6 Mayıs 2025 Salı

KANAL ISTANBUL

KANAL İSTANBUL

Siz hiç sıradan bir vatandaş olarak Finlandiya, Norveç, Japonya, İsveç gibi ülkelerin inşaat faaliyetlerine ve haberlerine ilgi duydunuz mu? Hayır !! Bu ülkelerde yapılan köprüler ve yollar hakkında bir fikriniz var mı ? Yok !! Kendi ülkelerini imar ederek vatandaşlarının daha rahat ve güvenli yaşamalarını sağlayacak faaliyetlerdir bunlar değil mi? Evet !! Onlar da yollar, köprüler, barajlar yapıyorlarsa kendileri için yapıyorlar. Peki, bu dört ülkenin çeşitli istatistikler sıralamasında daima dünyanın en üst sıralarında bulunduğunu biliyorsunuz değil mi? Biliyorsunuz!! Yani bu ülkeler demokrasi, adalet, bilim, özgürlük, ekonomi, eğitim, sanat, refah, gelişmişlik, güven endekslerinde her zaman üst seviyelerdeler, değil mi? Evet !! Ülkemizin böylesi istatistiklerdeki iç karartan seviyesini de biliyorsunuz? Evet !!

İnşaat faaliyetlerini şımarık iç politika malzemesi yaparak dünyaya nam saldıklarını zannetmek/zannettirmek büyük gaflet ! Böyle bir politika süreci ekonomiyi ancak bir süre oyalayabilirdi öyle de oldu. Üstelik “ben bilirim” diyerek yanlışlara yanlışlar katıldı. İktidarın siyasi geleceğini garanti edecek modellerle kalkınma adı altında “aileden” sayılan iş adamlarına uzun süreli ödeme planlarıyla büyük gelir kapısı açılırken (hem de devlet güvencesiyle) halk fakirleşti, hukuk çöktü, demokrasi ötekileştirildi.

Şimdi yine “Kanal İstanbul” gibi ucube bir fikri çıkarcı tayfasına ve cahil itaatkarlara “muhteşem” diye inandırsanız da, aklı başında bir tane bilim insanını yanınızda bulamazsınız, aklı başında hiçbir siyasetçiyi yanınızda bulamazsınız ve aklı başında hiç bir vatandaşı yanınızda bulamazsınız. Çünkü niyetinizin nedenleri ile projenin sonuçlarını analiz edebilen sağduyulu, ahlaklı, adaletli insanlar var karşınızda. Dev bir kentin nüfus yoğunluğunu üstelik su havzası ve tarım alanlarını yok ederek, yeşile ve deprem gerçeğine ihanet ederek artırmak akla ziyan değil midir? Kanal projesinin hiçbir gereksinimi karşılamayacak ve geleceğe ve çok kötü bir miras olacağı besbelli iken nedir bunların niyetleri? Kanal boyundaki nadide arazileri araplara satıp, devasa inşaatlar ile çöken ekonomiyi bir süre daha oyalamak ve tökezleyen iktidar koltuğunun bir ayağından tutmaya devam etmek değil mi? Kanal sadece kanal değil bütünleşik siyasi bir projedir bir o kadar da gereksiz ve abartılıdır. İstanbul’u, ülkeyi hiç önemsemedikleri o kadar aşikar ki. Kibir hastalığı ile muzdaripler ve ne pahasına olursun insanlara, doğaya elbette çocuklara ve geleceğe kıymakta sakınca görmüyorlar. Gözleri kör olmuş ve eko sistemin çökeceğini göremiyorlar, görmemekte de ısrar ediyorlar.

Siz demokrasiyi, adaleti, eğitimi, bilimi, tarımı ve gerçekleri önemsemeden, akılcı davranmadan, ülkeyi içtenlikle sevmeden istediğiniz kadar inşaat yapın bu sizin iktidarınızın gerekliliğini sağlamaz.

Saraylarınızda, ünvanlarınızla, kendinizle ve despotluğunuz ile övünüp, adaletsizliği de baş koltuğa oturtup, itibarı ve iltifatı yerle yeksan ederken, yukarıda bahsi geçen ülkelerin itibarlı olmalarının sırrı ne ola ki diye de sormayın?  

 

29 Nisan 2025 Salı

ADALET

ADALETSİZLİK

Canlılar adaletli bir dünyada evrimleşmemiştir, doğanın adil olma gibi bir amacı da yoktur. Doğa, kendine özgü kuralları ile adalet içermeyen fiziksel, kimyasal yasalara ve biyolojik süreçlere göre işler.

Adalet insani bir kavramdır ve insanlık tarihi boyunca üzerinde en fazla durulan, hakkında sayısız teoriler üretilen ve aynı zamanda ahlaksal ve politik anlamda en çok tartışılan, insanlığın ulaşacağı ideal durumu gösteren temel unsur ve insanca yaşamak için vazgeçilmez bir nedendir. İnsan sosyal bir canlıdır. Toplum içinde yaşamını sürdürebilme kapasitesi, hakkaniyetli bir dünyada yaşadığı inancı ile temellenir ve sosyal doğası gereği adil bir dünya arzusu taşır. Bu arzunun temelinde, yapılan eylemlerin karşılığını göreceği, iyiliğin ödüllendirileceği ve kötülüğün cezalandırılacağına dair akıl, ahlak, sosyal denge inancı ve ihtiyacı yatar. Söz konusu inanç, bireyin "hayatın" yaşanabilir olduğu ve hayata dair değerleri anlamlı bulmasını sağlayan bilgisel ve varoluşsal bir zemine sahiptir.

Vicdan, irade ve düşünce olarak kendini evrensel doğruluk içinde sayan bireyler ahlaklı olarak onaylanmayı bekler. Devleti, hukuku, ahlak ve değerler sistemini, kültürü güvenli, sığınılacak, sorunlarına çare bulunacak ortamlar olarak algılamak ister. Adaletin sağlanamadığı, yargının bağımsızlığını kaybettiği durumlarda hem birey hem de toplum büyük bir sosyal sarsıntı yaşar. Bozuk bir düzende adalet duygusu zedelendiğinde yalnızca hukuksal ve toplumsal düzen değil, aynı zamanda bireylerin kişisel ahlak anlayışı, yaşama sevinci, yaşama biçimi, bilgi, erdem, iyilik, doğruluk, dürüstlük, sadakat, saygı, sabır gibi hayatı tanımladığı değerler de anlamını kaybeder. Bu bağlamda, adalet yalnızca bir dışsal koşul değil aynı zamanda bireyin hayatı algılayış biçimini de kökten etkileyecek, kırılma yaratacak bir kavramdır ve içsel dünyasından dış dünya karşısında takındığı tavırlara, karşısındaki insana davranışından karşılığında beklentilere dek adil bir düzenin bütünlüğünü ister.

Toplumun bir kısmı bu değerlere zarar gördüğünü düşünmeye başladığında ahlaki arayış yerini işlevselliğe ve yararcılığa bırakır: “Ne doğrudur, ne iyidir, neden kötüdür, niye yanlıştır?” diye düşünmek yerine, “Nasıl düşünürsem durumdan faydalanabilirim? Doğruluk zarar getiriyorsa, o hâlde neden doğru olayım?” diye yararcı ve bencilce yozlaşmalar başlar.

Ahlaki kurallar aşınıp, karşılık görmediğinde toplum bir vazgeçiş ve güvensizlikle, “Doğru bildiğim şeyler cezalandırılıyor, yanlış olduğunu düşündüğüm şeyler ödüllendiriliyorsa sorun vardır?” diye düşünenler ise çöküntüyü farkedenlerdir.

“Adaletin bu mu dünya” diyerek başlayan Selda’nın meşhur şarkısında adaletsiz yaşama karşı derin bir serzeniş vardır. Hayatın, insanın olumlu beklentileri ile umutlarını bertaraf etmesinden ve kötülere daha adil davranmasından yakınır.

Adalet kavramı genelde hukuki terimlere dayandırılarak açıklanmaya çalışılsa, yalnızca mahkeme salonlarındaki sorunlarla öne çıkan kavram olarak görülse de, ‘Adalet’ insanın iç huzuru ile toplumdaki düzen için en temel unsurdur ve temel beklentidir. Kendi eliyle kurduğu ve düzenlediği kurumların, sosyal yapıların yani  yarattığı düzenin doğru olup olmadığının göstergesidir. Ailede, sokakta, okulda, iş yerinde, bürokraside, ticarette, mahkeme salonlarında, politikada, seçimlerde, trafikte, ödediği faturalarda ve insanın içinde, düşüncesinde, eylemlerinde kısacası hayatın her alanında, her anında hukukun üstünlüğüne dayalı adil bir düzeni temsil eder. İnsan, insani beklentileriyle tarafsızlığa ve şeffaflığa duyulan özlemle, bir başkasına, topluma, iktidara ve devlete inanmak, güven bağlarını hissederek yaşamak ister. Adalet, hem ihtiyaç duyan kişiyi, hem de olağan günlük hayatının her anında bireyi haksızlığın korkusu ile yaşamaktan kurtarır.

Aristoteles’e göre insanın insanca yaşaması, mutlu ve erdemli bir hayat sürebilmesi, daha da önemlisi, insanın insan olabilmesi için adalet vazgeçilmez bir unsurdur.

Adaletin sağlanmasında en önemli rolü oynayan kurumlara güvenin zedelenmesi, otoriter baskılar, ispatsız suçlamalar, manipüle edilmiş gerçekler, asılsız gerekçeler, uydurulmuş delillerle suçlanacağı korkusuyla insanlar hiyerarşisi ne olursa olsun kurumları sığınılacak, hak aranacak bir yer olarak değil, tehdit eden, zorlayıcı hatta zorbalık eden kurum olarak algılar. Giydirilen üniformaların, oturulan koltukların gücünü arkasına alan liyakatsiz, yobaz ve cahil kişiliklerin adalet anlayışları kendilerine benzer. Hukukun siyasallaştığı, yargının bağımsızlığını yitirdiği, eleştirel seslerin susturulduğu, muhalif veya farklı düşüncelerin tehdit olarak algılandığı durumlarda toplumsal korku yerleşik hale gelecektir. Hukuk iktidarın elinde bir araç hatta bir sopaya dönüşür ve adaletsizliği sıradanlaştırırsa bireyin iradesinin, haklarının, isteklerinin bir önemi kalmaz. Bu noktada güvenin kaybolmasıyla hayatı karanlık ve tehlikeli algılama eğilimiyle yaşamak anlamsızlaşır ve sonunda insanda travma etkisi yaratır.

Adaletsizlğin yarattığı travma bireyin haksız yere cezalandırılması, yalan yere suçlanması, tehdit edilmesi, korkutulması, dışlanması, baskı altına alınması, taciz edilmesi, zorlanması, hedef alınması, itham edilmesi, etiketlenmesi, sınırlarının ihlal edilmesi, kişisel haklarının elinden alınması sonucu ortaya çıkan psikolojik tepkidir.

Evrensel hukuk kurallarına aykırı kötücül niyetler ile çevrili bir ortam insan onurunu da, insani değerleri de yok sayar. Yargılamaktan, bertaraf etmeye çalışmaktan, gücünü ispata çekinmeyen adaletsiz sistem ile karşılaşan veya tanık olan bireyler, zamanla umutsuzluk ve çaresizlik hissine kapılır, güven duygularını kaybederler. Kendi emeğine, çevresine ve topluma güvenmeyen birey, zamanla içe kapanır, toplumdan uzaklaşır, kendini yalnız hissetmeye başlar. Bu yalnızlık hali insanın aidiyet ihtiyacını ve isteğini zedeler, sosyal bağların çözülmesine yol açar. Aidiyetin kaybı ise paranoya, içe kapanma ve toplumdan soyutlanma, yalnızlaşma, umutsuzluk ve nihilizmi doğurur. Tükenmiş ve depresif hisseden insan, geleceğe dair umut taşımaz çünkü gelecekte de adaletin olacağına dair bir beklentisi kalmaz.

Adalet ortak geleceği anlamlandırır, birlikte yaşama ideali ile öngürebilir, umutlu geleceği yaratacak olan şimdinin adil ortamıdır. Bu motivasyonun yokluğunda gelecek günlerin şimdiden kaybolduğunu görmek büyük bir düş kırıklığıdır.

Kimileri cezalandırılma endişesiyle hiç istemese de kendi değerlerinden ödün verir, kimileri ise tamamen yabancılaşarak otoriteye karşı pasif ya da aktif bir direniş geliştirir, kimileri ise zaten yönetimin gönüllü kölesi olduğundan hiç etkilenmeyerek yapılanları onaylayacaktır. Böyleleri adaletsiz düzen ile zaten uyum içinde, yönetimin oluşturmak istediği modele uygun; uyuşmuş, kuklalaşmış, kabusta olduklarını fark edemeyen, memnun ve cesaretli tavırları ile zihniyetleri ve ruhları ele geçirilmiş, kayıp kişiliklerdir.

Adaletin yokluğu, sadece kişisel bir hak kaybı değil; aynı zamanda bir toplumun geleceğini ipotek altına alan çok ciddi ve hayati bir tehdittir. Beklentisi boşa çıkan toplumda ve bireylerde öfke birikimi arttıkça dış dünyaya karşı yabancılaşma hissi başlar. “Yabancılaşma”, Kafka’nın eserlerinde sürekli bir tema olarak karşımıza çıkar. İnsan bu aidiyetsizlik duygusu ile sarsılır. Kafka eserlerinde toplumdaki bürokratik yapıların insanın ruhunu nasıl ezdiğini ve bireyi nasıl küçük düşürdüğünü gösterir. "Dava" romanında Josef K., bir sabah nedenini bilmediği bir suçla yargılanmaya başlanır ve bu süreç boyunca sürekli saçma ama aşılamaz bir bilinmezliğin içinde kalır. İnsanların hem modern dünyanın, hem de karmaşık, adaletsiz ve anlaşılmaz sistemlerin içinde nasıl ezildiğini ve anlamsızlığa sürüklendiğini göstermesinin en güçlü örneklerinden biridir.

Haksızlığa uğrayabileceği ve hakkını arayacağı kurumların güçlünün veya ideojilerin elinde olması bireylerin yalnızca özgürlüklerini değil, onurunu da hedef alır. Suçun ispatı yerine suçlama öncelik olursa, insanlar “ya bana da aynısı yapılırsa” korkusuyla susmaya ve çekinmeye başlar. Medya ve kamuoyu yönlendirilerek gerçekler çarpıtılacak, algı operasyonlarıyla insanlar birbirine karşı baskı aracı hatta düşmanlaştırılacaktır. Gerçeklerin yerini propaganda ve söylem alacak, hakikatin önemi ise giderek kaybolacak, irrasyonel, kaotik düzene dayalı hakimiyet kurulacaktır.

Albert Camus’nun “absürd” kavramı, adaletsizliğin bireyde uyandırdığı varoluşsal krizi açıklamak için oldukça yerindedir. Camus'ya göre insan hayatının bir amacı ve anlamı yoktur ama yine de evrende bir anlam arar; fakat karşılaştığı şey genellikle anlamsızlık, kaos ve belirsizliktir. Adaletsizlik, bu absürd duyguyu daha da belirgin hâle getirir. İnsan bir düzen beklerken düzensizlikle, hakkaniyet beklerken keyfiyetle, eşitlik beklerken ayrıcalıkla karşılaştığında, yaşamın ve dünyanın adaletsizliğine, akıl dışılığına dair hissi yoğunlaşırken bireyin iç dünyasında tutarsızlık, anlamsızlık, çatışma yaratır. Fakat Camus, hayatın anlamsızlığına rağmen yaşama sarılmanın, direncin ve mücadele etmenin insanın özgürlüğünü ortaya koyduğunu, evren bize hiçbir anlam ve adalet sunmasa dahi yaşamaya ve anlam peşinde koşmaya devam etmemiz gerektiğini vurgular.

İnsanlar dünyanın adil bir yer olmadığı gerçeğiyle yüzleşirken kendi etnik, sosyal, cinsiyet, dinsel ve kişisel kimlikleriyle, arzularıyla ve korkularıyla da yüzleşmek zorunda kalır. Sürekli kafa karışıklığı ve endişeler içinde cevap bulunamayan yaşam deneyimleri insanı içten içe kemirir. Zedelenen insani değerlerden, neyin doğru neyin yanlış olduğunun ayırdından uzaklaştırılan bireyler sorunun kendisinden kaynakladığının suçluluk duygusuna kapılırlar. Sadece varoluşu ile bile otoritenin nazarında kusurlu sayılan bazı bireylerin adaletle olan imtihanı daha buhranlı ve çetrefillidir. Görünmez devasa otorite kanunlarıyla, uygulamalarıyla, töreleriyle, alışkanlıklarıyla, tabularıyla suçlu olarak etiketlenen bireyleri sürekli olarak kontrol edecek, onlara sınırlar çizecek ve adaletsizliğin çarkları arasında kaybolmaya zorlayacaktır. İnsanlar baskıyı derinden hissederken neden suçlandıklarını, niye suçlu ilan edildiklerini bile bilmeyeceklerdir. Varlığı ile sisteme tehdit oluşturmanın, suçlanması için yeterli olması o bireyler için ne acı ve absürd bir deneyimdir.

Totaliter yapılar insanların nasıl yaşayacağına, nasıl düşüneceğine, nasıl tepki vereceğine karar verdiğinde, bilginin, emeğin değersizleştiği, iyiliğin cezalandırıldığı ve kötülüğün ödüllendirildiği bir düzende bireyin, “yaşamaya değer mi?” sorusuna karşı cevabınız ne olur? İnsan hayatının ve onurunun değersizliştirildiği dünyaya kim değer verebilir? Birey doğru olanı yaparak acı çekerken, yanlış yapanların ödüllendirilmesi nasıl açıklanabilir? Evet, bu çok katmanlı ve derinlikli bir krizdir. Doğru bilginin, doğru öğretilerin reddine dayalı adaletsizlik günlük bir rutin ise yaşamın anlamı ile insan hayatının önemi sorgulandığında ve “neden böyle” sorusuna cevap arandığında bu insanın karşılaşacağı en dehşetli soru değil midir?

Suçu isnat ederek, güçlerini göstermek, gözdağı vermek ve halkı susturmak için birilerini “suçlu” hatta “hain” ilan ederek ve keyfi delillerle insanı oradan oraya fırlatan bürokrasinin soğuk ve absürd olaylara açılan her kapısı insanları daha da yalnızlaştırarak, kendinden ve varoluşundan pişman ettirecek güce sahiptir maalesef.

Kayırılanların gerçek suçlu olsalar bile nasıl aklanacağına, suçlanması hedeflenen kimselerin nasıl hukuksuzluğa uğrayacağına çarpık bürokratik ve yargı düzenleri acımasızca karar ve hüküm verecektir. Kayırmak ve kayırılmak sisteme olan bağlılığa, etnik, dinsel, sosyal, sınıfsal birlikteliğin ve çıkar ilişkisinin derecelenmesine göre değişecektir.

Böylesi bozuk bir düzende hukuk yürürlüktedir ama uygulayıcıları adaletsizdir, dolayısı ile hukuk anlamsızdır. Hangi davranışının suç sayılacağı, suçlandığında kendini nasıl savunacağını belirsizdir. Yargı gücü tamamı ile hakkaniyetsiz bir iktidarın eline geçtiğinde çaresizlik en kahredici duygudur. Adil bir toplumu ideal olarak hayal ederken, çürümüş, iktidar hırsıyla delirmiş bu acımasızların yarattığı adaletsiz ve totaliter dünyası distopiktir. Böylesi karanlık bir atmosferin yoğun propaganda ortamında itaatin yalnızca taraftarlar değil herkes tarafından benimsenerek iklim yaratılması amaçlanır. Aynı zamanda cehaleti de takdir ve taklit ederek ve benimseyerek yaygınlaştıran politik, dini, sosyal, kişisel zihin yapıları, temel insan haklarının, eşitliğin, özgürlüğün, gelişmenin düşmanıdır.

Kanunlarda ya da kutsal kitaplarda yazdığı gibi adil ve adaletli olmak ancak eylem ile görünür olur. Yani adil ve erdemli davranışları bireyler, bürokrasiden, hukuktan, dini referans alan diğer insanlardan, kurumlardan görmelidir ki, bir başkası da diğerine gösterebilsin. Adaleti bilmeyen insan adil davranamaz. Politik söylemlerde, dini vaazlarda kavramı överek, bilinen şeyleri tekrar ederek kendinizi ve karşınızdakini kandırmamak için eylem ile göstermeli ona uygun davranmalısınız. Aksi halde geriye kalan içi boş ve anlamını kaybetmiş, değersizleşmiş bir kelime ile kendinizi avutuyorsunuz ve boşuna oyalanıyorsunuz demektir.

Adaletsizlik, Sartre felsefesindeki “bulantı” hissini artırır. Sartre’a göre insan manasız bir varlık ve boşuna bir hayat karşısında bulmakta ve çabalamaktadır. Bu  manasızlık ile yüzleşme, insanda bir irkilme, kaçınma hali oluşturur. Sartre, buna “bulantı” adını vermektedir. İnsan, bir yandan varoluşunun ağır yükünü hissetmekte, bir yandan da saçmalıktan ibaret olduğunu kavramaktadır. Bu varoluşsal sıkıntılı, çıkmaz bir durumdur insan için. Anlamsız ve yetersiz hisseden, adalet ve anlam ile kendisini ve hayatı temellendiremeyen, ağır sorumluluk sahibi insan tedirginliği ve şaşkınlığı ile bulantıyı hisseder.

Törelerle, dayatmalarla, sürü psikolojisi ile öğretile gelmiş, davranış ve düşünce sistemlerine sinmiş, içimize işlemiş, insan haysiyeti ve hakkaniyete aykırı öğretileri söküp atabilecek irade ortaya çıkarılmalıdır. Adaletsizliğe karşı geliştirilen tepkisel, etik ve düşünsel direniş motive edici yeni kapıları aralayabilir, yeni direnç biçimlerinin eşiklerini yaratabilir, sancılı ve zor da olsa yeniden doğuş sürecine zemin hazırlayabilir. Bu nedenle, bireylerin ve toplumların kötücül efendilere karşı adalet talebinden vazgeçmemesi ve direnç göstermesi gerekiyor.

Dünya, temel insan haklarının kısıtlandığı farklı tarihsel süreçlerde güçlülerin, egemenlerin, zorbaların adaleti ve kuralları ile çok acı çekmiştir. Hayat bir belli bir çizgide ve ütopik tekdüzelikte gitmez. Adaletsizlik, doğduğumuz yere ve zamana göre değişiklik gösterir ve her an yanıbaşımızdadır. Birilerinin elinde kötücül sektör olmaya devam etse de umarım bir sonraki üst-insan (Nietzsche’nin deyimiyle) adaleti hakim kılmaya yakın olacaktır. Temennimiz odur ki yeni ahlaklı dünyada erdemli toplumların, erdemli yöneticiler seçerek, yaşamın temel bir unsuru olarak adaleti zihinlere ve kültüre yerleştirmesi, insanca ve eşit haklarla yaşayarak ve yaşatarak içselleştirilmesidir.

M
T
G
Y
Konuşma fonksiyonu 200 karakter ile sınırlıdır

7 Ocak 2025 Salı

YAPAY ZEKADAN SANAL İNSANA

YAPAY ZEKA, SANAT VE SANAL İNSAN

Yapay zekada yaratıcılık, sanatçının karakterini içermez. Çünkü makinenin/yazılımın insani dürtüleri, anıları, deneyimleri, kişiliği, ruhu, evrimsel geçmişi yoktur. 

Yapay zekanın ürettiği imaj seçenekleri arasından seçim yapılarak sanat yapılamaz ve bu şekilde sanatçı olunamaz. Sanatçı, makinenin ürettiği çıktılar arasında seçim yapan kişi değildir. Sekiz yaşında bir çocuk bile bir yapay zeka ile onlarca ilginç çıktı üretebilir ve ürettikleri arasında kedince "iyi/doğru/güzel" diye ya da "işte bu" diyerek seçim yapabilir ve size sunabilir. Ancak, "Seçmek" yalnızca bu çıktıyı beğenmek/vurgulamak/tercih etmek anlamına gelir.  

Yapay zeka imaj üreteçlerinin ürettiği birçok çıktı arasından seçim yaparak sanat yapmanın ve sanatçı olmanın mümkün olduğunu düşünmek, önce kendine sonra başkalarına karşı samimi olmayan aldatıcı bir davranıştır.

İster bilgisayar tabanlı ister kalem, kağıt, boya, mermer, fırça kullanılsın, üretim süreci sanatın temel katmanlarından biridir. Sanatçının kişiliğinin bu sürece ihtiyacı vardır ve aktif olmak ve bu süreci tutkuyla yaşamak ister. Yani yapay zekanın sonuca odaklanması ve insana özgü tüm yaratım sürecini atlaması sanatın temelini yok eder, ortadan kaldırır. Çünkü yaratma süreci yaşamın ta kendisidir.

Evet çağ değişiyor, yine değişiyor. Artık kameralara, insanlara, yüzlere, doğaya ihtiyacımız yok mu? Artık sokaklarda ve manzaralarda dolaşmamıza veya dolaşmamıza gerek yok mu? Artık kağıda, yazıya veya boyaya ihtiyacımız yok mu? Artık ilham sürecine ihtiyacımız yok mu? Artık gerçeğe, ellerimize, bedenimize ve yaratıcı aklımıza ihtiyacımız yok mu? Öyleyse bir eser yaratmaya, bir konu, bir olay, akıl hakkında düşünceler üretmeye, hayatı ve kendini düşünmeye, duygusallaşmaya ve özgür olmaya gerek yoksa yaşamanın ve insan olmanın bir anlamı kalır ? 

İnsan olarak varlığımız, aklımız, merakımız, mutluluğumuz, kederimiz, umudumuz, hayal kırıklığımız, dürtülerimiz, ahlakımız, sanatımız ve gerçekliğimiz var ve onu asla terk etmemeliyiz. Aksi takdirde, insan olmanın faydası nedir ve yaşamın insani özelliklerinden arındırılmasının bir sonucu olarak ne olur: sanal insan, sanal yaşam ve anılarda kalan insanlık.

AI TO VIRTUAL HUMAN

AI, ART, VIRTUAL HUMAN

Creativity in artificial intelligence does not include the artist's character. Because the machine/software does not have human impulses, memories, experiences, personality, soul, or evolutionary history.

The artist is not the person who chooses between the outputs/options created by the machine. Art cannot be made by choosing from the options produced by artificial intelligence, and one cannot become an artist in this way. Even an eight-year-old child can produce dozens of interesting outputs with a machine, that is, artificial intelligence, and present it to you by making a "good/right/beautiful" choice among what they produce. However, "Selecting" only means liking/highlighting/preferring that output.  After all, such a choice cannot reveal the identity and qualities of the artist. Thinking that it is possible to make art and become an artist by choosing from many outputs produced by artificial intelligence image generators is a deceptive behavior that is not sincere first towards oneself and then against others.

Whether computer-based or pen, paper, paint, marble, brush are used, the production process is one of the basic layers of art. The artist's personality needs this process and wants to be active and experience this process with passion. In other words, the fact that artificial intelligence focuses on the result and bypasses the entire human-specific creation process destroys the basis of art, eliminates it. Because the process of creation is life itself. Because the process of creating is life itself.

Don't we need cameras and models anymore, don't we need to travel or walk around the streets, landscapes anymore? Don't we need paper, writing or paint anymore? Don't we need the inspiration process anymore? Don't we need reality anymore? Then, let alone creating a work, there is a need to generate thoughts, reason, think and get emotional about a subject, an event, or is there still a meaning to living and being a human being? We have the mind, the curiosity, the happiness, the grief, the hope, the disappointment, the morality, the art of human existence, and we should not abandon it. Otherwise, what is the use of being human and what happens as a result of the purification of life from its human characteristics: virtual human, virtual life and the humanity that remains in memories.

6 Ocak 2025 Pazartesi

AI, PHOTOSHOP, MS WORD

ARTIFICIAL INTELLIGENCE, ADOBE PHOTOSHOP, MS WORD…

A machine with artificial intelligence is not an artist. I explained in the article here why it couldn't be. His creativity, which focuses on the result with artificial intelligence, is automatic and lacks human phenomena, emotions, and experience. Artificial intelligence is not aware of the reality of art, human and life, that is, it does not include the activity required by creativity and human emotionality.

-I am referring here to the classic main program module of Photoshop or similar image processing programs that does not contain artificial intelligence. (Artificial intelligence modules were put into service as an add-on.)

Yes, Photoshop is a fun program created with image processing logic on a computer. Many menus and tools that have been thought out for the production process perform certain predetermined/programmed tasks. But Photoshop can't draw a portrait on its own because it doesn't have the ability to self-produce. It needs a human being to produce and forms the instrumental basis of production for the activity of the human being who uses it. In the same way, someone who does not have the ability to draw pictures can't produce something qualified, original, even if he uses the latest version of Photoshop and an advanced graphics tablet. What is the result when you ask such a person to paint/draw a portrait with Photoshop? So, is it true that such a person who does not carry the spirit of art, someone who does not have the ability to produce aesthetic works, produces something with artificial intelligence and presents it as art? Is it moral?

Let's think about the MS Word program instead of Photoshop. Can MS Word or a word processing program write poetry or short stories on its own? “No! Although there is an incredible difference and improvement between the 1983 and 2024 versions of MS Word, its basic mission and function have not changed. No matter how much the menus, commands, interface changes, its instrumental nature is the same: to enable a person to decipher his thoughts into writing. MS Word produces articles in accordance with the abilities and wishes of the person who uses it. Everyone can write with it, but not everyone can write a novel or a poem. If you ask someone who has nothing to do with literature to write a novel with the most advanced MS Word program, this will not be possible. But a novelist can write his novel with the most primitive version of the program, even with a typewriter. The MS Word program is nothing more than a technological tool that reveals a person's thoughts, abilities and culture through writing. The ability of the person, not the program, is important.

Both programs are only an instrumental basis that helps to take the path and make it visible in the desired design process with imagination, expression, search for meaning in production based on the human factor.

Just because someone knows how to use Photoshop does not mean that they will make good designs. Because an operator may also have excellent knowledge of using Photoshop or MS Word, but he cannot have the ability to create an artistic image or literary composition and transfer his own thoughts to writing.

An artist, an illustrator, a writer, whether with MS Word or with Photoshop, has a purpose and an effort to express meaning/meaning while materializing the value in his mind, that is, making it readable/visible. An artist reveals his aesthetic expressions with his enthusiasm, imagination and ability to express himself by establishing a connection with his work. By using programs according to their purpose, i.e. menus, commands, it allows them to serve their purpose as part of the production concept on the computer. We are talking about a process that proceeds only with the initiative of man. After all, an artist uses a computer as a tool in a production flow without artificial intelligence in order to reveal his work during the production process with his own human abilities, to reach what he wants to tell, to produce.

Computer software that does not contain artificial intelligence cannot self-define your thoughts and does not offer guidance suggestions, humans are involved in every stage of the output creation process, and this is the most important point, and humans have the freedom to edit, intervene, change at any time.

Such programs make suggestions for correction, not editing. These recommendations indicate the technological development of software and therefore tools. Marking the misspelled word in the MS Word program and suggesting the truth of the word or similar ones or similar meanings is a technological aid that helps a person. What he is proposing only speeds up the process. Photoshop or MS Word does not offer a method, it offers easy steps, an easy environment to the person who will apply the method. Because these programs have no idea about the content that the artist or the person who uses them will create. MS Word lacks the suggestion of creating an essay in Photoshop, just as it cannot make a content and subject suggestion, orientation about the story in the author's mind. (But in the future, MS Word self-production content, Photoshop and similar image processing programs will also be integrated with modules for self-production of compositions from different templates.)

An ordinary Photoshop user can produce images using several filters and take advantage of the random effects of filters. It can perceive the different effects of filters as a suggestion for editing. He can also make it look like he imagined the program's abilities and produced them himself, but this is not the way an illustrator or artist works. What the illustrator or artist wants to do before starting the composition is in his mind and imagination as a core. It creates its composition not by accidental formations, but by conscious steps. Even drawing sketches first and creating their drafts to start projects with a plan requires greater experience.

BLOG İÇERİĞİ / LIST OF CONTENTS

YAZILAR  -İMTİHAN” KAVRAMINA AGNOSTİK BAKIŞ (Deneme 27.01.2026) -İDEALİST KURUNTULAR  (Deneme 11.12.2025)  -FARKLILIKLAR, DEĞERLER, İNANÇLA...