezegenin yer çekimi ve sıcaklık
şartlarında milyarlarca yıl boyunca karmaşık reaksiyonlar vererek en sonunda
yaşam dediğimiz sürece ve sonra bilince dönüşmüştür.
Yani
bizler evrenden kopuk varlıklar değiliz, evrenin kendi içindeki etkileşimlerle,
kendi şartlarında ürettiği, kendini ve çevreyi gözlemleyen parçalarıyız. Bir
gecede varolmadık, milyarlarca süren bir gelişimin formlarıyız.
Bizler
sadece Dünya'daki "karbon ve su tabanlı" yaşamı bildiğimiz için
alternatif formları hayal etmekte zorlanırız.
Eğer
evrende hiçbir canlı olmasaydı, evrenin bir "anlamı" olduğunu
söylemek ilgi, bilgi ve bilinç alanımızın dışında kalırdı. Felsefi açıdan
bakıldığında, "anlam" kavramı bilgiyi işleyen, değerlendiren ve
hisseden bir bilinci gerektirir. Çünkü anlam, nesnelerin kendisinde değil, onu
gözlemleyen insani zihninin bir yaklaşımı ve çıkarımıdır. Canlılar olmasa bile
evren, entropisi, fizik kurallarıyla, yıldızlarıyla, atomlarıyla ve zamanı ile
var olmaya devam ederdi. Evreni gözlemleyecek ya da varlığını sorgulayacak
bilinç olmadığından, neden, kim tarafından, nasıl yaratıldığı tartışılmazdı;
eğer bir yaratıcı varsa evreni ile başbaşa kalırdı. Tanrı, insanları
yaratmadığı için eksiklik hisseder miydi, ya da insansız bir evrende ne
yapardı, bunu bilemeyiz? Tanrı’nın var olduğunu düşünüyor olsak bile insanlı
bir evrende şu anda ne hissettiğini bilemediğimiz gibi.
Soru:
Zorunlu
bir yaratılış düzeni mi var, Tanrı başka türlü de yaratabilir miydi? Bu soruyu
biyolojik, kimyasal, fiziksel perspektiften sormasak da, sonuçta
sorgulayacağımız şeyler bu dünyaya özgü ya da bambaşka maddi yapıların ve
güçlerinin etkileşimine dayanıyor.
Dünya
dışı alternatif yaratılış:
Başka
yerlerde, başka canlılar, başka formlarda var olabilir mi? Teorik olarak, evet.
Ama bizim onları bilme, tanıma şansımız hiç olmayabilir. Evrenin büyüklüğü ve
mesafe tek başına yeterli sebep gibi dursa da maddenin, enerjinin ve zamanın
farklı hallerindeki boyutlarla temas kurmak mümkün olmayabilir.
Dünyada
alternatif yaratılış:
Düşünüldüğünde,
başka maddi olasılıklar dünyası tasavvur edilebilir görünüyor. Burada tecrübe
ettiğimiz dünyadan edindiğimiz insani ve düşünsel kavramlarla şekillenmiş bir
dünyayı hayal ediyoruz.
Eğer
zeki ve bilinç sahibi varlıklar olsalardı: Bilgiyi doğrudan kavrayabilen, bilginin
anında tüm varlıklara iletildiği ortak bilişsel ağlarla bağlantılı, yanılgı
üretmeyen bilinç sahibi, korku ve eksiklik olmadan öğrenen üstün zihinli,
ahlaki çatışma yerine uyumla işleyen sosyal olgunluk alanına sahip varlıklar...
Teorik olarak, enerjini kendisi üreten, kendini biyolojik olarak yenileyen,
birbirini yok etmeyen yaşam formları…
Böyle
hayali bir sistemde bilinçler birleşebilir, deneyimler aktarılabilir, öğrenme
kayıpsız, varlıklar "uyumlu" olabilir miydi? Bu durumda "acıyla
seçilim" yerine "bilgiyle gelişim" olur muydu? Canlı, bedensel,
ruhsal işkence benzeri acılar ve gerilimler yaşamadan, sadece acıya dair "bilgi
sinyali" alabilir, acı çekerek öğrenme yerine, doğrudan idrak
ederek, farkındalıkla öğrenme gerçekleşebilir miydi? Ölüm yerine aşamalı
yükselmeler sayesinde öncekinden daha farklı ve zengin bir boyuta geçiş
sağlanabilir miydi? Bir anlamda biyolojik ölüm yerine boyutlar arası dönüşüm
mümkün olabilir miydi?
Elbette
bu özelliklere ve niteliklere sahip varlıkların evrimleşeceği bambaşka
biyolojik, fiziksel ortamlara sahip olması gerekirdi. Tanrı, neden bu koşulları seçti, insanları başka
bir varlık anlayışında kendine daha sadık, insanlar için de daha "iyi"
koşullar sağlayabilir miydi? Kutsal metinler insanı belirli zaafları (nankörlük,
hırs gibi) ve erdemleri (vicdan, adalet, merhamet gibi) olan sabit bir özle
tanımlar. Dinler, bu doğayı yok etmeyi veya dönüştürmeyi değil, insanın özünü
kabul ile onu terbiye etmeyi, ahlaklı yapmayı hedefler.
Cevapsız
soruların olmadığı, hakikatin doğrudan algılayabildiği, kulların Tanrı’yı
gerçekten yanında hissettiği bir düzeni tasarlamak mümkün değil miydi?
"Anlam"
neden kaygı üzerinden oluşuyor?
Yaşam
travmalarla iç içedir ve pekçok zorluğa katlanmak ve pekçok zorluğu kabullenmek
gerekir. Tanrı’yı tanımak için mutlaka bu travmatik varoluş ortamında korku
duyması, gerilim, endişe yaşaması mı gerekir? Bu bağlamda, Tanrı, neden
varoluşu acı, korku ile insanın eksikliklerine vurgu yaparak, ödül-ceza ile
sürekli uyararak, terbiye etmeye çalışarak, belirsizlik ve ahlaki risk taşıyan,
sorumluluk almakta zorlanan insanlardan oluşan bir dünya yaratma yoluna
gitmiştir?
Bu
noktada korku kavramını da tanımlamak yerinde olur. Korku duygusu, kaynağına ve
tetiklenme biçimine göre biyolojik, Tanrısal, psikolojik, sosyal, ahlaki,
varoluşsal, kültürel, siyasi, bilinçdışı, bilinmeyen olmak üzere türlere
ayrılır. Bu kategoriler sıklıkla birbiriyle örtüşür.
İnsanın
evrimsel süreçlerinden toplumsal normlarına kadar farklı alanlarda şekillenen
bu korku türleri, hayatta kalmamızı ve yaşamsal düzeni sağlamamızı
kolaylaştırır. Evrim açısından korku, dehşet, acı, ahlaki bir sorun değildir ve
hayatta kalmaya dair eylemlere yönelten bir davranış düzenleme mekanizmasıdır.
Bu nedenle bugünkü biyolojik evrim mantığında korku, rekabet, ölüm, endişe, av
ve avcı ilişkisi, kaynak kıtlığı ya da bolluğu neredeyse sistemin temelidir.
Bildiğimiz Darwinci evrim içinde tamamen korkusuz ve acısız bir yaşam mümkün
değildir.
İşte
asıl felsefi tartışma burada başlıyor. "Tamam, mevcut biyolojik evrim
travma ve acı üretiyor. Ama neden yalnızca böyle bir evrim mümkün olmuştur?"
Daha temel soru: "Eğer Tanrı, her şeye kadirse, her şeyi biliyorsa, mutlak
iyiyse, o halde neden acıya açık, bedenleri ve psikolojileri kırılgan,
varoluşsal kaygılar içinde, tabiat karşısında zayıf, korku ile yönlendirilmiş, herkesin
katlanamayacağı zorlusüreçler arasında ölüm ve yok oluş yaşayarak anlam arayan
bir bilinç mimarisini seçmiştir? Tanrı neden acıyı ve ontolojik kırılganlığı
zorunlu kılınan bir varlık ile böylesi bir sistemi tercih etmiştir?
Cennet
mümkünse…
Bir
varlığın yaşam ortamı, travmatik hayatta kalma refleksleriyle kurulmamışsa,
muhtemelen "acı çekmeden anlam üretmenin" tamamen doğal olduğu
bir bilinç durumunda yaşayabilirdi.
Tanrı
cennette insanı hem özgür, günahsız, kötülüğün, sorumluluğun ve suçluluğun
olmadığı, hem de haz ortamında yaratıyor iddiasındaysa, bu şimdiden farklı boyutların varlığının
mümkün olduğunu göstermez mi? Herkes bilir ki cennet ve cehennem kavramı dinsel
anlatıda zaten olduğu düşünülen metafizik boyutlardır. Ama kimsenin
deneyimleyemediği bu mekanlar dünyadaki çileli bir sürecin sonrasındadır.
Cennette
özgürlük vardır ama kötülük arzusu yoktur. Eğer, "başka türlü bilinç",
"başka türlü yasa", "acı üretmeyen özgürlük", "çatışmasız
varoluş" mümkünse ki cennet anlatısı bunu varsayıyor, o halde, acı, korku,
ölüm, biyolojik rekabet ve trajedinin zorunlu olduğu iddiası zayıflar. Çünkü
cennet fikri zaten alternatif bir varoluş modelinin teorik olarak mümkün
olduğunu kabul etmiş olur. Cennet tasviri, "başka türlü bir bilinç ve
dünya mümkündür" kavramını öncül olarak onaylamış olur. Bu da şu soruyu
açık bırakıyor, "Eğer acısız, tereddütsüz özgürlük mümkünse, neden
başlangıç modeli bu olmadı?"
Burada
mesele sadece "ölümden sonra ödül" değil, metafizik olarak soru
şudur: "Tanrı neden bilinçli varlığı en başta travma, eksiklik, korku ve
hayatta kalma mücadelesi içeren bir evrende başlattı? İnsanın varlığı ile
ahlaki kötülük gerçekten zorunlu olarak bağlıysa, üstelik doğanın insandan
bağımsız felaketleri, anormallikleri, acı veren durumları varsa, neden
başlangıçtan itibaren cennet benzeri bir varoluş yaratılmadı?
Teologların
buna verdiği cevap aynıdır: "Dünya bir test, oluş, olgunlaşma alanıdır.
İnsan doğrudan cennette yaratılırsa erdem, deneyim, bilinç gelişimi, seçim ve
ahlaki olgunlaşma gerçekleşmez," denir. Yani cennet "hak edilmiş"
gizemli bir son durumdur.
Dinlerin
kurumsal ve toplumsal yapısı, genellikle ödül-ceza, imtihan ve kurallara itaat
döngüsü, hak etmek üzerine inşa edildiğini görüyoruz. Bu kavramlar hayatın tek
gayesiymiş gibi sunuluyor, cenneti kimse hak etmeden gidemiyor. Ölü doğan bebek
cennete gittiğinde, "İyi ki ölü doğdum ve cenneti hak ettim, dünyanın
çilesini yaşamadım," diyecek ve Tanrı’ya şöyle soracak mı: "Ben neden
istisna oldum?" Çünkü bazı varlıklar görünüşe göre o süreç olmadan da "nihai
kurtuluşa," ulaşmaktadır. "Tanrı’nın merhametinin nasıl tecelli
edeceğini kim bilebilir," diye teist kendi cevabını vermeye hazırdır.
Fakat
felsefi açıdan problem çözülmez. Çünkü mesele artık şuna dönüşür: "Demek
ki teorik olarak acısız biçimde de cennete ulaşmak mümkün."
Bu
durumda "neden herkes böyle yaratılmadı?" sorusu yeniden ortaya
çıkar. "İyi ki dünyanın varoluş sıkıntılarını yaşamadan cennete gittim,"
diyen bebeğin ifadesi yine aynı paradoksa gider. Eğer dünya gerçekten
kaçınılmaz bir eğitim ve imtihan alanıysa, dünyayı hiç deneyimlemeden cennete
gitmek bir eksiklik sayılmalıydı. Oysa çoğu inanç sisteminde bu durumdakiler "eksik
cennetlik" olarak kabul edilmez, "merhamet" ile
ödüllendirilirler.
Evrenin
ve dünyamızın maddi oluşum ve gelişim aşamaları Tanrı’nın seçimiyse, insan da
Tanrı’nın seçimidir. Evet, teist geleneklerin çoğu bunu, yaratıcıyı tanımak,
onu yüceltmek, ibadet etmek, imtihana tabi olmak, iradesini kullanmak, cenneti
haketmek gibi kavramlar ile açıklamaya çalışır.
Gerçi
her inanç sistemi cenneti kendi döneminin ve coğrafyasının en büyük
"özlemleri" üzerinden şekillendirmiştir. Cennet tasviri
kültürel bağlamlarla belirlenir ve insanoğlu, bilmediği ve deneyimlemediği
"öte alem" soyutlamasını ancak bildiği, özlediği ve değer verdiği
somut dünyasal unsurlarla anlamlandırabilir. Ortadoğu halklarının
ihtiyacı olan şeylerin tasviridir: Bol su, kalıcı barış, adalet, şarap,
bereket, sonsuz haz, huriler, sonsuz huzur, kıtlığın asla olmadığı, bol
meyveler, yeşil bahçeler, maddi ağırlıkların, kederin olmadığı gerçeküstü bir
mekan. Cennet tasvirlerinin kültürel bağlamdan beslenmesi ve onun bir uzantısı
olarak şekillenmesi kaçınılmaz bir zorunluluktur.
Özgürlük
ve sınırlılık…
Özgürlük
deyince neden akla yanlış seçimler, yoldan çıkma, söz dinlememek gibi kavramlar
akla geliyor. "Özgürlük, yalnızca zararlı seçimler üretme kapasitesiyle
birlikte mümkün olur," demek doğru değil. Daha yüksek bilinç düzeyinde,
kendini denetleme mekanizmalarıyla üst amaçlara evrilebildiği özgürlük
düşünülemesin?
Teologlara
göre: Dünya bir "hedonist tatmin" yeri değil, ruhun şekillendiği bir
süreçtir. Acı ve direniş olmadan karakter, erdem, derinlik gelişemez. İyiliğin
anlamlı olabilmesi için kötülük ihtimali gerekir. İnsan sınırlı olduğu için
gelişmek, olgunlaşmak için bu koşullarda yaratılmıştır. Bu dünya "eksik
ama gerekli" bir süreçtir.
Bunlar
klasik savunulardır. Özgür irade savunusu iyilik ve kötülük arasında seçim
yapma ve mükafatları haketme ile açıklamaya çalışır, ama neden böyle bir
ontolojik sistemin seçildiğini tam açıklayamaz.
Teologlar
şu mantık zincirini kurar: "Mutlak tamlık yalnızca Tanrı’ya aittir.
Yaratılmış olan zorunlu olarak sınırlıdır. Sınırlılık ise bilgisizlik, ihtiyaç,
kaygı, sonluluk, hata yapabilme gibi durumları beraberinde getirir.
Yaratılan her şey ise tanımı gereği "sonlu" ve "eksik"tir.
Kaygı ve korkunun hiç olmadığı bir varlık seviyesi, yaratılanın (insanın) Tanrı
ile aynı mertebede olması demektir. Yani insanın ‘eksikliği’ onun ‘yaratılmış’
olmasının doğal bir sonucudur."
Soru:
"Tanrı sınırlı varlıklar yaratmakla sınırlı mıdır? Sınırlı olmak
neden korku üretmek zorunda olsun?" Bu çok önemli bir ayrım. Çünkü, "Tanrı
olmamak veya yaratılmış olmak," ile "acı ve korku içinde olmak,"
aynı şey değildir. Mantıksal olarak arada bağ olması zorunlu değildir. Sonsuz varlıktan,
sonlu varlığa geçiş, bir tür eksiklik ve "sınırlanması zorunlu olmalı," fikri
öne sürülüyor. Oysa Tanrı kendi benzerini yaratmamıştır, kendi mertebesinde
olmayan insanı yaratmıştır. Yaratılan varlık, bulunduğu ortamın koşullarında
eksiklik hissi taşımayan, insan olarak "tam ve uyumlu" olabilirdi;
Tanrısal özellikleri taşımak zorunda değildi.
Teolog,
"yaratılmak" ile "sınırlı ve savunmasız olmayı"
özdeşleştirir. Oysa bu argüman Tanrısal kabiliyetleri değil, evrimsel ve
psikolojik süreci tanımlar.
"İmtihan
olmadan ahlak olmaz." Bu temel bir teist yaklaşımıdır. "Ahlak neden
hesap verme ve sınav mantığına bağlı olmak zorunda?" İnsan neden korku,
ceza kaygısı duymadan "kendiliğinden" etik davranışa yönelemiyor?
"İmtihan"
ve "özgür irade" anlatıları insanın kaosu, ölümü, adaletsizliği,
bilinmezliği anlamlandırmak için geliştirdiği metafizik çerçevelerdir. Bu
anlamda Tanrı fikri, adalet arzusu, nihai anlam ihtiyacı insan bilincinin derin
psikolojik yapılarıyla ilişkilidir.
Yani,
insan olarak zamanın ve mekanın koşullarına bağımlıyız. Biz bu dünyaya özgü
şartlara göre düşündüğümüzden dolayı, "Yaratılmış olmanın travmatik bilinç
taşıması zorunluluk mu," diye tartışıyoruz. Bizler mevcudiyetimizi ve tüm
ontolojik krizlerimizi keder, korku, eksiklik ve ölüm bilinci üzerine
kurduğumuz için, var olmayı otomatik olarak "travmatik" bir eşikle
eşleştiriyoruz. Bu tamamen antropomorfik (insan merkezci) bir bilişsel
sınırlılıktır. Oysa, "başka türlü bir form olmak nasıl bir şeydir,"
diye düşünemediğimiz ve hatta zihnimizde canlandıramadığımız için böyle
düşünüyoruz. O varlık da eğer bilinç sahibiyse insan olmanın ne demek olduğunu
asla bilemeyeceğinden, kendisini "olduğu, bildiği, tanımladığı"
varlık olacaktı. "Derin sarsıntılı bir varoluş nasıldır," kavramını
kıyaslama yoksunluğundan dolayı hayal bile edemeyecek, mantıksal boşluk
hissedecekti. Çünkü yaratıldığı veya meydana geldiği koşullarda keder ve korku
hissini hiç deneyimleme imkanı olmamıştı. Bizler gibi, o varlık için kendi
varoluş modu, değiştirilemeyecek hatta sorgulanamayacak kadar doğal bir
"varsayılan ayar" olacaktı. Bilgisini, duygusunu, taşıdığı kendi
gerçekliğini evrenin tek doğrusu zannedecekti.
Çünkü
insan zihni yalnızca kendi varoluş kipinin içinden düşünür, "başka
türlü bilinç" konusunda hiçbir deneyimi yoktur ve mevcut deneyimini
evrenselleştirir, alışık olduğu bilinci "tek mümkün bilinç formu"
sanır. Biz nasıl "acı olmadan bilinç olur mu?" diye soruyorsak, öteki
varlık da belki, "Bir bilinç neden sürekli tehdit altında yaşasın? Neden
bir varlık ölüm korkusuyla sonsuz bir yaşamı düşlesin?" diye düşünsel
düşlemi anlamaya çalışacaktı.
Hatta
hiç uzağa gitmeye gerek duymadan bir soru soralım: Bir Dut Böceği gibi
hissetmenin ne olduğunu tarif edebilir misiniz? Evet, dünyayı öyle bir formda
tecrübe etmenin nasıl bir şey olduğunu asla zihnimizde canlandıramayız.
Ama
sorumuz cevaplandırılmayı bekliyor: "Tanrı neden sıfırdan derin, ahlaki ve
sosyal kavrayışı üstün, karakterli varlıklar yaratmamış, neden özgür ama
sorumluluğunu acı ile tecrübe eden bir bilinç mimarisi yaratmıştır?" Bu
sorunun cevabını, teolojide tam olarak bulabiliyor muyuz? Özgürlük, varoluşsal
acı arasındaki zorunlu bağı kanıtlanamaz. Aynı şekilde, "yaratılmış olmak
eksikliktir" denebilir ama eksikliğin neden yoğun kaygı ve acı
biçiminde deneyimlenmesi gerektiği açık değildir. Alternatif model ise daha çok
şunu arıyor: Korkusuz ama bilinçli, özgür ama yıkıcı olmayan, yaratılmış
ama travmatik olmayan, anlamlı ama sınavsız bir varoluş, sınırlı ama kendi
oluşum ortamı ile uyumlu…
Burada
klasik, "Tanrı neden kötülüğe izin verdi," sorusu daha radikal
bir yere gider. Belki de asıl mesele, bilinç ile acının neden bu kadar sıkı
bağlanmış olmasıdır. Travma, var olmanın değil, sadece "insan olarak var
olmanın" zorunlu bir yan ürünüdür.
Hemen
hemen tüm büyük teolojik geleneklerde melekler de yaratılmış varlıklardır ve
sınırlıdırlar. Ama klasik betimlemelerinde, varoluşsal kaygı taşımıyorlar, ölüm
korkuları yok, "ben neyim, kimim," diye sorgulamaya girmiyorlar.
Meleklerin insanlar gibi gelecek endişesi, geçim kaygısı, canhıraş panikleri
yoktur çünkü iradelerini tamamen Tanrı'ya teslim ettiklerinden günah işleme
yetileri de yoktur. Eğer bu mümkünse, teologların "yaratılmışlık kaygıyı
zorunlu kılar," argümanı çöker.
Kuran'da
(Yunus, 62) "Allah'ın velileri için korku yoktur, onlar
üzülmeyecektir," deniyor. Kulluğun nihai hedefi korkusuzluk ise, neden
başlangıç koşulu korku olsun? Eğer kulun en yüksek hali korkudan azadeyse, o
hale yaratılıştan sahip bir varlık neden imkansız olsun? Klasik teoloji bu
soruyu gerçekten çözmüyor. Çünkü "eksiklik yaratılmışlığın gereğidir"
argümanı, korkuyu ve kaygıyı eksikliğin içine sessizce dahil ediyor ama bunu
hiçbir zaman kanıtlamıyor. Verilen cevaplar ya Tanrı'yı sınırlıyor, ya korkuyu
erdem olarak yeniden çerçeveliyor, ya da soruyu anlamsız ilan ediyor. Bu
durumda insanın "insan" olma niteliği tartışmalı hale geliyor. Çünkü,
"Özgür irade olmadan ahlaki değer yoktur, eğer insan hayır diyemiyorsa,
ahlaki eylemlerin anlamı kalmaz, Tanrı’nın iyiliği ve adaleti, ancak özgür
iradeyle anlam kazanır," deniyor. Oysa mecburi itaat, gerçek sevgi ve
bağlılık değildir.
Elbette
insan içinde evrimleştiği biyolojik koşulların ve sistemin mümkün kıldığı bir
ürünüdür. Bu dünya, fiziksel ve ruhsal sınırları olan bir canlı olmanın
yerleşik korkuları sonucunda Tanrı’yı arama, oluşturma ve anlamlandırma
arayışını mümkün kılıyor ve sunuyor. Koşullar Tanrı fikrini oluşturuyor.
Teologların
cevaplarının "bu dünya şartlarına" sıkışmış olması, onların Tanrı’yı
insanın bilişsel sınırları içine hapsetmelerinden kaynaklanıyor.
"Tanrı'nın buna ihtiyacı var mıydı?" sorusuna karşılık, emirlerinin
yerine getirilmesini isteyen, otoriter, bir şeyleri başarmak isteyen, gücünü
göstermek isteyen veya sevilmek isteyen beşeri bir zihin gibi kurguluyorlar.
Mevcut sistemin varlığı, Tanrı'nın gücünün sınırı değil, teolojik kabullere
göre O'nun "böyle arzu etmiş olmasıdır." Ancak bu "istek",
neden-sonuç ilişkisi kurmak isteyen insan aklı için her zaman boşlukta kalır.
Eğer Tanrı mutlak ise, hiçbir şeye, insanın kararlarına, duygularına,
düşüncelerine, davranışlarına, iradesine ihtiyacı olamaz. Bu durumda dünyanın
bu koşullarda yaratılışı, bir "ihtiyaçtan" değil, bir
"tercihten" ibaret kalır.
Teologlar
yine, "Özgür irade olmadan ahlak olmaz, risk olmadan erdem olmaz, acı
olmadan merhamet anlaşılmaz, ölüm olmadan anlam oluşmaz, nefret olmadan sevgi
değer kazanmaz," diyorlar. Fakat "Bunların hepsi yalnızca mevcut
insan türü için geçerli verilerdir. Burada mesele artık "özgür irade"
değil, tasarım paradigmasıdır. "Özgür varlıkların olduğu her evrende
kötülük ihtimali vardır," demek yine antropoformik bir savunmadır.
"İnsanın doğası böyle gerektiriyor" dediklerinde ise, aslında şunu
varsayıyorlar: "Tanrı, insanı
böyle yaratmak zorundaydı."
Kutsal
kitaplar, insan doğasının kabulü anlayışı ile yazılmıştır: "İnsan doğası
böyledir, değiştirilemez." Daha ötesi insan başka bir varlık ile
değiştirilemez, nihai bir form gibi, daha da ötesi dünya değiştirilemez
veriymiş gibi düşünülüyor. Burada kutsal metinlerin yazıldığı dönemin,
"Statik evren ve sabit insan" algısını görüyoruz. Dinler, insanı ve
dünyayı dinamik bir süreç olarak değil, sınırları çizilmiş bir proje olarak
görüyor. Bugün ise tıp, yapay zeka ve ekolojik kriz bize hem insanın hem de
dünyanın "tamamlanmış birer veri" olmadığını, sürekli yeniden
şekillendirilen akışkan yapılar olduğunu kanıtlıyor.
Kutsal
kitaplara göre insan hem fiziksel hem de iradi ve ahlaki açıdan zayıf, aciz
zaafları olan, sınırlı, nankör, kibirli, emirlere karşı gelen, bencil, günaha
yatkın bir varlık olarak tanımlanır. Ama aynı zamanda tam tersi, insanı en
üstün, onurlu ve güçlü potansiyele sahip canlılar olarak da ilan eder. Kur’an
(Tîn Suresi, 4), "Biz insanı en güzel biçimde (fiziksel, zihinsel ve
ruhsal olarak en mükemmel formda) yarattık." İncil (Yaratılış 1:26), "Tanrı,
İnsanı kendi suretimizde, kendimize benzer yaratalım, dedi. Denizdeki
balıklara, gökteki kuşlara, evcil hayvanlara, sürüngenlere, bütün yeryüzüne
egemen olsun."
İnsanın,
Tanrı'nın yeryüzündeki temsilcisi olduğu, yaratılışın zirvesi, ve evrenin onun
için tasarlandığı ve ondan sonra dünyada daha üstün bir biyolojik ve bilinç
formu gelmeyeceği," belirtiliyor. Fakat dinlere göre, insanın üstün
bir varlık olması, kendi kendine yettiği anlamına gelmiyor. Kutsal
kitapların mantığında insan, gücünü kendi özünden değil, Tanrı'dan alır.
Tanrı'nın desteğini almadan zayıf bir canlıdır.
"İnsan
sınırlı olduğu için bütünü göremez." İşte bu agnostik bir yaklaşımdır.
Bilginin sadece deneyim sınırlarımız içinde kaldığını, zihnimizin ötesinde
mistik bir dünyaya uzanamadığını savunur.
Hidrojen
ve helyum…
Bu
iki hafif gaz, tüm evrendeki atomların kütlesel olarak yaklaşık %98'ini meydana
getirir. Oksijen, karbon ve demir gibi daha ağır elementler yani metaller ancak
milyarlarca yıl boyunca yıldızların çekirdeklerinde yaşanan sıkışma ve
süpernova patlamaları sayesinde üretilip uzaya saçılabilmiştir. Bu nedenle ağır
elementlerin evrendeki toplam payı hala %2 civarındadır.
Gözlemlenebilir
evrenin çapı yaklaşık 93 milyar ışık yılıdır ve sadece bizim görebildiğimiz,
ışığı bize ulaşabilmiş kısmın sınırıdır. Gözlemlenemeyen evrenin kesin büyüklüğü
ise bilinmemektedir. Ancak modern kozmoloji, uzayın eğriliği ve kozmik şişme
teorilerinden yola çıkarak gözlemlenemeyen kısmın büyüklüğüne dair belirli alt
sınırlar hesaplamaktadır. Bilim insanlarının sunduğu temel tahminler ve
modeller şu şekildedir:
- Bir teoriye göre tüm
evrenin çapı gözlemlenebilir evrenden en az 250 kat daha büyük olabilir ama bu
hesap çok geçerli kabul edilmemektedir. (2)
-Büyük Patlama'nın hemen
ardından yaşanan ve ışık hızından çok daha hızlı gerçekleşen ani şişme teorisini
kuran fizikçilere göre evren çok daha devasadır: Bu modele göre, evrenin toplam
boyutu gözlemlenebilir evrenin yarıçapından en az 3 x 1023 (300
sekstilyon) kat daha büyüktür. Bu teoriye göre tüm evrenin, gözlemlenebilir
evrenden 300.000.000.000.000.000.000.000 (3 rakamının yanına 23 tane sıfır
konarak) kat büyük olduğu ileri sürülür. Bu hesaplama, gözlemlenemeyen evrenin
sınırlarını hayal etmesi imkansız olan milyarlarca ışık yılı genişliğe taşır. (2,
3)
-Başka bir teoriye göre de evren sonsuz olabilir.
Gözlemlenebilir
evrendeki tahmini yapılar en büyük ölçekten en küçüğe doğru, üstlü sayı olarak
şu şekildedir:
Galaksi
Kümesi Sayısı:
107 ile 108 (10 ila 100 milyon arası)
Galaksi
Sayısı:
1011 ile 1012 (100 milyar ila 2 trilyon arası)
Yıldız
Sayısı:
1022 ile 1024 (10 ila 1000 sekstilyon arası)
Gezegen
Sayısı:
1024 ile 1025 (Yıldız başına düşen ortalama gezegen
sayısına göre)
(3,
4, 5)
Evrendeki
tahmini 10.000.000.000.000.000.000.000.000 gezegenin içinde yalnızca
dünyamızın, ahlak, günah, sevap ve imtihan kavramları bağlamında üstelik söz
dinlemeyen, kibirli insan türü için tasarlandığına inanmak mantıklı mıdır?
Bunca devasa bir evren (gözlenemeyen kısımlarını da dahil ederek) ve
milyarlarca galaksideki trilyonlarca gezegenden yalnızca insanın ahlaki sınavı
için mi yaratıldığını düşünebilir miyiz?
Evrenin
merkezinde değiliz. Bilimsel felsefe açısından, evrenin sadece insan için
tasarlandığı fikri mantık dışı kabul edilir. İnsanın kibri mi sıradanlığı kabul
etmeye ve sıradanlığa iknaya izin vermiyor? Sadece bir türün ahlak sınavı için
bu kadar devasa bir mekanın yaratılması hiç rasyonel bir tasarım olarak
görünmüyor.
Evren
yaklaşık 13,8 milyar yaşındadır. İnsanlık ise sahneye sadece son birkaç yüz bin
yılda çıkmıştır. "Eğer yaratıcı mucizevi şekilde insanı aniden
yaratabiliyorsa ve fiziksel süreçlere muhtaç değilse insanı hazırlamak için
neden 13,8 milyar yıl beklemiştir?" Yaratılış teorisi (özellikle de Hz.
Adem ile başlayan aniden var oluşunu savunan geleneksel anlayış) açısından
bakıldığında, Tanrı’nın canlılığı veya insanı var etmek için uzak yıldızlara,
galaksilere ya da milyarlarca yıllık biyolojik süreçlere ontolojik (varlıksal)
bir ihtiyacı yoktur, neden-sonuç ilişkileri ve fiziksel yasalar birer
zorunluluk değildir. Bu anlayışa göre uzak yıldızlar, gökyüzünü süslemek, yön
bulmak ve yaratıcı'nın ihtişamını sergilemek ve kozmik düzenin bir parçası
olarak anlam kazanır. Evrimi reddeden bir inanç sisteminde, milyarlarca ışık
yılı uzaktaki bir yıldız insan bedeninin oluşumu için biyolojik bir zorunluluk
teşkil etmez ve fiziksel evrenin var olma sebebi insan yaratılışı için "ön
şart" olmaktan çıkar.
Burada
teist ya, "Yaratıcının hikmetini sorgulayamayız, onun zaman algısı
farklıdır" der ya da, "Kutsal metinlerdeki yaratılış anlatıları
semboliktir, aslında evrim vardır," diyerek "Teistik evrime"
kayar.
Soru:
"İnsan merkezli, her şeyin sadece Dünya ve insan etrafında döndüğünü iddia
eden anlatının önemsendiği ama ikna edici olmayan gezegenin adı nedir?"
Evrim,
acı, rastlantısallık, doğal seçilim, biyolojik rekabet, doğanın kendi sınırları
içindeki içkinliğindendir. Buradaki içkinlik, "bir varlığın kendi
doğasının dışına taşmaması, aşkın yani doğaüstü bir güce dayanmaması, onu
aşmaması," anlamındadır. (6) Modern bilim ve evrim teorisi, doğada
"bilinçli bir amaç" görmez. Canlıların hayatta kalma ve çoğalmak için
gösterdiği çaba, aşkın bir plandan değil, doğal seçilim ve evrimsel
mekanizmaların getirdiği zorunlu bir sonuçtur. Bir agnostiğin "Doğanın
amacı yaşamı sürdürmektir," demesi, metafizik bir amaç iddiası değil
doğanın kendi iç işleyişine, yani biyolojik fonksiyona yönelik bilimsel bir
tespittir. Agnostik, içkinlik kavramını metafizik bir "Tanrı-Doğa birliği
(Panteizm)" olarak değil de "Doğayı sadece doğanın kendi kanunlarıyla
(fizik, kimya, biyoloji) açıklamak ve doğaüstü yani aşkın hiçbir güce atıf
yapmamak," anlamında kullanır. Agnostisizm, bilgi sınırını fiziksel dünya
ve deneyle çizer. Doğayı açıklarken kendi sınırları içinde kalmak (içkinlik),
aşkın iddialardan kaçınmak agnostik düşüncenin temel yöntemidir. (7, 8)
Eğer,
evrim kör bir süreçle işliyorsa, insan zihni biyolojik kısıtlamalarla
şekillenmişse, ahlak ve din kültürel evrimle ortaya çıkmışsa, teolog söyle
yorumluyor. "Tanrı böyle tasarladı." Aslında böyle derken gözlemlenen
bir süreci sonradan anlamlandırıyor. Teoloji, Tanrı'yı savunmak için insanı ve
dünyayı olduğu gibi kabul etmek zorunda kalıyor. Ama bu kabulün kendisi,
Tanrı'nın özgürlüğünü ve sonsuzluğunu zaten kısıtlamış oluyor. Bu kısır
döngüden çıkmanın yolu ise büyük olasılıkla o çerçevenin dışına
taşmaktan geçiyor ki teoloji buna yapısal olarak izin vermiyor.
Bence
burada asıl mesele, "insan" kavramının teologlarca daraltılması ve
mevcut sistem ile uzlaşma çabasıdır. "İnsan" kavramını bu dünya
şartlarıyla sınırlı tutmaları, ahlak, irade, sevgi, korku gibi değerlerin ancak
bu biyolojik ve toplumsal çerçevede anlam kazandığını varsaymalarından
kaynaklanıyor. Söyledikleri mevcut insan psikolojisi ve mevcut dünya koşulları
içinde inanç argümanları doğrultusunda oluşturulmuş gerekçelerdir. Ama Tanrı
isterse, pekala insanı ve dünyayı başka türlü tasarlayabilirdi ve farklı bir
varlık düzeni kurabilirdi. Oysa kendi yarattığı düzende, kendi yarattığı
insanların, kendi emirlerine uymalarını, yönelmelerini beklemekte ve sınırlı
bir varlığın eylemlerine ihtiyaç duymaktadır.
Madem
başka tür bir varoluş düşünsel olarak mümkün görünüyor, örneğin: yaratılmış bir
varlık sonsuz güçlü olmayabilir, her şeyi bilmiyor olabilir, basit ya da
karmaşık olabilir ama yine de, ortam ile kusursuz, duyguların ve olayların
baskısını hissetmeden doğal bir uyum yetisine sahip olabilir. Bu savlar,
dünyamızın oluşum kimyası ve canlı biyolojisi ile fizyolojisi temelinde olmak
zorunda da değil.
Mistik
bir plan olsun ya da olmasın; alternatif, tuhaf, başka, bilinmeyen, belki de
karanlık madde içinde bulunan "uyumlu" formların varolma ihtimalini
göz ardı edemeyiz. Onlar da dünyamızdakine benzer kavramlarla ve olaylarla
mücadele halindeler mi, yoksa evrenin tamamını görebilen ve evrenin bir su
damlasından daha küçük ve sonsuz sayıda olduğunu kavrayabilmiş, üstün varlıklar
mı olduklarını da bilemiyoruz.
Kaynaklar:
(1)
https://evrimagaci.org/silikon-temelli-hayat-mumkun-olabilir-mi-9709
(2)
https://evrimagaci.org/evren-nedir-evren-ne-kadar-buyuk-gozlenebilir-ve-gozlenemeyen-evrenin-toplam-buyuklugu-ne-kadar-5137
(3)
https://en.wikipedia.org/wiki/Observable_universe
(4) https://science.nasa.gov/missions/hubble/hubble-reveals-observable-universe-contains-10-times-more-galaxies-than-previously-thought/?utm_source=chatgpt.com
(5)
https://science.nasa.gov/exoplanets/
(6)
https://evrimagaci.org/blog/agnostisizm-nedir-ne-degildir-13348?srsltid=AfmBOoo7tViF4W2TVBOPkYVD4tJhwF2r9ZaaQ2hCcSC6pdL1mDLjz7iP
(7)
https://ansiklopedi.tubitak.gov.tr/ansiklopedi/agnostisizm_bilinemezcilik
(8)
https://www.felsefe.gen.tr/agnostisizm/