11 Aralık 2025 Perşembe

İDEALİST KURUNTULAR

İDEALİST KURUNTULAR

Tutucu bireyler, toplumsal referans değerleriyle oluşturduğu kimlik konumlanmasına göre olayları yorumluyorlar. Değişmemeyi, dini otoriteye itaati kural edinen anlayışları toplumsal kimliklerinin ve aidiyetlerinin en temelini oluşturuyor. Değişim, “istikrarsızlık” ve düzen bozucu olarak görüldüğünden mevcut bilgiyi ve kültürü tekrarlamak ve korumak, tutucu toplumun kimliğinin bir parçası ve ideali haline geliyor.

İslami toplumun geneli yenilik arayışına yatkın değildir. “Merak” ve “yeniliğe açıklık” sadece bireysel bir psikolojik özellik değil; toplumların kültürel, siyasal ve dinsel gelişim süreçleriyle şekillenmiş kolektif tutumların da bir yansımasıdır. Bu durum yeni bilgilere yaklaşımı, yeni deneyimleri etkilediği gibi, içinde bulunulan şartları bilişsel olarak değerlendirmeyi ve daha uygun stratejiler üretmeyi etkileyen temek özelliktir. Biat, itaat, kul olma psikolojisi bireysel düşünce ve duyguların ifadesini kısıtladığından “özgün” olmayı asla teşvik etmiyor, “meraklı ve farklı” düşünceleri uzak tutuyor. Kültürel, dinsel, geleneksel normlar kolektif davranış veya tutumlara dair kalıpları ve eğilimleri belirliyor.

Kişinin kendini bağlı hissettiği toplum ile aralarındaki “zincirlerin”, “gerçekliği çarpıttığını” farketmesi çok önemlidir. Bariz olanı görememek ve netliği ayırt edememek, nedenlerden sonuca giderken mantıksal yanlışlığa, anlam yitimine, doğru yargıdan uzak kalmaya neden oluyor. Bu noktada kişinin cesaret ve özgüveni ile düşünce değişikliğine evrilmesi gerçekliğin kavranmasında ilk adım olacaktır ama bu kolay bir evrilme değildir. Gerçekliğin çarpıtılması rasyonel kavrayışı engellediği gibi ahlaki bir yıkıma da neden oluyor. Adalet, doğruluk ve vicdan işlevi olmayan kavramlara dönüşüyor.

Evren insan tarafından, bir taraftan kuramsal ve pratik etkinliklerden toplumsal bilinç biçimlerine (bilim, felsefe, siyaset, din, sanat gibi) dönüştürülüp yeniden üretilirken, bir taraftan da nesnel gerçeklikten uzaklaşarak önyargılar, inançlar, kuruntular çerçevesinde karşımıza çıkarılıyor.

İdealist yanılgılar pratikte olanı görememekten, denetleme isteksizliğinden, değer yargılarının karmaşasından, belirsizliğin kuralsızlığa açık kapı bırakmasından kaynaklanıyor. İdealist kuruntular, nesnel faaliyetler ve durumlar ile düşünceler arasındaki bağlantının kopması neden oluyor. Apaçık bir yalandan doğru sonuç çıkardığını düşünen, olan şeyi başka bir şey sayan, yanılgılarını göremeyen bireyler ve oluşturdukları büyük topluluklar içindeyiz. Düşünsel bilgi oluşurken rasyonel akıl değil, taraflı, sabit yargılar ağır basıyor. Dolayısı ile de islam coğrafyası temel sorunlarının farkına varamıyor.

Özellikle siyasette dinsel bağlılık seviyesinde, topluluklar kendilerine korunaklı alanlar yaratıyorlar. Bu korunaklı alanlar, gerçeklikten etkilenmeyecek kadar yüksek irade duvarlarıyla çevrilmiş durumda. Gerçeklik algısı bu duvarlarda eriyor, önemini yitiriyor, bireyi ütopik, hipnotik bir bağlılıkla kuşatıyor. Adeta kitlesel bir kendinde olmama hali,  toplu etkilenme ile kör inancın çemberi içinde sorgusuzca bağlanmanın psikolojisini yaşarlarken gerçeklik ile yüzleşmeyi red ediyorlar. Akıl sağlıklarından şüphe etmediğimiz böylesi topluluklar gerçeklikten koparak bir anlamda kolektif yalan dünyalarında, birbirlerine benzeyen zihin yapılarıyla masif bir doku oluşturuyorlar. Olayın niteliği farketmeksizin toplum kendi düşünce yapısına uygun çıkarımlar, akıl yürütmeler, eğilimler ve tabii ki bulduğu mazeretlerle mutlaka haklı olduğuna inanıyor. Yüzyıllardır milyonlarca kişi yanlış da olsa bir davranışı veya görüşü benimsiyorsa topluluğun yeni nesilleri de bunun doğru olacağı izlenimine kapılarak ve inanarak zinciri sorgulamadan devam ettiriyor.

Gerçek dışı olaylara inanmak, toplumun kendi muhakemeleriyle doğruyu ayırt edemediği, sunulan her söylemin ötesine geçmeyi asla düşünmeyen adeta toplumsal genlere işlemiş biçimiyle günümüzde de devam ediyor. Yaşamın akışına değer atfetmede rasyonel bir eğilim gösterememeleri tarihsel, kültürel zeminin yüzyıllardır yetiştirdiği benzer bireyler olmalarından kaynaklanıyor. Değişime kapalı oldukları, aynı zihin yapılarına sahip oldukları, sorgulama gelenekleri olmadığı, açık fikirli, yaratıcı ve meraklı olmadıkları, ahlakı dinsel alan ile sınırladıkları için binlerce yıllık özlerini koruyorlar. Geleneklerinin, alışkanlıklarının, sosyal ilişkilerinin, düşünce kapasitelerinin, dinsel inanışlarının çerçevesinde belirli şeyleri duymak, görmek, değişimi ve yeni fikirleri savunanlara önsel tepki vermek üzere yetiştirildi ve koşullandılar. İçinde bulundukları toplumun değer yargılarını incelemek, eleştirmek gibi itkilere, düşünce sıçramalarına ve sezgiye sahip değiller. Bunu eğitim seviyesinden bağımsız bir içgörü ve yetenek olarak söylüyorum. Her alanda dar görüşlü, bilime katkısı olmayan, sanata mesafeli, özgür düşünceye yasaklarla yaklaşan, dogmatik toplumun siyasal gücü ve kültürel yansımaları tarihsel süreçte devam ederek günümüze geldi.

Adeta ortak yalanlarla inşa edilmiş düzende toplumsal benlikleri, nesnel, sosyal gerçekler karşısında durumu sadece bilgisel bir karşı koyuş değil, hayatta kalma mücadalesi olarak algılıyorlar. İnançlarının güçlü referansını da katarak bu siyasal ve sosyal mücadeleyi daima canlı tutuyorlar. Onları koşullandıran yaşam bağlantıları kökenlerindedir, motivasyonlarını dinsel-geleneksel, kültürel alt yapıdan alırlar. Güçlü ve inançlı davranış ve düşünce ögeleri yüzyıllar sonra da azalmadan insanları etkilemeye devam ediyor. Bunu sağlayan faktörlerden en önemlileri, “Öfke” ve “Yüceltme” duygusudur.

 “Öfke”

Birey kendini ait olduğu grubun (dini, mezhebi, kültürel) normlarına göre tanımladığında, “biz” ve “ötekiler” ayrımına neden oluyor. Dolayısıyla, tepki gösterme eşiği de kimlik ve aidiyet sınırlarına göre değişiyor.

Öfke, kendinden olmayana, karşı tarafa, kendisi gibi düşünmeyene, tehdit unsuru olarak gördüklerine karşı oluşan güçlü bir duygudur. Tutucu bireyler “ötekiler” tarafından kısıtlanacağını, engelleneceğini, değerlerinin ellerinden alınacağını, yoksunlaştırılacağının endişesini öfke duygusu ile gösteriyorlar. Bu duyguyu her zaman dışavurmasalar da içlerinde taşıyorlar.

Tutucu toplum benimsediği sosyal, siyasal ve dinsel anlayışın dışında kendisi gibi düşünmeyenin değersiz, yanlış, din karşıtı, günahkar, yoldan çıkmış gibi tanımlıyor. Empati yapma gereği duymadan onların hemen hemen tüm değerleri de yanlış, faydasız olarak niteliyorlar. Kendi dini-ahlaki prensiplerine uygun davranışları aşırı yüceltme, aksi davranışları ise fazlasıyla kınama eğilimi ve düzen bozucu olarak niteleme eğilimi vardır. Kendi grubundakilerin kusurlarını dışsal faktörlerle açıklarken (örneğin dış güçler), ötekilerin kusurlarını içsel karakter zayıflığına bağlama eğilimi vardır. Aynı davranış, kendi grubundan gelince daha kabul edilebilir, karşı gruptan gelince “ahlaki sapma” olarak görülüyor. Kendi grubunu koruma refleksiyle yapılan yanlışları “mazur görme”, karşı grubun benzer hatalarında ise “ağır cezalandırma” isteği vardır. Toplum kendilerinden taraf olan birinin hatasına tarafsız değerlendirme yerine merhamet ve affetme duygularını öne çıkararak yaklaşken, “öteki”nin yanlışına ise yoğun bir öfke hissediyor. Bu öfke çoğu kez kişinin kendi ahlaki üstünlüğünü teyit etme ve karşıdakine kabul ettirme işlevi görüyor. İnandığı dini-ahlaki ilkeler ile sevdiği bir kişinin davranışı çatıştığında, kişi genellikle inancı esneterek ya da olayı “istisna” sayarak uyumsuzluğu azaltmaya çalışıyor. Böylesi insanlar birbirlerine son derece korumacı ve adil davranırken diğer birey ve topluluklara açıkça düşmanca, önyargılı ve merhametsiz davranıyorlar.

Oysa suçladıkları kesimin çoğunluğunun islam ile bağı vardır ve sadece bakış açıları farklıdır.

İşte bu ayrımcı anlayışın görünmeyen duvarlar arkasındaki tutucucu düşünce, dini-ahlaki değerleri referans aldığını düşünürken kendi toplumsal kişiliğine uygun ve yorumlayarak idealize ettiği değerlerin dinin öngördüğü “ahlak ve hoşgörüyü", tam olarak yansıtmadığını, değerleri kendilerine göre yorumladıklarını, kendilerine önderlik edenlerin yönlendirmelere göre hareket ettiklerini ve uygulamadaki sorunsallığı anlayamıyorlar.

İnsan taraf olduğu şeylere kıymet verir, korur, savunur, yanında olur. Ama gerçekliği çarpıtarak, taraf olduğu şeyleri koşulsuz destekleyerek, coşkuyla abartarak, önyargıyla sahiplenerek, desteklediği değerlerin doğruluğuna kesin inançla yaklaşan insanlar bağnazdırlar. Hem körü körüne, hem saplantılı inançları ile kendi tarafından olmayanı koşulsuz dışlarlar ve daima haklı olduklarına inanırlar. Adil ve vicdani davranmadıklarını bir türlü anlayamazlar. Zihinleri ve kişilikleri gerçekliği değil tarihsel süreçte yarattıkları, dini-kültürel ve geleneksel değerlerini anlamlandırmaktadır.

 “Yüceltme”

Zihin fakirliğinin başladığı yerde muhakeme yeteneği kaybolur ve gerçekliği yeniden üreten baskıcı yönetimler başa gelmeyi iyi bilirler. Lider ya da toplumun ileri gelenleri sürekli “ötekilerin kusurlarını” işleyerek, rakip olarak gördüklerine karşı baskı ve hukuksuzluk ile kaos yaratarak, haklılığını ispat edecek manipülasyonlarla tutucu toplum üzerinde kurduğu büyüyü canlı tutmaya çalışır.

Yüceltilmiş lider böylesi tutucu bir toplumun alt yapısına uygun üst, yönetimsel yapının kurulmasını sağlar. Üst yapının dar bir perspektif ile pompaladığı bilgileri kaynak olarak alacak topluluk zaten hazırdır. Doğruları ve gerçekleri muhakeme edebilecek farkındalığa sahip olmayan, nesnel algı yeteneği bozulmuş bireylerin oluşturduğu toplum yönlendirildiklerini, bazı şeylere aşırı tepki verirken, bazı durumlara da tepkisiz kaldıklarını fark etmezler. Bağlılıklarının körlüğü ile hiçbir şeyin arkasına bakmayı akıllarına getirmezler, hiçbir şeyi eleştirmeye yanaşmazlar. Olgulara göre değil algılara göre anlamlandırma ve  görme idealinden vazgeçmezler. Saçma argümanlardan oluşan düşünce yapılarını sorgulamak için bir neden görmezler.

Tutucu toplum itaati en doğru ve üstün meziyet sayarak, liderlerini aşırı yücelten bir yaklaşıma sahiptirler. Lider tarafından "şeytani dünyaya" karşı daima savunulduklarını ve kendilerini ezmeye çalışanlara karşı onun tarafından kahramanca korunduklarını düşünüyorlar ve lideri bu uğurda mücadele eden adil bir figür olarak algılıyorlar. Bu süreçte onun yaptıklarının ve gelecekte yapacaklarının doğru ve vazgeçilmez olduğuna koşulsuz kabullenmenin katılığını, dürüstlük ve sadakat olarak kabul ediyorlar. Liderin kendi yerlerine en doğru kararı vereceğinden, yaptıklarından, söylediklerine kadar hiç şüphe duymuyorlar ve alınan kararları sorgusuzca benimseyip kabul ediyorlar. En saçma vaatlerde bulunsa bile onun ve fikirlerinin alternatifsiz olduğuna, söylemin içeriğine, doğru olup olmadığına bakmadan, sırf o söyledi diye irrasyonel bir motivasyonla ve coşkuyla inanıyorlar. Hatta “mümkün mü” diye sorgulamak ve “kandırılıyoruz mu” diye kanıt aramak yerine, bu vaadi ancak onun mümkün kılacağına, mucizevi icraatı sadece onun gerçekleştireceğine saygıyla inanıyorlar.

Bu durum söyleneni değil, söyleyeni önemseyen, duyulara ve duygulara önem veren, gerçeği ve aklı öteleyen bir toplumun önderlerine itaatı, onların egemenliğini kabul ve yüceltme kültürünü ve derinliğini gösteriyor.

Akil Alparslan / Aralık-2025 


M
T
G
Konuşma fonksiyonu 200 karakter ile sınırlıdır

6 Ekim 2025 Pazartesi

FARKLILIKLAR, DEĞERLER, İNANÇLAR

Apaçık yalanlara, apaçık inanmamayı tercih ederim.

FARKLILIKLAR, DEĞERLER, İNANÇLAR

“Tepki”

İnsanların aynı olaylara karşı farklı düşünsel, duygusal tepkiler vermesi, her bireyde kendine özgü faktörlerin farklı etkileşimini gösteriyor. Olaylara algılama biçimimiz ve tepkilerimiz birçok faktöre bağlı olarak değişiklik gösteriyor. Zihinsel kavrayış, psikolojik ve sosyal kişilik, dışsal faktörler, altta yatan nedenler insanın tepkilerini benzersiz kılıyor. Her insan farklı kültürlerden, çevrelerden, ebeveynlerden, yaşam deneyimlerinden ve inanç sistemlerinden geliyor, herkesin farklı farkındalık, zekâ, duygu, yetenek, güçlü ve zayıf yönleri var ve her bir insan, nerede, nasıl koşullarda yetiştirildiğinin ve yaşadığı farklı deneyimlerin toplamından oluşuyor. Dolayısı ile insanlar aynı olaya ya da uyarana karşı kişisel benzersizliklerini “davranışları ve tepkileri” ile ortaya koyuyorlar.

Toplumun geneli bazı durumlarda tutarlı bazı tepki parametreleri gösterse de, tepkileri ne düzeyde sergileyeceği kendini konumlandırdığı yere göre, referans aldığı kurallara ve inançlarına göre büyük oranda değişiyor. Örneğin, omzu askılı elbise giymiş bir kadının cinayetinde özgürlükçü düşüncelere sahip kesim ile, tutucu kesimin tepkileri birbirlerinden çok farklı oluyor. Özgürlükçü, insancıl bakış açısı, cinayeti, temel hak ve özgürlüklere karşı işlenmiş bir suç olarak görüyor ve kıyafeti suçun gerekçesi saymıyor. Tutucu, geleneksel, dini bakış açısı ise, kadının kıyafetini, faili suça teşvik edecek gerekçe olarak yorumluyor. Hatta bu değerlendirmeyi olayın gerçeklerini ve ayrıntılarını bilmeden sadece bir an medyadan gördüğü tek fotoğraf üzerinden yapılabiliyor. Tutucu kesimin zihnindeki adalet duygusunu geleneksel, sabit ahlak anlayışı şekillendiriyor. Bu yaklaşımda birey kendi vicdanı ve iradesi yerine ahlaki-dini normların çerçevesini ön kabul ile esas alıyor.

Burada tepkilerin farklılaşmasının kökeni, toplumun ve bireyin referans değerleridir. Bir taraf insan haklarını, bireysel özgürlüğü merkeze koyarken, diğer taraf ahlaki-dini kuralları ve toplumsal düzeni merkeze koyuyor. Toplum, kadın özgürlüğünü bireysel bir hak olarak değil, toplumsal düzenin bir parçası olarak algılıyor. “Suç” ya da “vahim olay” karşısında bile, bireyin yaşam hakkı yerine toplumsal normların ihlali, tartışmanın merkezine yerleşiyor. Dolayısıyla kıyafet, sadece bir giyim biçimi değil, toplum düzeninin ve ahlak anlayışının sembolü haline getirildiği için vahşi bir kadın cinayet bile suçlu ve mağdurun gerçekliğini değiştiriyor. Böylece failin suçu yerine kadın mağdurun davranışı tartışılıyor.

Din ile kültür iç içe geçmiştir ve islam ahlakı, geleneksel ataerkil normlarla birleşince kadın üzerinde daha katı denetim araçlarına dönüşmüştür. Bu tarihsel birikimle günümüzde bir kadın cinayetinde, toplumun bir kısmı bunu “bireyin yaşam hakkına saldırı” olarak değil, “toplumsal ahlakın ihlaline bağlı olası bir sonuç” olarak değerlendiriyor. Kadınlar “toplumsal düzeni bozma” riski olan taraf olarak düşünülüyor. Oysa ataerkil savaşlar, katliamlar, cinayetler, tecavüzler, hırsızlıklar, yalanlar, talanlar, iftiralar, adaletsizlikler, düzenbazlıklar, insan hayatının değersizleştirilmesi, çevrenin hiçe sayılması, kötücül her türlü niyet ve eylem, feodal baskılar, “toplumsal düzenini bozma” riski olarak gösterilen kadının varlığı kadar ahlakın temelinde yer almıyor. Kadının sıradan duruşu ve gündelik eylemleri ataerkil geleneksel bakış açısı ile yukarıda saydıklarım kadar ahlakı ihlal eden sorunlar olarak görülmüyor. Burada şöyle bir alan oluşuyor. Kadını ahlakın temeline koyan ataerkil zihniyet, ahlakın diğer temel kurallarını ikincil ya da uyulmasa bile sorun olmaz, diye düşünüyor.

Akil Alparslan / Ekim-2025


21 Ağustos 2025 Perşembe

İRRASYONEL ÖZGÜRLÜK ALANI

-İman, gerçeği bilmek istememektir. (Friedrich Nietzsche)

İRRASYONEL ÖZGÜRLÜK ALANI

İnsanoğlu, dünyayı anlama ve hayatta kalma çabasında irrasyonel özgürlüğünü sonuna kadar kullanırken din gibi fizik ötesi “ciddi” ve “mistik” kurumlar ile yaşam biçimleri yaratmıştır.

Bilimsel yasalara göre imkansız olmasına rağmen insanlar doğaüstü varlıkların gerçekliğine inanırlar. Var olduğu farzedilen ama bilinemeyen o boyutla ve güçleriyle bağlantıya geçerek, ne olup bittiğine dair cevap arayışlarını sürdürürler. Dinin sunduğu yöntemlerle ve ritüellerle hem dünya yaşamını aşmak ve hem de kontrol altına almak için çok çabalar gösterirler.

Dinler bir tür hayatı anlama ve hayatta kalma stratejisidir. Getirdiği kurallar ve inanç sistemi ile kimi insanlara hayata dair değerleri anlamlı bulmasını sağlayan bilgisel ve varoluşsal bir zemin sunar. Yaşamın zorluk, karmaşasına rağmen bireye "hayatın" yaşanabilir olduğunu Tanrı’ya ve emirlerine boyun eğildiğinde bunun mümkün olabileceğini söyler. Dinler böylece hayatın geçiciliği, çaresizliği, acılarını ve insanın zayıflıklarını sürekli söyleyerek Tanrı’nın mutlak içselleştirmesi gerektiğini ve kozların onun elinde olduğunu mistik korkuyla sürekli hatırlatırlar. Tanrı’nın değerini sonsuz boyutlara taşıyarak, insanın sınırlarını ve görevlerini belirleyerek ona teslim olunmasını sağlamaya çalışırlar.

Yaşam çok karmaşık, aklı zorlayan bir süreçtir. Din, insanların anlam veremediği ya da müdahale edemediği, belirsiz ve çaresiz olaylar karşısında sığınak olarak konumlanır. Dinler, arzularının gerçekleşeceği, kontrol edilemeyen katı ve soğuk gerçekler karşısında destek hissedebileceği ilahi bir güçten yardım isteme çağrısı ve yöntemlerini sunar. Yaşam örüntüsünün ya da dini söyleyiş ile “kaderin akışını” tayin eden gücün insana (kullara) sahip çıkacağına, koruyacağına, kayıracağına, arındıracağına, sürecin yolunda gitmesini sağlayacak güçlerin ve oluşumların yanında ve tarafında olacağına, yeni nedenler yaratarak, farklı sonuçlar doğuracağına inandırır.

Bilim, test edilebilir deneysel kanıtlara ve gözlemlere dayanır, din ise öznel bir yaratıcı inancına dayanır ve kanıt gerektirmez. Modern bilim sorgulayıcıdır, neden-sonuç ilişkisine dayanır ve evrenin işleyişini tanrısal bir iradenin ötesinde, doğa yasalarıyla açıklamaya çalışır. Bilim ve din, dünya hakkında nasıl bilgi edineceğimiz konusunda taban tabana zıt görüşlere sahip olmalarına rağmen var olma nedenleri, alanları ve temsil ettikleriyle çok etkin olmaya devam ediyorlar. İnsanın iki çok ayrı zihin, düşünce, duygu, bilgiye erişim ve kültür yapısını temsil ediyorlar.

Bilim, gözlem ve deneyden yola çıkarak akıl yürütmeye, bilinmeyen olguları anlamaya, bilgiye, farkındalığa, tartışmaya, değişime ve gelişime dayanır. Din, derin ve tartışmaz bilginin varolduğunu ve bunlara erişebilmenin tüm yollarını Tanrı’ya bağlar. Fizik ötesi boyutların varlığını kabul ederek, önsel olarak onaylanmış Tanrı’nın kapsadığı ve kavradığı bir sistemde yaşadığımızı iddia eder. Din, karmaşık, zahmetli, merhametsiz olan bu dünyaya ruhani, mistik bir boyut katarken akıl ve bilim dışı olduğunu asla kabul etmez.

Yaşadığı dünya ve etrafındaki alem hakkında arayışlarına tatminkar cevapları dinlerde bulan insanlar, vahiy yoluyla gelen bilginin kaynağının kutsal ve doğru olduğuna güvenir, yeterli ve yanlışlanamaz bulur. Çünkü bilimsel bilgi, herkes için kolay hazmedilebilir ve kabul edilebilir değildir. Dindar birey; evrenin hayal edilemez büyüklüğü karşısındaki şaşkınlığı, hayatın akışındaki çaresizliği, yalnızlık ve anlamsızlık hissinin tehdit ediciliğinden kaçınmanın yolu olarak gerçekliğin ötesindeki güce ve kurallara, dinin sunduğu argümanlara kolayca inanmayı seçer.

İnsan zihni doğası gereği anlam üretmeye ve kaotik evrende düzen aramaya eğilimlidir. Ölüm, yaşamın en büyük krizidir ve tabiatın temel kuralıdır. Doğumumuz bir seçim değildir, ölüm ise kaçınılmazdır. Bu bilinçle yaşamak, insanın en derin varoluşsal krizidir. Böylesi temel endişe karşısında insan hem fiziksel hem de ruhsal olarak korunma arayışı ile varoluş korkusunu gidermenin yollarını aramıştır. İşte dinler, ölümü mutlak bir son değil, yeni bir hayata başlangıç olarak sunarak, korkuyu umutla ve sonsuzlukla telafi etmeyi, ölümün yeniden dirilişle anlamını bulacağını vadederler. Ahiret, cennet, cehennem, diriliş, günah, sevap, melek gibi kavramlar geliştirerek “iyi ve inançlı” insanlara ölümün travmatik korku ve endişelerinin huzura dönüşeceği, kutsanacağı, yüceltileceği, fiziksel ölümün aşılacağı maddesiz bir boyutta sonsuz, acısız ve hatta keyifli bir zamansızlık hayaline dayalı sonrasının sözünü verirler. İnsanoğlunun bu dünyada kabullenemediği tüm psikolojik, travmatik durumların sihirli bir boyutta telafi edileceğine dair argümanlar sunarlar.

Dinler, ölüm karşısında varoluşun ve anlamın sürekliliği sağlamayı üstlenirler ve bir anlamda nesnel gerçekliğin açtığı duygusal, psikolojik yaraları, felsefi ve zihinsel düşüncelerin yarattığı boşlukları doldurma aracına dönüşürler.

İnançlı insanlar yaşamın karmaşası ve zorlukları karşısında tesadüfe değil ilahi bir iradenin mutlak varlığına ve hükümlerine inanırlar. Böylece korkuya karşı bir anlam mekanizması kurarak ve kontrol dışı olaylara karşı çaresiz kalmayacağını, Tanrı’nın koruyacağını, kucaklayacağını, ödüllendireceğini, ritüellerine, ibadetlerine, dualarına karşılık vereceğini düşünürler. Keşke bu idealist, umut dolu cümleler, inançlar, düşünceler gerçek dünyada yerini bulacak etkileşerek büyük planın bir parçası olarak entegre olabilseydi.

Şüphe duymayan, şüphe duymayı günah sayan, zihinlerini sınırladıklarını farketmeyen, özgür düşünmeyi yersiz bulan ve bir kısım insanların beklentilerini karşılayan bir din anlayışı özü itibarı ile dogmatiktir. Uyanmak istemeyen topluluklar daha dindardırlar, asla değişmeyi ve varoluşlarına dair tartışmalara girmek istemezler. İnançlarının gereğini yaparlar, kalıplarını korurlar niçin böyle düşündüklerini ve yaptıklarını sorgulamazlar.

Dindarlar hayatın çaresizliği ya da anlamsız hissedeceği tehditler ve sonuçları karşısında “Sen Tanrı için önemlisin” düşüncesini bırakmazlar. Çünkü dinler, insanı ilahi ve aşkın bir varlıkla ilişkilendirerek evrensel ölçekte önemli ve büyük planın parçası olduğunu hatta evrenin ‘insana göre tasarlandığını’ iddia ederler.

İlk bakteriden bu yana 3 milyar yıldır evrim devam ediyor. İnsanın hem yaşayan hem de nesli tükenmiş canlılarla biyolojik akrabalığı, dünyanın dört bir yanındaki antropologlar ve biyologlar tarafından teoride değil pratikte ispatlanan bilimsel olgudur. Dünyanın milyarlarca yıllık evriminde çeşitli bitki, hayvan ve diğer canlı türlerinin kökeninin, önceden var olan diğer türlerden geldiğini ve ayırt edilebilir farklılıkların birbirini izleyen nesillerdeki değişikliklerden kaynaklandığını tüm bilimsel veriler desteklemektedir(1). Gen benzerlikleri de gösteriyor ki insan, biyolojik evrimin sonucu türemiştir(2).

Büyük dinler geçmişten bu yana evrenin kökenleri ve amacı hakkında hikayelerle birlikte gelerek insanı bir anda meydana gelmiş ilahi bir oluşum, bir mucize gibi göstermişlerdir. Çünkü insanın bir anda yoktan var olması, ancak mucizelere muktedir bir yaratıcı ile açıklanmasını gerektirdiği için çok mistik ve ilgi çekicidir.

Dünyevi olguları anlamaya, çözmeye çalışmak mı yoksa dini inançlara bağlanarak zihinleri korumaya almak ve sığınak olarak tercih etmek mi? Dinler “anlaşılabilir ve hazır” bir dünya modeli sunarlar. Sorgulanamaz diye öğretilenlere sığınarak eylemden, meraktan, kuşkudan, değişmekten korkmak ve kaçmak insanın yaratıcı, üretici ve düşünsel yeteneklerini köreltmez mi? Araştırmak, kökenlere inmek, gerçeklerle yüzleşmek cesaret ister. Bazı insanlar bu cesareti akılla, bazıları ise gerçeklerin mahrumiyetinde inancın motivasyonuyla yakalamaya çalışırlar, kanıtların varlığını ve doğruluğunu sorgulamadan dinsel cevap alanlarını tatminkar sınır olarak kabul ederler. Dinler, hayat ile bir başa çıkma, insanın kendisiyle ve evrenle kurduğu bağlantı yöntemlerinden biridir. Dünyevi gerçeklerle yüzleşmekte zorlanan bireylerin, bu gerçeklikten uzaklaşmak için dine yönelmesini; inancın, hakikatten korunmak için bir zırh gibi kullanıldığını görüyoruz. İnançların hayat ile yüzleşmede gerçekliği bastıran güvenli bölge görevini üstlendiği, savunma alanı yarattığı açıktır. Bireysel sorumluluktan ve gerçekleri görmekten kaçınmak, insanın kendine ve çevresine katkısını ve kapasitesini gözden kaçırmasının nedenidir.

Dinler, muhafazakar öğretileri gereği insanların yaşamlarının nasıl olması gerektiği, nasıl düşünmeleri, neye inanıp neye inanmayacaklarının belirlenmişliğinin hedefi doğrultusunda zihin yapıları oluşturarak bir sonraki nesile aynen aktarmayı rehber edinirler. Bu noktada ritüellerin rolü büyüktür. Ritüeller, gerçekliği dinin pencerinden görme ve gerçekliği değiştirme arayışlarının törensel ve kutsanmış halleridir. Ritüellerle bireyler ortak değerler yaratırlar ve benzer ruh halleri ile büyük bir bütünün parçası olduklarının memnuniyetini hissederler.

Ahlaki olan, zorluklarla yüzleşmeye, bilimi teşvik ederek insanı ve tüm canlıları tanımaya, dünyayı bilmeye, yaşanabilir alanlara dönüştürmeye, merakı artırarak evreni anlamaya çaba göstermek değil midir?

Sigmund Freud’a göre din, varoluşun yarattığı kaygı ve korkuyu  bireyin isteklerinin tatmin edilmesi yoluyla azaltan bir kurumdur ve insanlar ihtiyaç, endişe ve belirsizlik durumlarında dine yönelirler.

(1) https://www.britannica.com/science/evolution-scientific-theory

(2) https://evrimagaci.org/gen-benzerligi-genetik-benzerlik-nedir-insan-genomu-diger-canlilara-ne-kadar-benzer-32

 


BLOG İÇERİĞİ / LIST OF CONTENTS

YAZILAR  -İMTİHAN” KAVRAMINA AGNOSTİK BAKIŞ (Deneme 27.01.2026) -İDEALİST KURUNTULAR  (Deneme 11.12.2025)  -FARKLILIKLAR, DEĞERLER, İNANÇLA...