17 Ağustos 2025 Pazar

SORGULAMAK YA DA SORGULAMAMAK

SORGULAMAK YA DA SORGULAMAMAK

Dinin sorgulanmadan kabul edilmesinde aile ilk temel alışkanlıkları ve yaşam biçimini aktarır, toplum aidiyeti, bağları pekiştirir ve ahlaki kuralları inanç ile ilişkilendirir, eğitimsizlik eleştirel düşünceyi sınırlar, liderler ise sorgusuz itaati meşrulaştırır. Bu unsurlar bir araya geldiğinde, din bireysel bir seçim değil, toplu bir eğilime ve toplumu oluşturan birimlerin itaati meşrulaştırması sonucu kabullenilen bir kurum haline dönüşür.

Çocuk, ilk otorite figürleri olan anne-babasından ve yakınlarından değerleri, inançları ve normları sorgulamadan öğrenir. Aile, çocuğun nasıl düşüneceğine karar veren ve sınırları belirleyen ilk etkendir. "Sorgulamamak" bir düşünme biçimi ve öncesinde bir yerleşik kültür haline gelmişse birey, "doğrunun alanı" olarak kendine öğretilen çerçeveyi kabul eder. Çizilen çerçeve çocuk tarafından otomatik olarak kabul görür. Aile dini düşünceleri, duygulanmaları, ritüelleri gündelik hayatın bir parçası haline getirerek "normal" ve olması gerekenin bu olduğunu öğretir. Erken yaşta verilen dini kimlik, bireyin kişiliğiyle özdeşleşir, alışkanlık haline gelir ve başka türlü düşünülemeyeceği, başka türlü olamayacağı hem zihnine, hem kişiliğine, hem davranışlarına güçlü şekilde yer eder. Ailenin "Doğru alan" diye tanımladığı çerçeve kişiye güvenlik duygusu sağlar ve sorgulamayı zorlaştırır. Çünkü sorgulamak, güvenlik duygusunu kaybetmek ve güvenli alanı terketmek anlamına gelir.

Kapalı toplumlarda inanç, bireyin kimliğinin temel bileşeni olarak görülür. Dini düşünce ve inançların herkes tarafından kabul edilmesi beklenir. Toplumun gizli ve açık baskısı her yerde hissedilir ve farklı düşüncelere sahip bireylerin olmaması temel toplumsal kural olarak belirlenir. Otoritenin baskın olduğu veya her cevabın size verildiği bir sistemde yetiştirilirseniz, "neden" diye sorma alışkanlığı yavaş yavaş kaybolur.  Toplum ve otorite geleneksel değerleri sürdürmek için "sorgulamayan birey" tipini över, ödüllendirir, sorgulayanı ise uyumsuz görür, hayretle, dışlamayla hatta tiksintiyle bakar.

Böylesine yerleşik ve değiştirilemez inançla şekillenen bakış açısında aileden ve toplumdan gelen dini öğretiler çoğu birey tarafından direnç gösterilmeden kabul edilir. Otorite zinciri bireyin inanç sistemini her aşamada denetler ve aidiyet duygusunu hatırlatır; bireye yalnızca bir "inanç" değil, aynı zamanda "biz duygusunu" yerleştirir. Dolayısıyla inancı sorgulamak, gruptan kopma riski taşıdığı için kişiyi otomatik olarak "sorgulamamaya" ya da düşüncelerini gizlemeye, özgürce ifade etmemeye yönlendirir. Örneğin küçük bir toplulukta belli bir ritüele katılmamak kişiye karşı yüz çevrilmesine ve tavırlar takınılmasına sebep olacaktır.

Sorgulama eylemi ile şüpheyle yaklaşımlar, kişinin kendisine öğretilen, aşılanan inançların yanlış olabileceği kaygısını doğurur ve içsel karmaşaya neden olabilir. Çoğu kişi, bu rahatsızlığı yaşamamak için sorgulamaktan kaçınırken psikolojik açıdan daha "rahat ve kaygısız" bir yolu tercih eder. Kimileri ise bu içsel çatışmaları göze alarak, aşarak, direnerek farklı düşünceler arama ve geliştirme cesaretini gösterirler.

Eleştirel düşünceyi ve bilimsel yöntemi yeterince içselleştirmemiş bireyler, dogmaları sorgulamak için gerekli zihinsel araçlardan yoksun kalır. Eğitim, yalnızca "dini bilgi yüklemek" olarak anlaşılırsa bireyler dini dogmalarla çatışmaya girmeyen hatta dogmaları derinleştiren düşünceler üretirler. Rasyonel, eleştirel düşünce eksikliği, bu dogmaların tartışılmaz kalmasını sağlarken gelişme potansiyelini zırh gibi kuşatır. Ortadoğu halklarının kısır döngü içinde inançlara odaklanıp, dünyanın geri kalanına yabancılaşması, ayak uyduramaması hala "kutsal" peşinde koşarken barışı sağlayamamaları, düzen kuramamaları, eşitlik ve insan haklarında yetersiz kalmaları nasıl açıklanabilir, üstelik bir zamanlar dünya medeniyetinin beşiğiyken.

Dini otoriteler ve politik liderler inancın "mutlak doğruluk" iddiasını pekiştirirken sorgulamayı "ahlaki düzen", "toplumsal düzen" veya bugünlerin popüler söylemiyle "milli birlik" için tehdit sayarlar. Kimi otoriter liderler, dini argümanlarla harmanlanmış ideolojilere özellikle dönüş yaparak düşünce yetileri gelişkin olmayan bireylerin ve toplulukların güvenini sağlamayı ve dolayısı ile iktidar olmayı amaçlarlar. Böylesi bir siyasi gücün, sorgulamayan bireyleri kendi ideolojilerine kaynak olarak daha kolay kullanacağı açıktır.

 


5 Ağustos 2025 Salı

RİTÜELLER, İNANÇ VE KORUNMA ARAYIŞI ÜZERİNE

RİTÜELLER, İNANÇ VE KORUNMA ARAYIŞI 

-Ritüelleri, din ve gelenek farkı gözetmeksizin, insanlığın ortak ve önemli olgusu olarak ele alacağım.

Lars von Trier'in Melancholia filmi, varoluşsal korku, çaresizlik, anlamsızlık, depresyon, kabullenme, kaos, ölüm, yaşam, sıradanlık, geçicilik, hayatın karanlık ve mistik yanları ile nihilizm temasını işler. Filmde yaklaşan bir gezegenin dünyaya çarpacağı kesinleşmiştir. İnsanlığın, bilimin, teknolojinin, mantığın, saklanmanın çaresiz kaldığı bu son anlarda, filmin baş kadın oyuncusu Justine’in yeğeni Leo için ağaç dallarından yaptığı korunak (onların deyimiyle "sihirli mağara")  bir tür korunma ve hayata tutunma arzusunun fiziksel sembolüdür.

İnsanın fiziksel ve ruhsal korunma ihtiyacı temel bir istektir ve hayatta kalma meselesidir. Filmdeki bu korunak mantık dışıdır ve sadece birkaç dalın birbirine çatılmasından ibarettir. Ancak yine de o dalların altına girerler, çünkü insan zihni gerçek korunmanın imkansızlığında bile "sembolik korunmaya" razı olabilir. Burada dallar ile yapılan mağara, bir inanç, bir ibadet, bir dua, bir tılsım, bir ikon kadar sembolik bir ritüeldir. Gerçekten koruyup korumadığı önemli değildir; önemli olan zihnin ve bedenin ona sığınarak korunacağını ve ölümcül kadere daha az ızdırapla, mümkünse huzur içinde gidileceği, işe yarasın ya da yaramasın elden gelenin yapıldığına da inanılmasıdır. 

Filmin insan hayatının aslında ne kadar önemsiz olduğunu ve evrenin insana ve büyük ölçekte dünyaya, gezegenlere, yıldızlara ve galaksilere kayıtsızlığı karşısında yapacak bir şey olmadığıdır.

Melancholia filminde dünyanın yok oluşu, bireysel depresyonla kolektif çöküşün iç içe geçtiği bir alegoridir. Bilimsel bilgi işe yaramaz hale gelir; artık hayatın alışılagelmiş rasyonel, doğal ve doğa üstü çözümleri yoktur. Ancak çocuğun gözünde bu "korunak", yaklaşan kozmik felakete karşı görünmez bir kalkan hissi vermektedir. O an, yıkıcı gerçeklik karşısında sembollerin ve hayali ritüellerin, beklentilere sihirli dokunuşla karşılık vermesinin arzulandığı son sahnedir.

Lars von Trier’in o basit korunağı, sadece bir film sahnesi değil, insanlık tarihinin özetidir. En güçlü teselli vericiler bazen en zayıf malzemelerden yapılsa da insanlık yine de inanmaya ve ihtiyaç duymaya devam eder. Çünkü insan olmak zordur ve inançlar, insanın bedensel ve ruhsal zorlanmalarında sığındığı, çareler aradığı, sihirli ve sembolik ritüellerle doludur. Gerçeklik karşısında kolay yıkılsa da insanların onları yanında hissetme arzusu asla kaybolmaz.

Bu korunak bir tılsıma sığınarak olağandışılığı savuşturma aracıdır. Felaketi önlemez, sonucu değiştirmez ama onunla yüzleşme biçiminde bakış açısını değiştirebilir. Naif insanın teslim olmadan önce kendince yapabildiği anlamlı ya da anlamsız son eylemdir. İnsan, en absürd, en anlamsız, hayatın sıradan akışına ters anlarda bile hayata tutunmaya, anlam üretmeye, çareler aramaya çabalar. Ve bazen bu anlam, birkaç dal parçası arasında hayat bulur, bazen yalvarışla bir duadır, bazen dinsel olan ya da olmayan çeşitli ritüllerdir.

Din ve Tanrı düşüncesine bakış açısı ritüellerin değerini ve önemini belirleyen ilk unsurdur. Ritüeller fizik ötesi dünyaya bağlılık ve o boyutlarla iyi iletişim ve uyum yaratmayı amaçlarken illa ki dinsel temaya ve kurallarına uygun olmak zorunda değildir. İsteklere ve amaca hizmet ederken belirli yerleşik ilkeler dışında yani normlara uymayan uygulamalar da vardır ve olacaktır. Tabii ki ritüellerin potansiyeli, kişinin ona olan inancının gücüne, istencine ve ihtiyacına bağlıdır. 

İnanç, inanılan şeyin var olduğu ve doğru olduğu hissinin kesinliğidir. Dini ritüeller inançların özünü yansıtır ve dinlerin felsefesini yaşama geçirmenin ve ifade etmenin eylemsel araçlarıdır. Tanrı ve semavi dinlerin kutsal kitapları en büyük ve kutsal koruyucular olarak görüldüğünden, inançlı bir kimse dini ritüeller vasıtasıyla yaratıcı güç ile "etkileşime" ve "iletişime" girmek ister. İnsanların inançlarını ifade etmek, manevi boyutlarla iletişim kurmak amacıyla bireyler veya topluluklar tarafından gerçekleştirilen eylemler, nesneler, sözler, jestler, semboller içeren, çeşitli anlamlar yüklenmiş ve yapılandırılmış bireysel veya toplumsal davranışlar ve törenlerdir ritüeller. 

İnsan aklı, rasyonel, bilimsel olduğu kadar dogmatik, sembolik ve ritüelisttir. Yalnızca mantıkla değil, irrealite ile sembolle, mitle ve metaforla da çalışır. İnsanoğlu kontrolü dışındaki dünyada ve uçsuz bucaksız bir evrende, inançlarla ve mitlerle insanlık tarihini yazarak etkili bir varlık olma duygusu, hakimiyet ve önem hissini yaşamaya ve yaşatmaya çalışmıştır.

Yaşam çok karmaşık bir süreçtir. Ritüeller insanların, anlam veremediği ya da müdahale edemediği, belirsiz olaylar karşısında kısa süreli sığınaklarıdır. Arzularının gerçekleşeceği, kontrol edilemeyen katı ve soğuk gerçekler karşısında destek hissedebileceği ilahi bir güçten yardım isteme çağrısı ve yöntemleridir. Yaşam örüntüsünün yada dini söyleyiş ile "kaderin akışını" tayin eden gücün insana (kullara) sahip çıkacağına, koruyacağına, kayıracağına, arındıracağına, sürecin yolunda gitmesini sağlayacak güçlerin ve oluşumların yanında ve tarafında olacağına, yeni nedenler yaratarak, farklı sonuçlar doğuracağına inanılan eylemlerdir. 

İnsanlar doğa üstü varlıklar ve güçleriyle bağlantıya geçerek, dünya yaşamını aşma ve kontrol altına alma, olayların isteklerine göre düzenlenmesi, düzeltilmesi ve yönlendirilmesi için çabalar durur. Bu anlayış, rastlantısallık yerine belirlenmiş bir amaç, kaos yerine düzen fikrini evrenle bütünleştirir. İnsan evrensel düzen fikrini ilahi yaratıcıya bağlayarak kabul ederken kendi yaşamındaki düzensizliklerin gerçekliğini düşünmeme yolunu tercih eder. İşte ritüeller gerçekliği değiştirme arayışlarının törensel ve kutsanmış halidir. Sonuçta insana yaşamının denetimsizliğini unutturur, çaresiz ve yalnız olmadığını hissettirir, kontrol yanılsamasıyla psikolojik bir eşik yaratır, kaygı ve endişeleri dengeler, yalnızca kötülüklerden değil, anlam kaybından da koruyan önemli bir köprü vazifesi görür. 

Tarih boyunca insanlar, olağanüstü durumlar karşısında ortak inançlar etrafında toplanma eğilimi göstermiştir. Bu, yalnızca bireysel değil kolektif bir savunma mekanizmasıdır. Kült davranışlar ve düşünceler ortak korkulara karşı ortak çözümler üretme ihtiyacının bir sonucu olarak doğmuştur. Kült önderlerin önerileri bu karmaşık dünyada kimilerine derin bir güven duygusu sağlar. Tıpkı sihirli korunak gibi sembolik bir güvenlik ve destek alanları yaratır çünkü insanlar ta başından beri hem fiziksel hem de görünmez güçlere karşı korunmak, savunmak ve saygısını, sadakatini göstermek istemiştir. 

İnsan yalnızca bedensel değil, aynı zamanda ruhsal olarak da fiziksel doğanın bir parçasıdır ve biyolojik yapısı gereği kırılgandır. Bu kaçınılmaz kırılganlık karşısında geliştirdiği savunma biçimlerinden biridir Tanrı’ya ve ona yapılan tılsımlı ritüellerine sığınmak. Tılsımı "sihir" anlamında kullanmıyorum. "Tılsım" kelimesini doğa üstü güçlerle etkileşime girerek, olayları etkilemesi durumu olarak  belirliyorum. Çoğu ritüel, amacı ve yöntemi ne olursa olsun tılsım barındırır. Örneğin tesbih çekmenin Tanrı’ya bağlılığı güçlendirdiği, kişinin kalbini temizlediğini ve günahlardan arınmasını sağladığı, zihni sakinleştirdiği, taşlarının kem gözlerden koruduğu hatta bir meditasyon aracı olduğu söylenir. Bu basit boncuk dizisi nesnenin ve eyleminin tılsım ile harmanlanmadığını kim söyleyebilir? 

Her ritüel karmaşık sembolik, mistik ve tılsımlı düşünce kapasitemizin ürünüdür. Ritüeller ve tılsımlar, insanın hem fiziksel dünyanın hem de ruhsal ve düşünsel dünyanın karmaşasını düzenlemeyi ve düzeltmeyi sağlarlar. Dini ritüeller, nesnel gerçeklere ve neden sonuç ilişkisine adapte olmaya, görünmez, soyut güçlere yaklaşmaya, fiziksel, ruhsal ve düşünsel yaşama anlam katmaya yardımcı olur. İnsan bu anlam üretme sürecinde aktif ilahi iradeye "bağlanma" ve "bağlılığını" göstermeyi amaçlar; şüphe edilmeyen, yardım ve korunma dilenen, belirsizliği dengeleyen, öngörülebilirliği hissettiren, kötücül olanı uzaklaştıran (niyete bağlı olarak kötülük isteyen), kaygılar ile baş edilmesini sağlayan, ortak kimliği pekiştiren, bireye ve topluma sembolik kontroller sağlayacak veriler sunan, motivasyon sağlayan, anlam arayışının temelini oluşturan, zihnin derinliklerinin boşluklarını dolduran bir "yatıştırıcı ve düzenleyici" unsurlar olarak karşımıza çıkar.

Örneğin cenaze törenleri, ölümü bir "geçiş" olarak anlamlandırarak kaosu düzene sokar ve acıyı indirgemeyi amaçlar. İnsanlar, ölen kişinin Tanrı ile doğrudan bağ kurduğunu düşünülür ve sonsuz temas halinde olmanın güveni hissedilirken, ölen kişinin yeni bir "hayat" bulacağı ve ödüllendirileceği aşamaya geçtiğine inanılır.

Ritüeller bir tür hayatta kalma stratejisidir. İnsanların dünyada tecrübe ettiği en önemli olgulardan biri "adaletsizlik"tir. Doğanın adaletli olmak gibi bir amacı yoktur. Ama insanın toplum içinde yaşamını sürdürebilme kapasitesi ise hakkaniyetli bir dünyada yaşadığı inancı ile temellenir ve sosyal doğası gereği adil bir dünya özlemi taşır. Bu isteğin temelinde, yapılan eylemlerin karşılığını göreceği, iyiliğin ödüllendirileceği ve kötülüğün cezalandırılacağına dair akıl, ahlak, sosyal denge inancı ve ihtiyacı yatar. Söz konusu inanç ile "hayatın" yaşanabilir olduğu ve hayata dair değerlerin anlamlı olmasını sağlayan bilgisel ve varoluşsal değerleri deneyimlemek, yaşamak ister. İşte dini ritüeller hem hayatın adaletsiz ve kötücül yanlarını aşma, hem uyum sağlama, sabır ve rıza gösterme işlevini de üstlenirler. Çünkü karmaşık, belirsiz ve adaletsiz görünen yaşam serüvenini bir "öykü", bir "efsane", bir "masal" içine yerleştirerek insanın varoluşuna mistik bir katılım sağlarlar.

İnsan sosyal bir varlık olarak ritüellerle topluluk oluşturma ve sürü içinde işbirliği yapma kapasitesini artırır ve bireyin diğerleri tarafından aynı değerler etrafında kabulünü sağlar. Emile Durkheim’a göre ritüeller, "kolektif bilinç" duygusunun oluşmasında temel bir role sahiptir. Birlikte tekrarlanan bu davranışlar sayesinde insanlar, ortak değerler yaratırlar ve kendilerine benzeyen ama daha büyük bir bütünün parçası olduklarını hissederler. Bu nedenle dini törenlerden milli bayramlara, cenazelerden mezuniyet törenlerine kadar birçok ritüel, aynı zamanda toplumsal birlik ve dayanışmanın bir ifadesidir. 

Ortak ritüeller, grupların iç dayanışmasını artırır, kendilerinden olmayanlara yani dışarıya karşı sınırları da çizer. Toplulukları ve bireyleri inanmayanlardan ayırır, inanılan şeyleri resmi ve kurumsal bir şekilde gösterir, bunları açıklamak ve dünyanın diğer topluluklarına duyurur. Bu, evrimsel olarak "biz ve onlar" ayrımını daha görünür kılarak grup içi sadakati, mücadele ruhu ile rekabeti artırır. "Biz ve onlar" ayırımı bazı topluluklarda çok daha belirgindir ve bu durum düşmanca eğilimlere hatta din savaşlarına kadar götürmüştür. 

Bayram, vaftiz, sünnet, oruç, festival, anmalar, kutlamalar, ilahiler, dualar, çeşitli ibadetler gibi belirli günde buluşup yapılan pratiklerle ortak değerler tekrar edilerek toplumsal bağlılığın devamı sağlanmış ve değerler korunmuş olur. Pratikler bireyin sosyal kimliğini güçlendirir, aidiyet ve güven hissini artırır. Aynı zamanda ticaret, uzlaşma, dayanışma, iletişim, anlaşma gibi sosyal dinamiklere de vesile olur.

Büyük antik medeniyetler, genellikle tanrısal olan ve evrenin doğasını açıklayan teolojiler içeren karmaşık dini sistemler geliştirmiştir. İlkel insanlardan günümüz modern insanına kadar istencin gerçekleşmesini sağlamada tüm tüm doğa ve doğa üstü güçlerin etkin olmasını, olayların örgüsünün yaşamın temel amaçlarına göre koşullanmasını, sihir ve mucize beklentili hayallerin ihtiyaca göre harekete geçirilmesini sağlayacak şey ritüellerin görevi olmuştur.

Ritüeller inançların ve dinlerin göstergesidir. Ritüeller olmadan dinin hakimiyet, aidiyet, sosyal ve psikolojik etkileri asla olamazdı.

İnsanlar ruhani dünyayı kendi parçaları gibi görme eğilimindedirler: fiziksel olmayan, görünmeyen, gizemli ama insani hisleri anlayan ve her an yardım isteyebilecekleri büyük alemin bir parçası olduklarına inanmak isterler.

 

11 Haziran 2025 Çarşamba

SAYGISIZLAR

SAYGISIZLIK

Çevresine rahatsızlık veren, her an her yerde karşılaştığımız, küçük sineğin mide bulandıran benzerliğindeki başkalarının haklarına saygı göstermeyen, "saygısız" insanlar daha da çoğaldı.

Böylesi insanların davranış biçiminin bilgi eksikliğinden mi, sorunlu veya umursamaz biri olduğundan mı, içsel sorgulama mekanizmasının yetersiz ve kaygısız olduğundan mı, terbiye almadıklarından mı, "eğitimsizlikten mi" yoksa "ortalama" bir insan olmaktan mı kaynaklanıyor?

Her şeyden önce bu bir bilgi meselesi değil, kendini bilmek meselesidir.

İşte o kişinin özelliklerinden bazıları:

·       "Ahlaki sorumluluk" üstlenmiyordur. Uygun anlarda eylemini yapmak ya da yapmama gibi düzen ve saygı adına yükümlülüklerin sorumluluğunu almaz.

·       "Duyarsız" kişiliğinden dolayı kendine ve çevresine hesap verme gereğini duymaz.

·       Kendisinin sebep olduğu durumlarda başkalarının ne ölçüde etkileneceği bilmek ve tahmin etmek "içsel bir yetenektir." Bu yeteneğe sahip olmadığı için kendi dışındaki şeyleri anlamlandıracağı kollektif bilinç düzeyinin altındadır.

·       Başkalarına hissettiği yükümlülüğün kendi keyfi özgürlüğünden önemli olmadığı düşünerek "bencilce" davranmaktadır.

·       Yükümlülükleri önemsemeyen "zayıf" kişiliğe sahiptir.

·       Uygarlaşma kültürünün gerisinde ya da dışındadır.

·       Dürtülerini kontrol edebilme özelliğinden yoksundur.

·       Dünyayı ve çevreyi tanıma gereği duymuyordur.

·       Ortak yaşamın kurallarını hiçe sayıyordur.

·       Kendi gelişmemişliğinin farkında değildir.

·       Kuralların kendileri için değil başkaları için olduğuna inanıyordur.

·       İşbirlikçi ve paylaşımcı değildir.

·       Sorgulayan değildir.

·       Soruları olmadığı için sorunların çözüm yöntemini de bilmez.

·       Yozlaşmış kültürün bir parçasıdır.

·       Korumacı duygularını yalnızca en yakın çevresine ve bağlantılarına yöneltmekte ve onun dışındakileri umursamamaktadır.

·       Toplum dışıdır ve uyum sorunları vardır.

·       Hoşgörülü değildir.

·       Kuralların uygar bir toplum için gerekli olduğunun farkında değildir.

·       Kendisini yaşadığı toplumun bir parçası hissetmiyordur.

·       Öç alma duygusu toplumu küçümsemesine neden olmaktadır.

·       Karşı davranışları ile kendini önemli hissetme, hissettirme ve gizliden öç alma, tedirginlik yaratma dürtüleri vardır

·       Başkalarının kendisi için birşeyler yapmasını beklemekte ve davranışlarıyla onları bir anlamda kendine karşı bağımlı kıldığını düşünmektedir.

·       Çağdaş dünyanın beklentilerini karşılayamayan düşünce sistemi geliştirmiştir.

·       Kendine rehber olanlar kendisi gibi kişilerdir.

·       Eğitimsiz ve dar görüşlüdür.

·       Ukala birisidir.

·       Yaptıklarından keyif alan bencil birisidir.

·       Umursamaz birisidir.

·       Yaptığı yanlışın geri bildirimini sağlayacak iç gözlem yeteneğine sahip değildir.

·       Çevresini doğru algılayamamaştır.

·       Dar ve kapalı bir çevrede yetişmiştir.

·       İradesi zayıftır.

·       Sabırsız birisidir.

·       Psikolojik sorunları vardır.

·       Ahlaki ve sosyal kuralların özgürlüğünü elinden aldığını düşünüyordur.

·       Uyumsal davranış bozukluğu vardır.

·       Ya da iyiliği reddediyordur.

·       Ya da "gıcığın" tekidir.

                                                                                          

 

 

 

 

 


6 Haziran 2025 Cuma

TOPLUM - 1

KAPALI TOPLUM

Kapalı toplumlarda “eğitim” yetersiz kalıyorsa, seviye geriye gidiyorsa dış dünyayı anlamlandırma yeteneği de gelişmeyecektir. Özgür ve eleştirel düşünebilmeyi bilmeyen bir toplumun şimdiki nesli, önceki nesillerin gelişmeyi engelleyen özelliklerini terketmiyorsa değişmesi, atılım yapması ve daha mutlu olması düşünülemez. Yeni, beklenmedik, zor sorularla yüzleşmeye cesaret edilemez ve nesnel gerçekler karşısında akıllıca tavır alınamaz, cesaretli ve açık fikirli olunamaz ise gerileme kaçınılmazdır. Kapanıklık arttıkça zihinler de körelir. Geçmişi korumak adına bugünün olgularını, oluşumlarını, düşüncelerini görmezden gelmek yanlıştır ve tutuculuktur. Dünyadaki gelişmeler karşısında afallayıp geleneklerin düşünce ve eylem alanına sıkışıp kalmak huzursuzluğu yaygınlaştırır. Geleneğin saygınlığı, doğruluğu yaşanılan zamanın koşullarına göre sorgulanmalıdır. Burada geçmiş ile bağların koparılmasını değil güncellenmesinin gerekliliğine inanıyorum ve folklorik gelenekten bahsetmiyorum. Yine saygın, ama daha eşit, daha özgür, daha ahlaki, daha demokratik kültürel değerler, alışkanlıklar yaratılmalı ve öğretilmelidir.

Bir toplum, kendisinden ileri düzeydeki insanlara sahip çıkmıyorsa,

Bir toplum, kendisinden ileri düzeyde insanların çıkmasına müsaade etmiyorsa,

Bir toplum, kendisinden ileri düzeyde insanlar çıkaramıyorsa,

O toplum ilerleyemez,

O toplum yerinde sayar,

O toplum yozlaşır,

O toplum aydınlık ruhlara karanlık bir ülke tarihi yazar.

BLOG İÇERİĞİ / LIST OF CONTENTS

YAZILAR    -KUTSALLAŞTIRMA -5- (17.06.2026) -KUTSALLAŞTIRMA -4-  (15.06.2026) -KUTSALLAŞTIRMA -3- (13.06.2026) -KUTSALLAŞTIRMA -2-  (12.06...