10 Ocak 2023 Salı

SEMİZ BEY VE DÂN (ÖYKÜ)

Derdini dinletebilmek için ağzından çıkacak kelimelerin şiddetine karşı koyamayacak bir ruh haliyle konuşuyordu. Besbelli çok bunalmıştı ve bu davranışı patronu karşısında şimdiye değin hiç yapmadığı bir şeydi.

"Evet, evet ama hiç dinlenmeden gece yarılarına kadar çalışmak akıllıca görünmüyor artık Sayın Patronum!" diye kendisine de ilginç gelen bir ses tonuyla çıkıştı.

"Dur, dur... Sen benim sağ kolumsun Dânâ, sağ kolum. Böyle sözler senin kariyerine yakışmıyor, rica ederim." İhtişamlı masanın gerisinde oturan adam umursamazca kırmızı yanaklarını titreterek purosundan derin bir nefes çekti, "hem karına ilgi göstermeyi ihmal etme derdim her zaman sana, sonunda çekti gitti bak. Ben de çok çalışıyorum ama karıma ayıracak zaman bulabiliyorum." Bu sözlerden sonra Semiz Bey gerçekten karısıyla ilgilenip ilgilenmediğini düşündü. Henüz bir hafta önce aldığı pırlanta kolyenin kutusunu açarken karısının mutlu yüz ifadesini düşününce tereddütsüz onunla ilgilendiğine bir kez daha inandı. Sırıtırken saygıyı elden bırakmayan kızgın adamı kışkırttığının farkında değildi. "Zaman ayırmalıydın dostum," dedi yine ilgisiz sesiyle ve sinir bozucu hareketleriyle.

"Ama..."

"Bizim işimiz bu, işimiz bu, sen bir profesyonelsin değil mi? Bu imparatorluğu çalışarak yarattık ve şimdi dünyanın en büyük inşaat şirketlerinden biriyiz," diye araya girdi Semiz Bey.

Dânâ asıl konuya dönüş yaptı ve "Yemek molam hiçbir zaman on beş dakikayı geçmedi; eve vardığımda ne karıma ne de çocuklarıma beş dakikadan fazla zaman ayıramadan yorgunluktan sızıp kaldım, hiç tatil yapmadım, hiç senelik izin kullanmadım!" Nefeslendikten sonra, "Evim merkeze öyle uzak ki, itiş kakış arasında tam iki saatte işe gelebiliyorum, iki saatte dönüşü var bunun, kırk dört durak geçmekteyim Sayın Semiz, daha öncede söylemiştim; yirmi sekiz durak batı metrosu, yedi durak otobüs, dokuz durak merkez metrosu..."

"Araba kullanmaktan korkuyorsan ben yapabilirim!"

"Konumuz o değil efendim. Merkez'de meselâ A7SUN gökdeleninde bomboş duran yirmi daire var; gerçi yerin otuz metre altında ama... Birini bana ayırsanız küçük taksitlerle maaşımdan öderim." Sesi denetimsizdi ve gizli öfke belirtileri gösteriyordu.

İstifini hiç bozmadan Semiz Bey, "Dostum sana az para verdiğimi söyleyemezsin! Merkeze yakın bir yerde oturmanı kaç kere söyledim. Her şeyi benden nasıl beklersin."

"Merkez'de bir daire alacak kadar da kazanmıyorum Sayın Semiz. Zaten aldıklarımın çoğu da karımın nafakasına, çocukların okul taksitlerine gidiyor. Merkez'deki evler çok pahalı, yani… çoğu sizin olan şu binalar. 'Sıradan insanlar Merkez'de oturmamalı' sözü benim için de geçerli anlaşılan. İmparatorluğunuzun o görkemli gökdelenleri benim tasarımlarım, benim sayemde ülkenin en çok tanınan adamı değil misiniz?"

Semiz Bey purosunun külünü kocaman bir kül tablasına beceriksizce serpiştirdi. "Hı... Doğru." Dânâ'nın tavırlarından artık rahatsızlık ve sıkkınlık duymaya başlamış, bu adam haddini fazlasıyla aşmıştı. Çünkü böylesi konuşmalar arada olsa da hiç uzun sürmez, birkaç dakika içerisinde Semiz Bey'in belirsiz tavırları sonrasında kendiliğinden kapanıverirdi. Ama bugün durum farklıydı, onu ilk defa böyle ısrarcı, kararlı ve hatta kavgacı görmekteydi.

"Bana oturacağım küçük bir daire verin lütfen, elli metrekare bile bana yeter."

Koltuğuna yayıldı, kendini toparladı ve pişkin ve hükümran bir tavırla tam bir patron gibi konuştu: "Yıllardır yanımda çalışıyorsun Dânâ, ülkenin en büyük inşaat şirketinden sebepsiz yere bırakıp gidersen kimse sana güvenmez… hem kolayca iş de bulamazsın."

"Haklısınız ama!" derken tehdit vurgusunu hissetti.

"Haklıyım tabii... Yeteneklerini kullanmak seni mutlu etmiyor mu yoksa? Senin gibi bir dâhi mimar ve mühendisin bunları bilmesi gerekir değil mi? Bilmesi gerekir." Gerdanın şişirerek, "Şimdi bunları bırakalım da, şu muhteşem binamızın taslaklarına bakalım."

Semiz Bey atikçe doğruldu ve bina maketlerinin ve planlarının bulunduğu geniş odanın ortasındaki geniş masaya doğru ilerledi. Bir taraftan da "Muhteşem, muhteşem!" diye söyleniyordu, yanakları al al, gözleri pas parlaktı. Masanın üzerinde duran kocaman şehir maketi ve tam ortasında da diğerlerinden ilk bakışta hemen ayrılan, çok dikkat çekici bir yükselti vardı. Bu yükselti yakında inşaatına başlayacağı, onun tutkuyla önemsediği ve hayatının projesi olarak nitelendirdiği dev gökdelendi. Bir kez daha kutsal bir nesnenin karşısındaymış gibi hayranlıkla maketin seyrine daldı. Bir süre sessizlikten sonra, "Özel odamı düşünmek bile beni çıldırtıyor; aynaları, cam duvarları, mimari zevklerimi biliyorsun, yüzme havuzu... Biraz anlatsana! Şimdiye değin yapılan en muhteşem bina olacak ve tepesinde o muhteşem oda!" Binasının ve özel odasının hayaliyle keyifle oynaşırken kendinden geçmiş, suratı zevkten o anları yaşıyor gibi başkalaşmıştı.

Dânâ'da oflayarak masanın başına geldi. "Biliyorum tabii Sayın Semiz, biliyorum!"

"Bak Dânâ sana güveniyorum. Bu binayı bitirince maaşına zam yapacağım kesinlikle. Kesinlikle sana sürpriz yapacağım!"

"Gerçekten sürpriz olacak!" diye mırıldandı Dânâ.

*

İki ay sonra inşaat yerinde:

"Ne muhteşem bir temel değil mi Dânâ? Beni dünyanın en mutlu insanı edeceksin."

"Orasını bilemem," diye geçirdi içinden. "Ama beni her zaman hatırlayacağınıza eminim!"

"Kesinlikle dâhi dostum, kesinlikle!" derken adeta kırıtıyordu.

Onbir ay sonra:

"Dânâ, buradan bile binamızı görebiliyorum. Dur tahmin edeyim kaçıncı kata kadar çıktığınızı; Yüz kırk dört mü?" 

Çelik kule, camdan elbisesini giymemişti henüz ama diğer gökdelenlerin arasından ayrıcalıklı ve abidevi duruşuyla şimdiden fark edilmeye başlamıştı bile.

"Yaklaştınız, yüz kırk sekizinci kattayız."

Ellerini ovuşturarak, "Özel odamı görmek için sabırsızlanıyorum. Tanrım ne hoş, ne yücelik..."

Dört ay sonra:

Ofisin penceresinden hayran gözlerle binasına bakarken, purosunu daha keyifle üfledi. Savrulan duman cama çarparak Semiz Bey'in yüzünde okşarca dağıldı. "Mükemmel oldu, muhteşem! Tepesinde, kendimi şehrin hâkimi hissedeceğim." Heyecanla sordu, "Açılışı ne zaman yapıyoruz?"

"İki hafta sonra efendim," diye cevapladı Dânâ.

Bina, iki yüz yirmi katlı, altın renginde, camdan dev bir Brancusi٭ heykelini andırıyordu. Giderek incelen, uzayın derinliklerine fırlamayı bekleyen bir kuş, bir füze gibi harekete hazır bekler gibiydi. 

Ve iki hafta sonra:

"Büroları, evleri hepsini sattım biliyor musun? Harika!"  diyerek ellerini ovuştururken kendi kendine keyiflendi Semiz Bey. "Kim oturmak istemez böylesi bir anıt binada ha! Söyle kim!"

"E... Evet, harika." diyebildi Dânâ. Kendisine küçük bir daire ayırmayışına hiç şaşırmamıştı. Sonra söze girdi: "Asansörleri çok geniş tuttum. İnsanların metrodaki gibi sıkışarak inip çıkmalarını istemiyorum. Metrodaki kalabalığın balık konservesi hallerini iyi bilirim."

"Çok düşüncelisin. Tabii o kadar para sayıyorlar adamlar. Metroda balık konservesi gibi mi gidiyorsunuz?  Ah, dostum alışmışsındır ama! Ben balık konservesini hiç sevmem biliyor musun? Heh, heh. Hem ben öyle kapalı yerlerden korkarım. Heh, heh! Alışmışsınızdır canım."

Semiz Bey tarifi güç itici bir mahlûk gibi göründü gülerken. Dânâ iğrentisini dudaklarını büzüp, kafasını sallayarak savuşturdu.

Açılış günü:

Şehre uzaktan hangi açıdan, nereden bakarsanız bakın uzaydan gelmiş bir nesne gibi göze çarpıyordu dev gökdelen. Daha şimdiden dünyanın yeni harikaları arasına girdiği bile söylenmekteydi.

Camdan kulenin içi de dışı gibi muhteşemdi. Ortadaki holün muazzam boşluğundan yukarıya bakıldığında, ışıklı helezon adeta fışkırarak insanın aklını, bedenini, ruhunu da çalarak yükseklere tırmandırıyor, gözler ışığın, mekânın, neyin nerede başladığını ve sonlandığını anlayamıyordu. Manzara bir kuyrukluyıldızın kuyruğundaymış gibi sarı ve beyaz ışıltılar içerisinde sonsuzluk hissiyle uçuşuyor, baş döndürüyordu. Bina gerçekten de çok ihtişamlıydı ve inanılmazdı. Böylesi bir harikaya sahip olduğu için Semiz Bey'in gururuna ve keyfine hak vermemek mümkün değildi.

Semiz Bey arkasındaki Dânâ'ya dönerek,  "Bak bütün ülke başkanları açılışa gelmişler, ne kadar da kalabalık." Önünden geçmekte olan konuklara, büyük bir nezaketle hoş geldiniz derken zevkten çatlamak üzereydi. Yanındaki bir Devlet Başkanına dönerek: "Sayın Başkanım, şu ortada duran iki sütuna bakınız, onları görmek bile binamın ihtişamını anlatmaya yetiyor değil mi?" Başkan gülümseyerek, başını salladı. Arkasına yine dönerek Dana'ya fısıltıyla, "Misafirler gitse de özel odamı tamamlanmış haliyle bir görsem! Sürpriz olsun diye oraya hiç çıkmadım. Bu sana olan güvenimin bir göstergesidir Dânâ, beni anlıyor musun? Tanrım dayanılacak gibi değil." Sinsice kıkırdamaya devam etti.

Bütün televizyonlar açılış törenini canlı yayınlamaktaydılar. Konuşmak için Semiz Bey kürsüye geldi. "Binanın planlarını bizzat ben tasarladım, yardımcılarım da vardı tabii..." Binanın özelliklerinden övgüyle, uzun uzun coşkuyla bahsetti. Yalnızca bir kez Dânâ'nın adı bile geçmeden tüm çalışanlarına teşekkür etti. Konuşmasının sonuna doğru neredeyse şişen egosunu ağlatacaktı, "Çok çalıştım, çok yoruldum," diyerek sözlerini bitirdi.

Gazetecilerden biri sordu: "Karınızla tatile çıkacağınızı duyduk."

"Karım (bu sırada genç ve güzel karısının görüntüleri ekrana geldi), çok yorulduğumu, iyi bir tatile ihtiyacım olduğunu söyledi. Onu nasıl kırabilirim  (eliyle ona öpücük gönderdi, kadın da ona gülümsedi). Yarın dünya turuna çıkacağız. Karım uçaktan çok korkuyor ama ne yapalım o da gemiyle peşimden gelsin," derken kendisiyle birlikte herkes güldü.

Akşamüzeri:

Nihayet büyük an gelmişti: Semiz Bey özel odasının tamamlanmış halini nihayet görecekti. Dânâ ile birlikte en üst kata çıktılar.

Semiz Bey, adımını içeriye atar atmaz ellerini göğsünde birleştirdi. Gördüğü manzara karşısında bir şeyler söylemek, kendini inandırmak istiyordu. Pencerelerinden şehrin tüm manzarası ayaklar altındaydı. Modern tarzın klasik çizgileriyle harmanlanmış pastel tonların hâkim olduğu, ışıltılı çok geniş bir mekâna girdiler. Oda, merkez holünün tam üzerindeydi ve tabanı yer yer camla kaplanmıştı. Gezinirken insana âdeta ışıltılı bir bulutun üstündeymiş izlenimini uyandırıyordu. Tam ortadaki kocaman havuz ise odaya bambaşka bir hava katıyordu.

"Harika... Harika bir yer,  kalbim duracak sanki. Çok güzel olacağını bekliyordum ama bu kadarını da değil. Muhteşem, muhteşem!" Hayranlıkla etrafına bakınırken söylendi, "Şu tatilde nereden çıktı anlamadım, durup dururken. Kadınları bilirsin işte, şu odanın keyfini çıkarmak varken!" Yüzünü bir an için buruştursa da keyfine diyecek yoktu.

Dânâ araya girdi. "Her şey sesle kumanda edilebilir efendim. Monitörlerden binanın her tarafını izleyebilirsiniz. Her tarafa görüntülü mesajlar iletebilirsiniz, bazı duvarların yerlerini değiştirebilirsiniz. Havuzun tabanı da camdan, yani iki yüz yirmi kat ışıklı derinlik, yüzerken bile ayaklarınızın altında. Yakın katları görebilirsiniz ama onlar sizi asla göremezler. Ayrıca hoşunuza gidecek sürpriz mekânlarda yaptım size," dedi Dânâ.

"Camlı mı?

"Evet bakın." Eliyle beyazımsı, parlak duvarı işaret ederek, "Siz bile fark etmediniz değil mi orada bir kapı olabileceğini?"

"Nee, kapı mı var orada?" Tombul yanakları daha da kızardı, göğsü gurur ve sonsuz sevinçle daha da kabardı.

"Sürprizleri sevdiğinizi düşündüm. Bütün binayı gizlenerek dolaşabileceğiniz merkezin girişidir efendim. Bu kapının şifresi iki yüz yirmi kelimelik yani binanın kat sayısı kadar bir metin. Ama sürprizimi görünce, bu kadar uzun bir şifreye neden ihtiyaç olduğunu anlayacaksınız."

"Dâhisin sen, ne kadar şanslı bir adamım ben!"

Bu arada Dânâ metni okumaya başladı: "Semiz Bey binaları kadar muhteşem bir insandır. Güçlüdür, zengindir, zekidir vs, vs..." Şifrenin gelişigüzel hazırlanmış zoraki bir metin olduğu çok açıktı ama yine de Semiz Beyi her kelimesiyle memnun edecek bir metindi.

"Şifreyi dinlerken bile kalbim duracak gibi oluyor. Beni nasıl da güzel tarif etmişsin!" dedi terini silerek, "Daha fazla dayanamayacağım! Hadi bitir şunu okumayı da sürprizlerini göster."

Dânâ okumayı bitirir bitirmez, kalın duvar yukarıya doğru sessizce açıldı. "Önden buyurun!" derken sonsuz bir itaat ve nezaketle şifrenin yazılı olduğu kâğıdı uzattı.

Kapıdan geçerken coşkunluğu hayranlık boyutunu aşmış, büyülenmiş bakışlarla Dânâ'nın ağzından çıkacak kelimelere odaklanmıştı. "Ne tatlı bir oda, sürprizin bu değil değil mi?" Televizyon, mikrodalga, soğutucu ve çeşitli eşyalarla döşenmiş elli metrekarelik, penceresiz ve köşede bir kapının bulunduğu odanın girişinde duruyorlardı.

"Hayır, tabii ki değil! Şu kapının ardında,"  diyerek kafasıyla işaret etti.  Oraya doğru ilerlediler. "Dedim ya bütün binayı gizlice dolaşacağınız gizli tünellerin giriş kapısı." Semiz Bey, açmak için yeltenince, "Durun hemen açmayın!" "Gözlerinizi kapatın! O kapıyı açma şerefini size vereceğim! Orası tamamı ile size ait."

"Tamam, tamam ne heyecanlı!"

Dânâ iki adım geriye çekildi ve duvar kapandı. İç odadan büyük ana mekâna geçti. Duvardan kumanda masasına benzeyen bir düzenek çıktı ve başına oturdu; monitörlerden izlemeye başladı.

"Aman Tanrım bu çocuk eşsiz biri!" diye kendi kendine söylenmekteydi bu arada Semiz.

İçeride Dânâ'nın sesi duyuldu. "Teşekkür ederim iltifatınız için, sizi duyabiliyorum. Kapıyı açınca gözlerinizi de açabilirsiniz Sayın Semiz."

Tam kapatmadığı gözlerini, kapıyla birlikte açtı. Yüzündeki gurur ve heyecan kapının açılmasıyla müthiş bir beklentiye dönüştü. "Sürprizim orada, biraz ilerleyin," dedi hoparlördeki ses.

Semiz Bey iç kapıyı ve gözlerini açtı.

Karşısında duran koridor, çok ince, onar metre aralıklarla yanan küçük lambalarla zar zor aydınlanan duvar arası  bir yerdi.

Semiz Bey biraz şaşkın: "Ama... Ama burası çok dar değil mi?"

"Girin Sayın Semiz! Biraz loştur ama bu kat hariç diğer katlarda yaşayan bütün insanları görebileceksiniz. Özel koridorlar sayesinde, hiç kimsenin haberi olmadan adeta aralarında dolaşabileceksiniz, hatta yatak odalarını bile gözleyebileceksiniz. Biliyorsunuz ki zevklerinize göre binayı tasarladım."

"Tanrım ne heyecanlı! Bu çocuk beni zevkten gebertecek. Heh, heh..."

Koridorun genişliği, kapıdan bir metre sonra elli santime düşünce, "Dânâ ne oluyor burada! Benim biraz göbekli olduğumu bilmiyor musun?" diye yakınarak sordu. "Bu koridordan bir çocuk bile zor geçer!"

"Yana dönün Semiz Bey, yana dönün, balık konservesindeki diziliş gibi!"

"Yana mı döneyim? Göbeğini içine çekerek üç-dört metre gitti. "Nefesim daralıyor, geçemeyeceğim. Ben oradan nasıl geçerim!"

"Geçersiniz efendim, geçersiniz..."

Biraz daha iteledi kendini ama kurtulma isteğinin telaş ve hamlesiyle başladığı yerdeki küçük odaya geri döndü. "Kapalı... Kapalı oda," diye mırıldandı. Duvarın önüne gelerek nefesini toplamaya, ne olduğunu anlamaya çalıştı. Soğuk ter damlacıklarından biri ensesine damlayınca, "Nasıl bir sürpriz bu! Açar mısın lütfen kapıyı!" Sesinde bir an önce sona ermesini dilediği bu tatsız olayın belirgin baskısı seziliyordu. Elinde terinden ıslanan kâğıdı hatırlayınca, "Seni gidi seni," diye söylenerek okumaya başladı. Büyük, farklı, gizemli, akıllıca bir keşif yapmışçasına şifre metni okumaya başladı: "Semiz Bey, binaları kadar muhteşem bir insandır... vs, vs…" Okuması bitince gözlerini duvara dikip bekledi. "Dânâ açılmıyor... Açılmıyor bu kapı!" diyerek bağırdı.

"Tekrar okuyun, Sayın Semiz ! Tekrar okuyun!"

Metni tekrar okumaya başladı. "Semiz Bey, binaları kadar... vs... vs..." Duvarda hiçbir hareketin olmadığını görünce, "Dânâ kapı bozuldu mu yoksa?"

"Yoo..."

Öyle küçümser, karşısındakini hiçe sayan, kendinden emin öfkesi ve nefreti vurgulanmış bir ses işitmişti ki Semiz Bey. "Açsana be adam! Aç diyorum sana!" diye ürküntüyle bağırdı. Tükürükleri burnunu dayadığı cam duvara sıçradı.

"Açıl susam açıl deyin," dedi yankılanan ses.

"Açıl susam açıl! Açıl susam açıl!" diye hemen tekrarladı. Gözleri duvarın üzerinde umutla bir kez daha gezindi.

"Kendinizi yormayın, sadece bir şakaydı. Odanızı beğendiniz mi?" dedi yine sakin ve kararlı sesiyle Dânâ.

"Odadan bana ne! Ne! Ne diyorsun? Odam olduğunu da nereden çıkarıyorsun!  Aç, alçak herif! Bunlar bir şaka da olsa hesabını soracağım senden!" Dânâ'nın hiç bu kadar rahat ve cesur konuştuğunu işitmemişti. Kesinlikle ters giden, kötü bir his vardı içinde. Karşısında daima süklüm püklüm duran adamının şu anki kararlılığı karşısında, aklına kötümser düşünceler geldi. Kırmızı suratı baygınlık hissiyle bembeyaz olmuştu ve ne yapacağını bilemez haldeydi.

"Bakın orada mikrodalga, konserve açacağı ve büyük bir soğutucu var, içi size bir ömür yetecek kadar balık konservesiyle dolu. Elbette takviye de yapılacak."

"Sen neler diyorsun, geri zekâlı! Burada kalacağımı kim söyledi. Çıkar beni çabuk!  Kapalı yerde kalmaktan nefret ederim ben!" Her yanı tere batmış, yanakları sinirden seğirmeye başlamıştı. Semiz Bey hiç mi hiç inanmak istemese de kendinden emin bir adamın sesiydi hoparlörden yankılanan. Onu oradan kurtarabilecek tek ses, tek kişi...

"Semiz Bey."

"Evet!" Kendisini toparlamaya çalışarak: "Evet, benim güzel arkadaşım. Sen benim dostumsun biliyorsun. Maaşına zam yapacağım, kocaman birde daire vereceğim, hatta iki, yemin ederim! Sana haksızlık ettiğimi fark etmemişim. Sen kesinlikle daha iyisini hak ediyorsun!"

"On,"

"Tamam, on tane daire, hatta sen seç, ne dersin..."

"Neyse pazarlığı bırakalım, zaten şaka yapmıştım."

"Biliyordum, şaka olduğunu biliyordum," derken ayağa fırladı.

"Yanlış anladınız." Bir süre bekledi, "Size kötü bir haberim var." Gözleri bunu duyunca daha da korkuyla açıldı Semiz Bey'in. "Şifreyi kendi sesime programlamıştım. Bir daha bu kelimeler ağzımdan çıkmayacağına göre... Hah, hah, ha..."

Hain ama gevrek sesine kahkahası da eklenince Semiz Bey'in yüreği yarılır gibi oldu. Sakınmaya gerek duymadan, "Ne! Ne dedin sen,  pislik herif! Seni piç kurusu, seni o... çocuğu!"

"Sakin olun. Sakin olamazsanız oranın keyfini çıkartamazsınız! Hem size başka sürprizlerim de olacak."

"Yeter! Yeter, dayanamayacağım artık! Bak sana on bir daire vereceğim, hem de bu binada, ne dersin... Olanları unutalım ha!"

"Pazarlığa mı başladın, seni adi pislik! Bir böcek gibi kısılmışken bile benimle pazarlık edebiliyorsun ha!" Dânâ'nın sesi intikam ateşiyle yanıyordu.

Gücü yettiğince bağırdı Semiz Bey: "Beni öldürmek mi istiyorsun?"

Dânâ daha sakince, "Hayır" dedi. "Metroya hiç binmediğinizi söylediniz. Önceleri size biraz zor gelse de alışırsınız. Benim de alıştığım gibi. Size binanızı gezme şansı da tanıdım. Ama bir metroda işe giderken size verilen yer kadar; dar, sıkışık, loş koridorlardan geçmek zorundasınız. Neyse, biraz önce girdiğiniz koridorun sonunda küçük bir asansörle karşılaşacaksınız. Asansör sizi beş kat aşağıya, başka bir koridora indirecek, benzer bir koridora. O koridorun sonunda yine bir asansör var, onunla da beş kat aşağıya inebileceksiniz. Her asansör sizi beş kat aşağıya, her koridor sizi beş kat aşağıya indirecek asansöre götürecektir. Kimsenin sizden haberi olmayacağı için üzgünüm... Planlarıma gerçekten hayran kalacaksınız." Dânâ sözlerini tamamladıktan sonra Semiz Bey tepki vermeyince : "Evet, aşağıya inmeyi deneyelim mi?"

Gözleri faltaşı gibi açılmış, ne yapacağını bilmez halde, "Tamam, tamam deneyelim." Hâlâ şansı olabileceğini düşündüğünden söylediklerine hiç itiraz etmedi içinden lanetler yağdırsa da. Göbeğini tutup yan dönerek dar koridora girdi. Sırtını, göbeğini duvara yapıştırıp, söylene söylene korkuyla ilerlemeye daha doğrusu kendini iteklemeye başladı. İki dakika sonra karşısına çıkan asansörle beş kat aşağıya indi. Tekrar koridora girdi ve camdan duvarların arkasında gördüğü insanlara bağırarak, duvara vurarak seslenmeye çalıştı ama nafile.

"Daha çok yolunuz var, gücünüzü harcamayın!" diye uyardı Dânâ, onun her hareketini izlerken.

Küfürler savurarak, her koridordan sonra tekrar tekrar asansör bindi. İki saat sonra nihayet binanın zemin katına gelebilmişti. Her taraf çok kalabalıktı, kutlama henüz tam bitmemişti. "Adi pislik buradan çıkınca sana göstereceğim!" dedi tüm gücünü toplayarak. "Duydun mu beni!"

Hâlâ kendine güveninden bir şey kaybetmediğini göstermeye çalışan Semiz Bey'in bu halleri Dânâ'ya daha büyük ve ayrıcalıklı keyif verdi. "Duydum Semiz Bey."

Her tarafı camdan genişçe bir borunun içine inmişti sanki. Kurtulma havliyle hızlı adımlarla, camdan yuvarlağın etrafında bir kaç tur attı. "Kapısı nerede bu lanetin! Söylesene!" Eliyle yoklaya yoklaya bir daha dolandı.

"Kapısı yok!" dedi hoparlördeki ses.

“Kapısı yok mu? Bir fare gibi beni buraya mı tıktın? Allah Kahretsin seni! Kahretsin!" Cam duvara olanca gücüyle vurmaya başladı. İki adam gelip cama sırtını dayayınca, ayakkabısını çıkarıp bütün gücüyle vurmaya başladı. "Duysanıza, duysanıza sağır adamlar!"  Ayakkabısının topuğu kırılıncaya kadar vurmaya devam etti.

"Sayın Semiz !"

"Evet, evet ne var, ne istiyorsun? "

"Nerede olduğunuzu biliyorsunuz değil mi? Hani başkana gösterdiğiniz büyük sütun vardı ya. Oradan nasıl görünüyor? Sizi duyamazlar, sizi göremezler ama siz onları görebilirsiniz. Pis röntgenci seni! Hani zevklerinizi bilirdim ya. Sesi, ışığı ve ısıyı geçirmeyen bir yerdesiniz. Kimse sizin orada olduğunuzu bilemeyecek. Yukarıdaki çöp öğütücüsünden mesaj göndermeyi düşünüyorsanız unutun onu. Çünkü öğütücü, attıklarınızı bir kum tanesi kadar küçük öğütüyor. Zaten binanın genel bir öğütücüsü daha var, muhteşem değil mi?"

Semiz Bey yerlerinden fırlayacakmış gibi gözleriyle sesin geldiği hoparlörü arıyor ama onu da bulamıyordu.

"Kaç asansöre bindiniz, sayabildiniz mi?" Semiz Bey kafasını oradan oraya çevirdi.

"Ne bileyim ben, çıkar beni buradan lütfen! Yalvarıyorum sana! Lütfen."

Onun duymamış gibi, "Ben size söyleyeyim. Tam kırk dört kez asansöre bindiniz. Yani benim her gün işe gelip gittiğim durak sayısı kadar. Aşağıya kaç saatte indiğinizi de söylememi ister misiniz? Tam iki saatte, benim işe gelirken harcadığım süre kadar. İniş ve çıkışı dört saat eder. Her gün işe gelip giderken harcadığım dört saat kadar." Büyük monitörü Semiz Bey’in yüzüne ayarlayıp: "Anladınız mı?" diye öfkeyle bağırdı.

"Anladım, anladım..."

"Çok terlediniz Semiz Bey, odanıza gelip soğuk bir şeyler içmek istemez misiniz?  Oradaki ısı, sizin gelişinizle birlikte otomatik olarak artmaya başladı. Elli derecede kavrulmak istemezsiniz her hâlde. Yani dayanabileceğiniz süre en fazla beş dakika bir saniyedir. Benim eski karıma bile ayıramadığım süre kadar. Her gün aşağıya inip insanları beş dakika görmek sizin için yeterli zannediyorum. Zira her gün buraya inmek zorundasınız, inmediğiniz takdirde düzenekler size daha zor anlar yaşatabilir. Önünüzde iki saatlik bir yolculuk var,  hem başka sürprizlerim de olacak. Yukarıya bekliyorum..."

"Bu bir kâbus, uyandırın beni, uyandırın beni!" Aklı gidip geliyordu. "Lanet herif nereden çıktın karşıma! Nereden! İşe aldığım güne lanet... lanet olsun!" İniltili mırıldanmaları arasında nefesini zor toplayabildi. Şimdi monitörde nasıl görünüyordu kim bilir. Kendi halini göz önüne getirince midesi bulandı, başı döndü, ağzı çarpıldı. Bir zamanlar kölesi olan o silik adam şimdi efendisi, cellâdı olmuştu. Ağlamaklı, bitkin acayip hırıltılı sesiyle, "En muhteşem binama hapsoldum ha! Onları görebileceğim ama sonsuza kadar burada mı kalacağım? İnsanlar kırk santim uzağımda olacak ama benim farkımda olmayacaklar.  Tanrım,  Tanrım..."  Gözlerine artık hiç silinmeyecek derin bir korku yerleşmişti. Perişan haliyle tekrar yukarıya çıkmaya başladı.

Bir, iki, üç... ve kırk dört durak yani iki saat sonra, "Geldiniz sonunda... Havuz çok güzel Semiz Bey."

Soluk soluğa, dili dışarıda, bitkin bir halde elli metre karelik odaya girdi. "Biraz toparlanın, soğuk bir şeyler için," dedi Dânâ.

Sürünerek soğutucunun kapağını açtı. Gördükleri karşısında gözkapakları iyice düştü. "Doğru söylüyormuş, ağzına kadar balık konservesi doluymuş. Seni o... çocuğu!" Kesik kesik nefes alıyor ve karşısındaki manzaranın yılgınlığını atlatmaya çabalıyordu. Bir gazoz açtı, hemen tepesine dikip bir nefeste bitirdi. Elindeki şişeye şöyle bir baktı; "Soğuk içiniz" yazısı amaçsızca dikkatini çekti. Sanki hiçbir şey olmamış, tüm bunlar yaşanmamış, sıradan bir anmış gibi… "Soğuk içiniz."

Bir kaç dakika sonra Dânâ'nın sesi duyuldu: "Kendinize geldiniz değil mi? Şimdi solunuzdaki duvara bakın."

Beyaz duvar gitgide şeffaflaşmaya başladı. Bir-iki saniye sonra camın arkasında Dânâ'nın her şey yolundaymış gibi gülümseyen yüzüyle karşı karşıyaydı. Onu görünce, cama vurmaya, küfürler ederek saldırmaya, çıldırmış gibi debelenmeye başladı. Duvarı, dermanı kesilip yığılıncaya kadar ağlayarak yumrukladı.

Dânâ durgun ama alaycı gülümsemesini kesmeden, "Hayatım havuzdan çıkabilirsin, bak kim geldi," dedi arkasına dönerek.

"Ama... Benim karım! Hayatım kurtar beni!" Kadın Dânâ'nın yanına gelerek ıslak dudaklarıyla yanağından öpünce: "Vay kaltak!" benzeri bir ses çıktı Semiz Bey'in sarkık dudaklarından.

Kadın, Semiz Beye dönerek, "Demek karısına her gün zaman ayırıyormuş." Alaycı ve aşağılayıcı edasıyla çok sefil görünen kocasına, "Hıh, güleyim bari," dedi.

"Sen, Sen..." diyerek toparlanmaya çalıştı. "Beni hiç kimsenin aramayacağını mı zannediyorsunuz? Kimse yokluğumu fark etmeyecek mi?"

Kadın gözlerini kısarak, "Oo, çok safsın Semiz pisliği! Unuttun mu, biz yarın tatile çıkıyoruz. Sen özel uçağınla, ben de gemiyle. Uçak korkumun olduğunu kendi ağzınla bütün dünyaya söyledin. Ben gemiyle giderken senin uçağın okyanusun dibini boylamış olacak."  Kadının bakışı, yürüyüşü, duruşu öyle baştan çıkarıcı idi ki. Semiz Bey karısına hayalindeki her türlü fiziksel, cinsel işkenceyi bir anda uyguladı. Kadın, kendinden emin tavırlarıyla devam etti: "Oraya vardığımızda da ben bu üzücü haberi almış olacağım ve geri döneceğim. Merak etme uçakta başka kimse olmayacak, merak ettiğinde yok ya zaten, kumandayla havalanacak ve fırtınanın içine girecek sonra da... Ah ne acı!"

Semiz Bey karısını dinlerken enerjisinin geri kalan kısmını da böylelikle harcamış oldu. Sonra başını öne eğip kendi haline acıyarak, sarkmış dudaklarından güç bela kelimeler birkaç kelime döküldü: "Her şeyi birlikte planladınız... Baştan beri..." Bu Semiz Beyin kabulleneceği, katlanacağı bir durum kesinlikle değildi ama kelimeleri artık teslimiyet doluydu.  Gözlerini kapadı...

"Semizciğim her şeyi bana bıraktığın için üzüldün mü yoksa" dedi kadın dudaklarını büzerek. "Bu sabah vasiyetnameni imzalarken nasılda neşeli görünüyordun."

Semiz Bey irkilerek, yerden kalkmaya çabaladı. Tombul yüzü bembeyaz, dudakları mosmor olmuştu ve titriyor, tuhaf sesler çıkarıyordu. Zar zor anlaşılan mırıltıyla, "Allah... Kahretsin! Binanın projesini bile... beraber yaptınız değil mi?"

"Unuttun mu, o çok zeki biri. Hem de çok anlayışlı." Kadın Dânâ'nın elinden tutarak gözlerinin içine baktı. "Gel hayatım," dedi.

Duvardan çıkan kocaman bir yatak, odanın ortasına doğru süzüldü. Dânâ, belinden kavradığı kadını kucağına aldı ve yatağa götürüp nazikçe bıraktı. Yanına uzandı ve Semiz'e aldırış etmeden kadınla öpüşmeye başladı.

Dânâ bir ara kafasını kaldırdı, "Semiz Bey, binanızın keyfini çıkarın, biz çıkarmaya başladık bile. Hem sen sıradan bir insan değilsin, bu şaheser binanın daima merkezinde kalacağın için aslında bana teşekkür bile etmelisin," dedi alayını sakınmayarak. "Ha unutmadan, yatak odalarını gözleyeceğin bir yalandı."

Duvara sesle bir komut gönderdi: "Semiz Bey yağlı bir domuzdur!"

         Onları ayıran camdan duvar bu komutla birden şeffaflığını yitirip beyaz rengine döndü ve Semiz Bey içeridekilerin ateşli sevişmelerini artık göremez oldu.


٭Uzun ve ince formlarıyla tanınan ünlü heykeltıraş.

8 Ocak 2023 Pazar

BİLİNMEDİK KÜTÜPHANE (ÖYKÜ)

Etkileyici bir boyutun cisimleştiği tuhaf bir yerde buldu kendini aniden. Şaşkın ve yabancısı olduğu bu oluşum karşısında ilk izlenimi henüz tanımlayamadığı, bilemediği bir yaşam alanında olduğunu farketmesi oldu Şu an farklıydı, yeniydi, başkaydı ve henüz başlamıştı. Her ne kadar korksa da devasa bir mekânda bulunduğunu algılayabiliyordu.

Nereye düşmüştü?

Geçen her saniye sonrasında çevresini tanımlamaya başlayacak, burada bulunma gerçekliğini ve gerekliliğini aklına uygun bir üslupla açıklama arayışlarına girişecek ve kendince de bir yanıtını bulacaktı.

Gizil bir içgüdünün baskın sıkıntısıyla en yakınında sırtını dayayabileceği bir yer belirleyip, sürünerek sokulup çöktü. Kendisini gizlemeye çalışırken büyük bir sakınganlıkla çevresine bakınıyor, bulunduğu yerin ilk duyumlarını anlamlandırmaya çabalıyordu. Bir hareket, bir ses, bir şey bekledi, bekledi… Ama derin sessizliği fark etti. Bir zaman sonra kalp atışları ve nabız hızı normale dönmeye başladığında kendini kollayarak tehlike olmadığına kanaat getirince kafasını kaldırıp ağır hareketlerle doğruldu.

İlk izlenimi burada yaşam koşullarının hayatta kalmaya şimdilik uygun olduğuydu.

        "Buraya niçin ve nasıl gönderildiğimi bilmiyorum ama bir yanıtının olup olmadığını düşünecek kadar zamanım var sanırım," diye düşündü. Nereye gelmişti, nasıl gelmişti, burası neresiydi? Hiçbir fikri yoktu. 

Her geçen saniye sonunda geometrik şekillerin, çekici ve gerçekçi bir form bütünlüğünün içerisinde bulunduğunu fark etmeye başladı. Sıra sıra onlarca, hayır yüzlerce, boyundan biraz daha yüksek raf dizisi ucunu göremediği noktaya doğru kusursuz düzgünlükte keskin bir perspektif ile uzanıyor ve uzaklarda incelerek gözden kayboluyordu. Raf dizilerinin aynısı arka tarafında da simetrik biçimde yansımış gibi tekrarlanıyor, milimetrik düzen aksamadan göz alabildiğince devam ediyordu.

Kafasını kaldırdığında gördüğü muazzam yükseklik başını döndürdü. Tavan tek bir noktadan tüm uzaya adeta patlarcasına yayılıyor, görebildiği kadarıyla tüm uzayını da kapsıyordu. Sonsuzluk hissini hiç bu kadar derinden ve içinden yaşamamıştı. Tarifi zor bu durum karşısında duyduğu hayranlıkla karışan ürküntü ile hiç hissetmediği duygular hissetti. Yukarıya daha dikkatli baktığında tavanın ana çizgilerinin kesiştiği birleşme noktasının çok uzağında bulunduğunu gördü.

Burada başka kimse var mıydı, tek başına mıydı? Ortalıkta kendinden başka birilerine ait izler yoktu. Dikey koridorları kesen ara koridorda tek başına duruyor, uzaklarda bulanıklaşan soluk beyaz uçuk renk uzayını sonunu algılamaya çalışıyordu. Kendinden aydınlık bir yerdi; ne lamba vardı görünürde, ne de bir pencere.

Gözlerini uzaklardan en yakınına, raflara çevirdi. Kitaplarla doluydu. Kitaplar sonsuz sayıda olmalıydı; her raf boşluksuz, göz alabildiğince kitap dizileriyle kaplanmıştı.

Zaman/mekân atlaması yapmıştı sanki. Zorunlu hayat/zaman çizgisinde henüz ilkel ve ilksel önermeler ve akıl yürütmeler arasında şu anı açıklayabilecek tecrübeye sahip olmadığını düşünüyordu içi titreyerek. Ama fiziksel ve düşünsel varlığının mekâna yabancı kalmayacağına inanıyordu. İçindeki tedirginlik git gide sakin ve yerleşik bir alışkanlık haline dönüşürken, şaşkın çığlıklarla ağlamayı/gülmeyi ve canhıraş yardım isteme çabalarını baştan beri nedense gereksiz bulmuştu.

Sıradışı bir hayalin yaratabileceği, ancak bir rüyaya sığabilecek kadar geniş mekânda yapayalnız olmasına rağmen "biri beni gözetliyor mu?" diye de içten içe sıkıntı hissetmekteydi. Tereddütleri ve olağanüstü şaşkınlıkları vardı elbette tam dile getiremediği.

"Kimse var mı?" diye seslendi. Daha yüksek sesle tekrarladı ama yanıtı hep aynı sessizlik oldu.

Döşemeler tahtaydı; en azından öyle doğal bir görünüme sahipti. Eğilip dokundu, hakikaten de tahtaydı. Biraz aşınmış ve asıl renginden de kararmış gibiydi.

Mekânın yalnızca kendisinin zihin ve hayal gücüne ait bir yer olmadığını, bilincine özgü kişisel bir durum gibi görünmesine rağmen ısrarla öyle olmadığını düşünüyordu. Şimdi kimseyi görememesine rağmen başkaları da var olmalıydı veya öncesinde olmuştu. Onlar gibi bir ziyaretçi konumunda olmalıydı. "Bu büyüklük, bu genişlik benim başkalarıyla paylaştığım bir şey olabilirdi yalnızca bana ait bir şey değil," diye mırıldandı.

Döşemedeki aşınma izlerinin pek çok farklı ziyaretçinin buradan gelip geçtiğini kanıtladığını düşünüyordu. Onların akıbetleri konusunda en ufak bir fikri yoktu elbette, şimdi önemlisi kendi akıbetini de bilmiyordu. Ne için burada bulunuyordu, kendi isteğiyle olmadığı kesindi, bir görevle mi gelmişti, neyle karşılaşacaktı bilemiyordu?

Yere oturdu. Yumruğuyla döşemeye birkaç kez vurdu. Her vuruşunda yerin ne kadar sert ve güçlü, ellerinin ise ne kadar zayıf ve kırılgan olduğunu anlıyordu. Çaresizce boylu boyunca yere yüzükoyun uzanarak kulağını döşemeye yapıştırdı ve başkalarının gezinmelerinin yaratacağı titreşimleri duymaya çalıştı, işte şimdi o derin sessizlik işe yarayabilirdi. Duymaya kilitlendi: Hafif ve hassas titreşimler hissediyor gibiydi ama yine de kararsızdı. Yüzü yere yapışık halde, "Bu nasıl bir gerçeklik, nasıl mümkün olabiliyor?" diye mırıldandı.

Doğruldu ve tekrar kitaplara yöneldi. Daha önce hiç sınırsız kitap tercihi arasından seçim yapma tecrübesi olmadığından hangisine önce elini uzatacağını bilemedi. Renk renk bez, karton ciltleriyle, kalın, ince, kimisi eski, kimisi yeni arasında herhangi birini alıp kapağını çevirdi. İlk izlenim mekâna ve bu ana uygundu: tanımsız, çıkarımsız öylece donakaldı. Daha önce hiç karşılaşmadığı ve herhangi dile ait olabileceği hususunda en ufak fikrinin olmadığı şekillerden ibaret yazı/iletişim sistemine öylece bakıyordu; kare, üçgen, daire, yıldız gibi temel ve basit şekillerin yanında iç içe geçmiş noktalar, kıvrımlı, sarmal benzeri şekillerle son sayfasına dek aynıydı.

 Dikkatli bir zihin anlam çıkarabilir mi düşüncesiyle kendini hazırlayarak yanındaki diğer kitabı aldı ve bakınmaya/incelemeye başladı. O da benzer şekillerle bezenmişti son satırına kadar. Aldığı gibi onu da özenle yerine bırakıp beş-on metre öteden bir başkasını aldı. Sayfaları hızla çevirirken kaçan bir imge yakalayabileceğini umuyordu ama olmadı zaman geçtikçe bilinmezlik ve gizem ve hatta karmaşası arttı. Sayısını hesap edemeyecek kadar çok sayıda kitabı gözden geçirmişti. İstem dışı bir hareketle saatine baktı: Üçü çeyrek geçiyordu. On ikide gelmiş ise üç saatten fazladır burada olmalıydı. Düşsel ve sürreal dokunun içinde zaman diye bir kavram olması fizik dünyanın bir parçası olduğu anlamına geliyordu ki buna pek sevindi. Zaman elbette. "Saatin takvim düzeneği olsaydı hangi günü ayı ve yılı gösterirdi acaba?" diye mırıldandı. Kim bilir belki de yadırgamadığı ya da kendisi için önemli bir tarih ile karşılaşmayı umabilirdi. Ama kitapların yalnızca şekil duyumunun ötesine geçememesi hayal kırıklığı yaratmış ve yalnızlık hissini artırmıştı.

Bu kadar çok kitabı biriktirmek bir arada tutmak sıradan aklın alacağı bir şey değildi. Hepsi sonuçta buradaki düzenin bir ürünüydüler acaba bir gereklilikleri, bir nedenleri var mıydı?

Umuyordu ki bu büyüklük ve ihtişam kendisine yakışır alçak gönüllülüğü gösterir de hiç değilse birkaçı bulunduğu durumu açıklamaya yetecek ipuçlarını ve hatta apaçık aydınlanmayı sağlayacak bilgiye ve tecrübeye kolayca ulaşmasını sağlayabilirdi. İyimser olmaya ihtiyacı olup olmadığını bir an soruşturdu içinden. Evet !

Bir çırpıda açıklanıp da aynı açıklıkta anlaşılabilecek basitlik düzeyinden çok uzaktı. Bilinemezliğin ortasında şüpheyle yaklaşmanın en doğrusu olduğuna karar verirken gözlerini sabitleyerek düşüncelerle uzaklara öyle bakakaldı.

Milyon, milyarlarca kitapla bütünleşmiş tek oluşum. Küçük bir parçası olduğu büyük bütüne yanıt aramayı sürdürmek nasıl bir şeydi? Büyük ailenin yeni bir üyesiydi. Bir yanıyla kocaman bir belirsizlik uzayının içinde bulunuyordu. Daha mekâna ait süreci tanımlamaktan uzak iken, mekânın bütünü ve hatta dışı hakkında fikir yürütmeye çalışmak manasız değil de neydi. Evet !

Ortam çok dingin, çok sessiz ama sorular da çok yoğundu. Yorucu sorulara, yorumsuz cevaplar bulması mümkün müydü? Temel soruları bırakmadan burada yaşamını nasıl sürdüreceğine mi odaklan malıydı? Koşulları anlamaya ve uyum sağlamaya çalışmayı kitapları çözmek kadar anlamlı ve değerli buluyordu. Sonuçta kitaplar ve kendisi buradaki koşullar toplamının bir parçası değiller miydi?

Kendinden daha önce bulunmuş insanların geriye izler bırakabileceği düşüncesiyle kitapları yeniden karıştırmaya başladı. Belki iki saat, belki iki gün aradı, taradı; hiçbir derkenar notu, kitap arası bir şey, ne de bir başkasına rastlamadı. Her kitap şu durumda birbirinin aynı nesnelerden oluşan bir bütündü. Yalnızca, içeriklerinin bildik bir dille yazılmamış olmasındaki sembolik zorlukları nasıl çözebileceğini düşünmüyor aynı zamanda okuyabilse bile anlaşılabilir olmasını da diliyordu. Sonuçta kendisi ne bir matematikçiydi, ne de bir kimyacı. Tek bir kitabı okumayı becermek bile temel düzeyde anlamsız ve önemsiz kalabilirdi.

Sarsıcı ani bir iç titremesiyle sarsıldı? Yoksa ölmüştü de öte dünyanın meşgaleleri ile mi uğraşıyordu? Sıcak darbeler peş peşe beyninin her hücresine dalıp çıkarken hangi dünyaya ait olduğunu ayırt etmenin telaşına düşmüştü. "Ölmüş olsam, ölmüş olduğumu bilmezdim, hem ölüm böyle bir şey olmamalı," diye düşündü. Kendisini alaya alarak gülümsedi: “ah, nasıl olmalı?” Mekân, zaman ve ben bilincinin, bedenin olmadığı yerde sürmeye devam etmesi saçmaydı.

Acıkmaya da başlamıştı yani bedensel duyarlılıklara sahipti ve doğanın kurallarına tabii idi. Hatta koca bedeni nasıl doyuracağının düşüncesi ölmüş olabileceğimin endişesini bastırmaya başlamıştı bile. Fakat tüm bu ölüm ve yaşam ikilemi hisleri birkaç saat sonra tekrarlanmak üzere bir anda uçup gitti. Elindeki kitabı sertçe diğerlerinin üzerine bıraktı ve yürümeye başladı. Ucu görünmeyen koridorun sağında, solunda aynı düzen sonsuza değin akıyor, her bir farklı kitap rafları benzer diziler oluşturuyordu. Yürürken bir yandan da tavanın birleşme noktasını gözlüyordu ki epey yürüdükten sonra mekânın merkezine kesinlikle yaklaşamadığını fark etti. O yürüdükçe tavan da kendisinden uzaklaşır gibi kaçıyor, durdukça onunla birlikte o da duruyordu. Bir süre sonra adımlarının merkeze ulaşmaya yetersiz kaldığını, fark edilir bir mesafe alamadığını ama yine de az da olsa ilerlediği gerçeğini anladı.

Bulunduğu noktada eline gelen ilk kitabı raftan çekti. O da diğerleri gibi şu anda ilgi alanının değil ama bilgi alanının dışında kalmaktan öte durmadı. Onlarla arasında bir mesafe vardı ve bu ne türden bir mesafeydi? Asla ulaşılamayacak bir alana mı hitap ediyorlardı? "Belki," dedi kendi sorusuna. "Bilemiyorum"  dedi sonra.

Buraya bir ad vermeliydi. Aniden "KÜTOPYA!" dedi çığlıkla. Kütüphaneden esinlenmişti.

Kitaplar Kütopya'nın karmaşık, akıl almaz ama doğal süreçlerinin hikâyeleri olmalıydılar. Gizemliydiler ama tâbi oldukları doğal süreçlerin bir ürünüydüler; devinen, oluşan, bozulan, başlayan ve bitenlerle devam eden milyarlarca yıllık şey.

Başkaca ilahi bir anlam aramanın insanın kendisini çaresizce yüceltmeye çalışmasından, hayatını sınırlandırmaktan öteye gidemeyeceğini düşündü. Öte anlamları bilmeye yönelik eğilimler, tahminler ve inançlara yanaşmak, bütün cevapları bilmek ona son derece uzak görünüyordu. Henüz soruyu sorma aşamasına yeni gelmişken, yanıtları bilme, şüpheleri giderme, bilinmeyenleri bilinir, görünür ve tarif edilir yapma eğilimi doğru bir yaklaşım değildi. Ortamı bilmek daha değerliydi ve bilgilerin işlendiği alanın dışı kendisini ilgilendirmiyordu. Doğal sürecin hüküm sürdüğü alanın içindeydi ve onun yasalarına, nedenlerine, rastlantı ve kurallarına tabiydi. Burası gerçek, gerçek olan var olan olduğuna göre bilinebilirdi. Gerçeğin ötesinde bir tasarım kendisi için elbette bilinemez konumdaydı.

"Buraya bunları okumak anlamak, çözmek amacıyla gelmedim. Gelme amacım bunlar değil. Gelme nedenimi bilmiyorum. Ben burada bulunduğum ve burayı anlama kabiliyetimden dolayı bunları anlayıp çözmeye çalışacağım. Burada bulunuşumun nedeni gibi durmaları temel yanılgım olur," diye düşündü.

Kitapların bütün gizleri ortaya dökecekmiş, bütün sırları açığa çıkaracakmış gibi durmalarına rağmen daha da kafa karıştıracak başlangıçlar yaratacağını hissediyordu.

   Kütopya’da okunmayı bekleyen sonsuz sayıda kitap vardı. Hepsini okumak ve bundan da bir sonuç çıkarmak mümkün müydü? Evrenin bir yansıması olan beynimiz bütün bunları gerçekleştirebilir miydi?

"Sınırlarımızı bilmek de önemlidir. İnsan kapsanmış bir durumdur ve Evren'in ürünüdür. Beynimiz Evren’in sırlarını çözebilse de Evren’den üstün değildir. Evren kendi sırları açıklansın diye insanı oluşturmamıştır herhalde. Oluşum koşulları kendine özgüdür, bilinemezdir ve sıra dışı bir durumdur. "

"Bu kadar bilinmezin içinde ilkel bilgiçlik taslayanların yanında olamam, kesin yargılarla kendimi sınırlayamam, fiziksel dünyanın ötesi hakkında susmayı tercih ediyorum. Hele de yersiz ideallerle boğulduğunu fark edemeyip büyük anlamlar peşinde koşuşturan insanların şekillendirdiği bir dünyaya mahkûm olmak bana göre değil, diye söylendi.

Galileo: "Evren her an gözlemlerimize açıktır, ama onun dilini ve bu dilin yazıldığı harfleri öğrenmeden, kavramadan anlaşılamaz. Evren matematik diliyle yazılmıştır, harfleri üçgenler, daireler ve sayılardır, bunlar olmadan tek sözcük bile anlaşılamaz, bunlar olmadan ancak karanlık bir labirentte dolaşılır, durulur," demiştir.

Evren hem bilinebilir oluşumlar içerirken, diğer yanıyla da bilinemez sınırlar arasında bulunuyor olmalıydı. "Biz varsak, gizem ve bilinmezlik de olmalıdır," düşünceyle elindeki kitabı rafa yerleştirdi ve kapıya doğru yürüdü. 

Bir cumartesi akşamı keyifle çıktığı çatı katındaki kütüphanesinin merdivenlerinden biraz da olsa rahatlamış olarak aşağıya inmeye başladı. Kütüphanede vakit geçirmeye bugünlük yeterdi. Aşağıdan börek kokusu mu geliyordu?

6 Ocak 2023 Cuma

(ÖYKÜ)

Evden çıkıp otobüs durağına doğru yürümeye başladı. Caddeye çıkınca gördü ki otobüs durağa yanaşmış ve neredeyse hareket etmek üzere. Kaçırmamak için hızlıca koştu. Biner binmez de kapılar kapandı ve otobüs hareket etti. Elinin tersiyle kibarca terini silip, ayakta duracağı uygun bir yere bakınırken orta kısımdaki boşluğa doğru ilerledi. Otobüs kalabalık sayılırdı ama ayakta duran yolcular için yer yer boşluklar da vardı.

Dışarıyı izledi sağa sola bakmadan bir süre. Hemen önündeki koltukta oturan orta yaşlı bir kadının kendisini süzdüğünü görünce istifini hiç bozmadan dışarıyı izlemeye devam etti. Birkaç dakika geçti ama biliyordu ki göz seviyesinin altındaki manzara değişmemiş kadın hâlâ onu dikkatle izlemekte hatta dikizlemekteydi.

Bir ara kafasını yana çevirince başkalarının da kendisine baktığı hissine kapıldı. Kaçırılan bakışlar hoşnutsuzluğunu artırmıştı. Görünüşünde dikkat çekebilecek bir şeyler var mı diye üstüne başına baktı, eksik ya da fazla bir şey; eliyle yüzünü, çenesini yokladı. Otobüsü beklettiği için kızmış olamazlardı, beş saniye bile bekletmemişti ki. Yalnızca tesadüfî bakışların sevimsizce buluştuğu bir anı yaşıyor olmalıydı.

Hafif çaprazında, çok da uzağında olmayan kalabalığın arasında güzel bir yüzün gülümseyen, ışıl ışıl gözleriyle karşılaştı. Sağındaki, solundaki insanlara baktı ve fark etti ki kesinlikle yolunda gitmeyen bir şeyler var.

Hayır, hayır kuruntu ediyordu, ara sıra böyle şeyler her insanın başına gelebilirdi, kafaya takılacak, önemsenecek bir durum yoktu. Şimdi her şey düzelecek, ortam olması gerektiği gibi birbirine mesafeli ve sıradan akışında herkes kendi dünyasına dönecekti.

Ortadaki boşluğa doğru bir kaç adım atmıştı ki, gözlüklü yaşlıca bir kadın, "Nerede kaldın, nihayet gelebildin," dedi sitemkâr ama yumuşacık tonlamasıyla.

Bazıları kendi aralarında fısıldaşırken bazıları da hafif tebessüm ve bir cevap beklentisi ile gözlerini adama çevirdiler. "Ben mi? diye karşılık verdi kısık sesiyle.

Kadın, "Hiç gelmeyeceksin diye endişelenmeye başlamıştık," dedi.

Adam, kadını tanıyıp tanımadığı ve ona bir karşılığını verip vermemeyi düşündü. Sonunda, "Affedersiniz, sizi tanıyor muyum acaba?" diye çekingen bir sesle sordu.

Kadın samimi bir edayla, "Hayır," dedi.

Adam kafa karışıklığına rağmen yine de sakinliğini muhafaza ediyordu. Herhangi bir zamanda, yüzlerce kişi arasından aklı başında olmayan bir kadın kurban olarak kendisini seçmişti. Şehir büyük, insanlar çeşitliydi ama yaşlı kadın, "endişelenmeye başlamıştık," demişti. Demek ki onun düşüncelerini paylaşan başkaları da vardı. Bir otobüs dolusu insanın kendisini bekler olduğunu düşünmek tabii ki hem saçma hem de çok komik durumdu.

Tam bu esnada tıknaz, yaşlı bir adam orta sıralardan kadının söylediklerini tekrarlar gibi samimi bir edayla atıldı, "Merak ettik efendim, elimizde değil," diyerek.

"Neyi merak ettiniz efendim?" diye karşılık verirken yine de nezaketi elden bırakmamıştı.

"Gelmeyeceksiniz diye tabii ki..." dedi yaşlı adam. "Umutsuzluğa asla kapılmadım, bizi bırakmayacağınızı biliyorduk."

Yaklaşan panik havasını içten içe hissediyordu. Sinirli bir sesle gözlerini kısıp kaşlarını çatarak, "Siz kimi bekliyordunuz, kimden, neden bahsediyorsunuz?"

Yolcular hep bir ağızdan bozuk koroyla,  "Tabii ki sizi!.." diye karşılık verdiler.

Puflayarak derin bir nefes bıraktı. "Manyak bunlar..." diye mırıldandı. Bunların bir açıklaması olmalıydı ama kendisi bir açıklama yapmak zorunda hissetti. Kelimelerin üzerine basa basa, tane tane: "Bakınız, zannedersem yanlışınız var... Özür dilerim ama... ben hiçbirinizi tanımıyorum... Üstelik bu otobüs her zaman bindiğim bir hat bile değil ve az sonra da inip başka bir otobüsle devam edeceğim. Lütfen, rahatsız hissediyorum kendimi!"

Hafif bir rahatlama hissetse de sıkıntısı geçmemişti. Açıklamaları bu aptal ve yersiz durumu düzeltmeye yeterde artardı herhalde.

Kısa bir süre sessizlikten sonra arka taraflardan kelli felli bir adam, "Hayır efendim! Hayır!" diyerek atıldı. "Sizi beklediğimizi pekâlâ biliyorsunuz!"

"Yeter" diye bağırdı. İyice afallamıştı. "Yeter şakanın da bir ölçüsü olmalı!" Mosmor suratı ve öfkeli sesiyle, "Beklediğiniz ben değilim, eğer birini bekliyorsanız o ben değilim. Hayır!  Beni bekliyor olamazsınız... Topluca şaka mı yapıyorsunuz? Kamera şakası filan mı? Kamera nerede?" Çevresine şaşkın şaşkın bir şeyler arar gibi bakındı.

Kimse ona karşılık vermedi; aynı ifadeler, aynı bakışlar, aynı göz süzmeler devam ederken kendisi de aynı yılgınlık sarmalındaydı. Topluluk içinde hiç bu kadar öfkelendiğini hatırlamıyordu.

Birkaç dakika böyle geçti. Birileri bir şeyler söylemeliydi hem de derhal. Otobüse bindiği ilk anda dikkatini çeken o güzel kız gözlerini kırpıştırarak, dudağına yerleşmiş gülümsemesiyle adama işveyle yaklaştı. Sanki onu duymuş; rahatlatmak, endişelerini gidermek, sorularını cevaplamak istemişti: "Hayır, şaka yapmıyoruz! Bize kızmayın! Ben de diğerlerini tanımıyorum ama onlarla aynı şeyleri hissediyorum; hem başkasını değil sizi bekliyorduk, saatlerce, günlerce sizi bekleyebilirdik!" Kız cümlesini masum mimiklerle tamamlarken çok ikna edici, davetkâr ve de çok çekiciydi.

"Günlerce mi, peki neden?" diye sordu hemencecik olan biteni anlatacak bir şeyleri ondan umarak.

"Sizi tatmin eder mi bilmem ama bizim için vazgeçilmez bir duygu bu... İçimizden geliyor, tarifsiz bir beklenti aslında. Bunu kabullenmek sizin için zor olmasa gerek..." derken derin derin adamın gözlerini süzdü.

"Ama!.." Kekeleyerek devam etti: "Ne, neyi? Ne zor olmasa gerek!"

Kız gözlerini 'sen anlarsın,' der gibi kırptı.

"Benden... Benden ne bekleyebilirsiniz ki! Gerçekten hiçbirşey anlamıyorum, aklımın da başında olduğumu düşünüyorum, niçin böyle davranıyorsunuz bana!" Arkasındakilere de dönerek: "Beni hiç tanımayan kimselerin bulunduğu, herhangi bir otobüse bindim. İnsanların böyle davranmasının… Garip ve sıkıcı bir rastlantı mı, şaka mı, yoksa toplu bir halüsinasyon mu... ne bileyim, bir oyun mu olduğunu düşüneyim? Anlam veremiyorum!"

"Rastlantı değil, kesinlikle, zannettiğiniz gibi değil," dedi kız. Adamın yanına iyice sokularak kısık ve iç gıcıklayıcı bir sesle: "Biz sizin için buradayız... Siz de bizim için... Ne isterseniz yapmaya hazırız!.. Siz bizi tanımıyor olabilirsiniz ama bizden sizi tanımıyormuşuz gibi davranmamızı istemeyin lütfen! Bu kadar mütevazılık..." Kız abartılı hayranlığıyla adamın gözlerinin içine bakıyor, göğüslerinin mütecaviz kabartılarını hafiften ona dokunduruyordu.

İçi bir tuhaf olmuştu adamın. Mahcup bir ifadeyle sesini kısarak, "Bir şey istemiyorum ki, asıl siz benden ne istiyorsunuz..." Cevap gelmediğini görünce, dişlerini sıkarak dudağını büktü. "Rahat bırakın beni, rica ediyorum." Çaresizce söylenmişti. Bir süre sessizlik oldu ama kız hâlâ gözleri gözlerinde aynı etkileyici ifadeyle önünde duruyor, baldırlarını adamın bacaklarına sürtmekten geri kalmıyordu. Kızın dikkatli bakışları adamın göz kırpışlarını bile kaçırmıyordu.

Adam aniden toparlandı ve aklına gelen şeyi hemen söyledi: "Hımm... Hayır, bir şey istiyorum!" dedi. Kızın yüzü bu sözle anlamlandı. Adam kararlı ve sert, "Peki, bluzunuzu çıkarın,” dedi ve söylediklerine karşı kızın sövüp, sayacağını düşündüğünden hareketsizce tepkisini bekledi.

Kız tatlı bir gülümsemeyle başını hafifçe indirip kaldırarak onayladı. Memnun edasıyla montunu çıkarıp adamın omzuna attı. Tam bluzunu çıkarmak için kollarını birleştirmişti ki, "Dur," dedi adam. Kızı belinden kavrayarak kendine çekti ve dudağına bir öpücük kondurdu. Kafasını kaldırıp çevresine göz gezdirdi. Kimseden hiçbir nahoş tepki hissetmedi. Kızın yanaklarına avuçlarının arasına aldı ve bu kez daha sert ve uzun öptü. Kızın gözlerinin içine bakarken, " Şu anda neler olduğunun farkında mısın acaba?" diye sordu.

Kız, "Elbette, devam etmemi istiyor musun?" diye sorarken bluzunu işaret ediyordu.

"Ben bunu yaptığıma inanamıyorum... Dur, yeter! Yeter!  Deliriyorum galiba ya da deli olan sizlersiniz." Kontrolsüz bağırtısı otobüsün içini çınlattı.

Kız mahzun ifadesiyle, "Sizi ikna edemiyoruz, ne üzücü," diye söylendi.

Bir-iki dakika motor hırıltısıyla dolu sessizlikte geçti. Bu arada kız koridorun arka tarafına doğru ilerlemişti ama hala göz ucuyla da adamı izlemeyi sürdürüyordu.

Onu böyle görmek daha da öfkelendirdi. Aniden, "Ha ha, aptalca! Neler yaşıyorum!" diye mırıldandı. "Niye anlamak istemiyorsunuz, bunlar normal şeyler değil! "

Otobüsün arka tarafına doğru ilerlerken tanıdık bildik birisi olup olmadığını bakınmaya başladı. Yaşlı bir kadına bir şey söyleyecekmiş gibi tam eğilmişken vazgeçti, onun yanındaki genç adama, "Bunlar ne yapıyor, bir fikrin var mı, benimle niye oynuyorlar?"

"Sizinle oynamıyoruz siz O'sunuz," diye cevap verdi.

Yüzü daha da soldu ve kendinden geçer gibi oldu. Bütün vücudu gerilmişti bu sözleri duyunca. "Niçin bekliyorsunuz? Ben kimim?" diye sıkıştırdı. Ama diğerleri gibi o da sakin, memnun ifadesiyle duruyor, beklediği cevapların hiçbirini hiç kimseden alamıyordu.

"Bunu açıklayamam," dedi genç adam.

Bu sırada otobüs durağa yanaşıp bir kaç kişiyi aldı. Binenlerden birisi yanındakinin koluna çakıştırarak kafasıyla adamın bulunduğu tarafı daha doğrusu adamı işaret etti.

Zaman geçtikçe, söyleyecek bir söz, durumunu açıklayacak bir şey bulmakta zorlanıyor, içindeki sıkıntı ürkütüyor, sıkıştırıyor, âdeta boğuyordu. Bitkin düşmüştü, "Daha fazla dayanamayacağım! İnmek istiyorum!" diye bağırarak, kapıya doğru hamle yaptı ve düğmeye bastı.

Yolcular hep bir anda dürtülmüş gibi hareketlendiler: "Hayır gitmeyin, bize bunu yapmayın, olamaz!" sesleri uğultularla birbirine karışıyordu.

Güzel kız birden ağlamaya başladı: "Bizi terk etmeyin," diye seslendi kalabalığın arasından dikkat çeken muhtaç ve teselli bekleyen sesiyle.

Gözlüklü kadın, "Bunu yapmayın bize!"

Kelli felli adam kendinden emin pozuyla, "Bizi bırakacağınıza inanmıyorum!" derken herkes pürtelâş içerisinde birbirlerinden yardım umarak razı etmeye, tutmaya, ikna etmeye çabalıyorlardı.

Terden sırılsıklam olmuştu ve ne yapacağını bilmez, perişan haldeydi adam. Bacakları bükülüyor, kolları dökülüyor, canı çekiliyordu. Bezgin ve ağlamaklı bir hırıltıyla,  "Benden ne istiyorsunuz, benden ne yapmamı bekliyorsunuz!" diye sordu.

Kelli felli adam yine kendinden emin, "Bizimle kal yeter! Siz O'sunuz." Sonra kurnazca alttan bakarak, "Hem bizi denediğinizin de farkındayız," dedi gülümseyerek.

"Denemek mi, ne denemesi," diye söylendi. Onları ikna edecek gücü tükenmişti, "Tamam!" dedi. Başı öne düştü ve mırıltıyla bir kez dah "Tamam" dedi. Kendisini azıcık toparlayarak daha anlaşılır bir sesle ve hatta kendinden emin.: "Beklediğiniz adamım ben! Size geldim! İşte buradayım! Ne yapacaksanız yapın! Ne olacaksa olsun!" Derin derin solurken göz kapaklarının yarı aralığından da bir sonraki anı bekliyordu.

İtiraf sözlerinin kendisine hiç inandırıcı gelmediğini biliyordu. Ne istediklerini, ne yaptıklarını bilemediği insanların beklentilerinin odağı olmak tabii ki inandırıcı olmaktan uzak, saçma ve anlamsızdı.

Bir süre sonra fark etti ki kendi kendine konuşmakta. Kafasındaki karmaşanın bir anki suskunluğunda otobüsün içinden çıt çıkmadığını fark etti. Bütün yüzler ona çevrilmişti ama ifadeleri farklıydı biraz önceki gibi değildi her nedense.

İnsanların durgun suratlarına sözlerini tekrarladı, "Ben O'yum."

Otobüse binerken söze ilk karışan gözlüklü kadın, sert ve azarlayan üslubuyla "Kimsin?" diye sordu ilk cesareti gibi.

"Kim miyim ben? Beklediğiniz, bahsettiğiniz kişiyim. Beni beklemiyor muydunuz?"

"Beklediğimiz mi?" diye kısık ama diğerlerinin duyabileceği bir sesle, "Deli midir nedir?" dedi kıkırdayarak hatta alayla. "Kendisini bekliyormuşuz," diye söylendi.

Adam duyduklarını kendi kendine tekrarladı. "Deli mi?"

Hemen herkesin küçümseyen bakışlarıyla karşılaşmıştı. Birkaçı adamın yakınından iki adım öteye uzaklaştı. İki genç, itici bakışlarıyla sanki her zaman karşılaştıkları bir olaymış gibi aptal ve ukala üsluplarıyla gülümsedi.

Kelli felli adam pek ilgilenmez duruyordu. Adama, "Bana niye öyle bakıyorsun?" diye sordu.

"Sizce ben kimim?" diye sordu.

"Şey... Sizi tanımıyorum, bilmiyorum! Siz..."

"Evet siz..." diye tekrarlayarak öykündü.

"Sizi tanımıyorum!" dedi. Son kelimeyi söylerken daha fazla konuşmak istemediğini belirtir gibi bitirdi ve kafasını çevirdi.

Kızın yanına doğru ilerleyip bir şeylerin aniden değiştiğini ispatlamak istercesine, saçlarına dokunmak için elini uzattı. Tam dokunmuştu ki kız, tiz bir çığlıkla herkesin tepkisini daha da yoğunlaştırarak dikkati üzerinde topladı.

"Ne yaptığını zannediyorsun terbiyesiz adam!" diye bağırtıyla sert bir tokat patlattı suratının ortasına.

Otobüsün içinde öfkeli bir dalgalanma oldu. Adamı itekleyip, hırpalamalar arasında, "Atın şunu dışarıya!" diye bağrışmalar yükseliyordu.  "Defedin,  kim bu!"  "Vah!  Vah!"   "Atın da aklı başına gelsin!"   "Irz düşmanı!"  "Zavallı... Bu genç yaşında..."

Bütün sesleri, konuşulanları o da işitiyordu. Kulağında bir çınlama, baygınlık, hiçlik içerisinde, girdabın güçlü çekimine kapılan bir kağıt parçası gibi çaresizce, "Durun! Ben deli değilim! Ne yapıyorsunuz, ne yapıyorsunuz!" diye tepki verebildi sadece.

Bu sırada araç yavaşladı ve adamı iteleyerek dışarıya savurdular. Niçin benimsendiğini bilmediği gibi neden kaba biçimde dışlandığını da bilmiyordu. Otobüsün yoğun egzoz kokusu ciğerlerine dolarken, yere yapışmış yüzündeki sırığın acısı motorun titreşimleri ile daha arttı. Ayağa kalkınca fark etti ki dizi de kanıyordu. Hangi tarafa yürüyeceğini bilemedi ilk anda. Şehirden uzaklaştıklarını ve ıssız bir bölgesine geldiklerini içerideki hengâme sırasında hiç anlamamıştı. Neler yaşıyordu böyle!

Aynı otobüs iki saat sonra şehrin çok başka bir köşesinde durakta tek başına bekleyen başka bir yolcuya yanaştı. İçindekiler ne bir eksik, ne bir fazlaydı.

BLOG İÇERİĞİ / LIST OF CONTENTS

YAZILAR    -KUTSALLAŞTIRMA -5- (17.06.2026) -KUTSALLAŞTIRMA -4-  (15.06.2026) -KUTSALLAŞTIRMA -3- (13.06.2026) -KUTSALLAŞTIRMA -2-  (12.06...