6 Ekim 2025 Pazartesi

FARKLILIKLAR, DEĞERLER, İNANÇLAR

Apaçık yalanlara, apaçık inanmamayı tercih ederim.

FARKLILIKLAR, DEĞERLER, İNANÇLAR

“Tepki”

İnsanların aynı olaylara karşı farklı düşünsel, duygusal tepkiler vermesi, her bireyde kendine özgü faktörlerin farklı etkileşimini gösteriyor. Olaylara algılama biçimimiz ve tepkilerimiz birçok faktöre bağlı olarak değişiklik gösteriyor. Zihinsel kavrayış, psikolojik ve sosyal kişilik, dışsal faktörler, altta yatan nedenler insanın tepkilerini benzersiz kılıyor. Her insan farklı kültürlerden, çevrelerden, ebeveynlerden, yaşam deneyimlerinden ve inanç sistemlerinden geliyor, herkesin farklı farkındalık, zekâ, duygu, yetenek, güçlü ve zayıf yönleri var ve her bir insan, nerede, nasıl koşullarda yetiştirildiğinin ve yaşadığı farklı deneyimlerin toplamından oluşuyor. Dolayısı ile insanlar aynı olaya ya da uyarana karşı kişisel benzersizliklerini “davranışları ve tepkileri” ile ortaya koyuyorlar.

Toplumun geneli bazı durumlarda tutarlı bazı tepki parametreleri gösterse de, tepkileri ne düzeyde sergileyeceği kendini konumlandırdığı yere göre, referans aldığı kurallara ve inançlarına göre büyük oranda değişiyor. Örneğin, omzu askılı elbise giymiş bir kadının cinayetinde özgürlükçü düşüncelere sahip kesim ile, tutucu kesimin tepkileri birbirlerinden çok farklı oluyor. Özgürlükçü, insancıl bakış açısı, cinayeti, temel hak ve özgürlüklere karşı işlenmiş bir suç olarak görüyor ve kıyafeti suçun gerekçesi saymıyor. Tutucu, geleneksel, dini bakış açısı ise, kadının kıyafetini, faili suça teşvik edecek gerekçe olarak yorumluyor. Hatta bu değerlendirmeyi olayın gerçeklerini ve ayrıntılarını bilmeden sadece bir an medyadan gördüğü tek fotoğraf üzerinden yapılabiliyor. Tutucu kesimin zihnindeki adalet duygusunu geleneksel, sabit ahlak anlayışı şekillendiriyor. Bu yaklaşımda birey kendi vicdanı ve iradesi yerine ahlaki-dini normların çerçevesini ön kabul ile esas alıyor.

Burada tepkilerin farklılaşmasının kökeni, toplumun ve bireyin referans değerleridir. Bir taraf insan haklarını, bireysel özgürlüğü merkeze koyarken, diğer taraf ahlaki-dini kuralları ve toplumsal düzeni merkeze koyuyor. Toplum, kadın özgürlüğünü bireysel bir hak olarak değil, toplumsal düzenin bir parçası olarak algılıyor. “Suç” ya da “vahim olay” karşısında bile, bireyin yaşam hakkı yerine toplumsal normların ihlali, tartışmanın merkezine yerleşiyor. Dolayısıyla kıyafet, sadece bir giyim biçimi değil, toplum düzeninin ve ahlak anlayışının sembolü haline getirildiği için vahşi bir kadın cinayet bile suçlu ve mağdurun gerçekliğini değiştiriyor. Böylece failin suçu yerine kadın mağdurun davranışı tartışılıyor.

Din ile kültür iç içe geçmiştir ve islam ahlakı, geleneksel ataerkil normlarla birleşince kadın üzerinde daha katı denetim araçlarına dönüşmüştür. Bu tarihsel birikimle günümüzde bir kadın cinayetinde, toplumun bir kısmı bunu “bireyin yaşam hakkına saldırı” olarak değil, “toplumsal ahlakın ihlaline bağlı olası bir sonuç” olarak değerlendiriyor. Kadınlar “toplumsal düzeni bozma” riski olan taraf olarak düşünülüyor. Oysa ataerkil savaşlar, katliamlar, cinayetler, tecavüzler, hırsızlıklar, yalanlar, talanlar, iftiralar, adaletsizlikler, düzenbazlıklar, insan hayatının değersizleştirilmesi, çevrenin hiçe sayılması, kötücül her türlü niyet ve eylem, feodal baskılar, “toplumsal düzenini bozma” riski olarak gösterilen kadının varlığı kadar ahlakın temelinde yer almıyor. Kadının sıradan duruşu ve gündelik eylemleri ataerkil geleneksel bakış açısı ile yukarıda saydıklarım kadar ahlakı ihlal eden sorunlar olarak görülmüyor. Burada şöyle bir alan oluşuyor. Kadını ahlakın temeline koyan ataerkil zihniyet, ahlakın diğer temel kurallarını ikincil ya da uyulmasa bile sorun olmaz, diye düşünüyor.

Akil Alparslan / Ekim-2025


BLOG İÇERİĞİ / LIST OF CONTENTS

YAZILAR  -İDEALİST KURUNTULAR  (Makale 11.12.2025)  -FARKLILIKLAR, DEĞERLER, İNANÇLAR  (Makale 06.10.2025) -İRRASYONEL ÖZGÜRLÜK ALANI  (Maka...